وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْباًۙ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَارْجُوا الْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ankebût Sûresi, 36. Ayet
Daralt
X
-
36. "Medyenliler'e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. 'Ey kavmim’ dedi, 'Allah'a kul olun, âhiret gününü ümitle bekleyin; yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık çıkarmayın!’”
37. ‘Ama onu yalancılıkla suçladılar. Bunun üzerine kendilerini o dehşetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında yere serildiler!”
Geçmiş Milletlere İndirilen Helâk Mûcizeleri
Şuayb (a.s.) Ey kavmim dedi, Allah’a kul olun, âhiret gününü ümitle bekleyin; yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık çıkarmayın meâlindeki âyette söz konusu üç özelliği bir araya getirmiş oldu. O, Allah’a kul olun sözüyle kavmini tevhide davet etti. Dolayısıyla bunda başkasına tapmanın yasaklanması vardır. Yine o, âhiret gününü ümitle bekleyin meâlindeki beyanla kavmini yeniden dirilmeye iman etmeye davet etti. Yani o günün azabından korkun. Yine o, yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık çıkarmayın beyanıyla kavmini bütün günahlardan alıkoydu. Ama onu yalancılıkla suçladılar. Bunun üzerine kendilerini o dehşetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında yere serildiler. Bu beyanı daha önce açıkladık. Medyenliler’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Medyen kelimesi hakkında müfessirler bunun bir adamın ismi olduğunu ve buranın ona nispet edildiğini söylemişlerdir. Bazıları bunun bir mekân ismi olduğunu söylemişlerdir. Daha önce bunu açıkladık.
Yorum
-
Medyene (مَدْيَنَ)
El-Cevâlîkî, El-Mu'arreb adlı eserinde bu ismin saf Arapça olmadığını, Arap diline dışarıdan girmiş yabancı (A'cemî) bir özel isim olduğunu belirtir. Arapça gramer kurallarına göre yabancı kökenli yer ve şahıs isimleri gayr-ı munsarif (esre ve tenvin almayan) kabul edildiğinden, ayette yönelme edatı (ilâ) almasına rağmen kelimenin son harekesi üstün (Medyene) olarak okunur.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an çalışmasında bu ismin doğrudan Sami dilleri havzasındaki "Midian" (Madyan) kelimesiyle özdeş olduğunu belirtir. İbranicedeki "Madyan" isminin, Geç Antik Çağ'da Süryani ve Arami Hristiyan/Yahudi gelenekleri üzerinden Arap Yarımadası'nın kuzeybatısındaki ticari ve coğrafi hafızaya yerleştiğini inceler.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu coğrafi ismi kullanımındaki polemik bağlamına dikkat çeker. Tevrat'ta Midyan, İbrahim'in soyundan gelen ve daha sonra İsrailoğulları ile çatışan bir halk olarak yer alırken; Kur'an, bu tarihi-coğrafi figürü alıp, doğrudan ticari ahlaksızlığın ve ölçüde hile yapmanın teolojik bir arketipine (modeline) dönüştürerek ahlaki bir kıssa kurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'an'daki kullanımına dair coğrafi ve sosyolojik ikiliğe (dualiteye) değinir. Medyen kelimesi, hem Akabe Körfezi'nden Kızıldeniz'e uzanan tarihi bir yerleşim yerinin (şehrin) adıdır hem de o coğrafyada yaşayan ve ticaretle uğraşan organik kabilenin bizzat kendisini tanımlar.
Ehâhüm (أَخَاهُمْ)
İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "e-h-v" kökünün, iki şeyin aynı yörüngede bulunması, aynı amacı paylaşması ve aralarındaki sıkı bağ anlamına geldiğini belirtir. Ah (kardeş) kelimesi de aynı anne-babadan gelmeyi veya aynı sosyal/inançsal yapıya ait olmayı ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde kardeşlik kavramını fiziksel ve manevi olarak kısımlara ayırır. Ayetteki "onların kardeşi" tamlaması, Şu'ayb'ın Medyen halkıyla biyolojik bir soydan ziyade, aynı toprağı paylaşan, aynı dili konuşan ve aynı aşirete mensup olan organik bir "nesep ve kabile kardeşi" olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyolojik lügatinde bu kavramı "asabiyet" (kabile dayanışması) bağlamında inceler. Peygamberlerin kendi gönderildikleri toplumlara "kardeş" olarak takdim edilmesi, ilahi mesajın onlara dışarıdan gelen yabancı ve düşman bir otorite tarafından değil; bizzat onların içinden çıkan, fıtratlarını ve zaaflarını en iyi bilen içeriden biri vasıtasıyla iletildiğini gösterir.
Şu'ayben (شُعَيْبًا)
İbn Fâris, "ş-a-b" kökünün sözlükte zıt anlamlı (eddad) bir yapıya sahip olduğunu; hem bir araya toplamak, birleştirmek hem de ikiye ayırmak, dağıtmak anlamlarına geldiğini aktarır. Bir ağacın gövdeden ayrılan dallarına veya büyük bir kabilenin alt kollarına "şu'be/şa'b" denilmesi bu yüzdendir. İsmin bu kökten gelmesi, onun kabileleri birleştiren veya hak ile batılı birbirinden ayıran özelliğine yorulur.
El-Cevâlîkî, ismin kökeni konusunda dilbilimciler arasındaki tartışmayı aktarır. Bazı dilbilimciler bunun saf Arapça ("şa'b" kelimesinin ism-i tasğir/küçültme formu) olduğunu savunurken, bazıları bu ismin İbranice veya Süryanice kökenli yabancı bir kelime olduğunu ve sonradan Araplaştığını ileri sürer.
Arthur Jeffery, bu figürün Yahudi-Hristiyan geleneğindeki karşılığına eğilir. Kur'an tefsircilerinin Şu'ayb'ı genellikle Tevrat'taki Midyan rahibi ve Musa'nın kayınpederi olan "Yetro" (Jethro/Hobab) ile özdeşleştirdiklerini belirtir. Ancak "Şu'ayb" kelimesinin filolojik olarak İbranice Yetro isminden türemesinin imkansız olduğunu; bunun Arap yarımadasına özgü, yerel ve etimolojik olarak Arapça "ş-a-b" köküne dayanan otantik bir peygamber ismi olduğunu inceler.
Fekâle (فَقَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün, ağzı açmak, sesi dışarı vurmak ve zihindeki bir düşünceyi kelimelerle ifade etmek anlamına geldiğini belirtir. Başındaki "fe" (takibiye/atılganlık) edatı, Şu'ayb'ın görevlendirilir görevlendirilmez hiçbir gecikme, duraksama veya korku emaresi göstermeden, doğrudan ve hızlıca (fe) kavmiyle yüzleşerek tebliğine başladığını gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramının dille telaffuz edilen ve muhatabı bağlayan söz olduğunu açıklar. Şu'ayb'ın bu ani ve keskin eylemselliği, Medyen toplumundaki yerleşik ticari ve ahlaki yozlaşmaya karşı fıtratın anında verdiği sözlü refleks ve ilahi bir itirazdır.
Vercû (وَارْجُوا)
İbn Fâris, "r-c-v" kökünün sözlükte uzanmak, ötelemek, beklenti içinde olmak ve bir şeyin gerçekleşmesini umut etmek anlamlarına geldiğini aktarır. Ayetteki "recâ" eylemi, pasif bir bekleyişten ziyade, kalbin arzu ettiği bir iyiliğe (ahiret yurduna) ulaşmak için ileriye doğru zihnen ve eylemsel olarak uzanmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, recâ (umut) kavramını, "temenni" (kuru istek) kavramından kesin çizgilerle ayırır. Temenni, kişi hiçbir çaba sarf etmeden bir şeyin olmasını hayal etmektir. Recâ ise, bir çiftçinin tohumu ekip, toprağı suladıktan sonra hasadı beklemesi gibi; ancak eylem (sâlih amel) ve hazırlık yapıldıktan sonra ortaya çıkan meşru, diri ve fıtri bir beklentidir. Şu'ayb'ın "ahiret gününü umut edin/bekleyin" şeklindeki emri, bu yönde ahlaki bir eylemsellik (ticari dürüstlük) üretmeleri gerektiği talebidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik (ahirete dair) sözlüğünde "recâ" kavramını korku (havf) ile birlikte bir denge unsuru olarak inceler. Ona göre bu eylem, "ilahi cezadan korkarak sakınmanın" (takvanın) hemen ardında yer alan yapıcı kuvvettir. Ahireti "ummak", insanın dünyevi hırslarından ve ölçüde hile yapma şehvetinden kurtulmasını sağlayan ontolojik bir hedeftir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin varlıkbilimsel ve felsefi köklerine eğilir. Ahireti (son anı) umut etmek, insanın mevcut zamanın (anın ve dünyanın) sınırlılığını aşarak kendi varoluşunu sonsuzluğa (ebediyete) çapalamasıdır. Medyenlilerin en büyük sorunu, sadece bugünkü ticari kârlarına (dünyaya) odaklanıp, varlıklarını ötelere "uzatamamaları" (recâ eksikliği) ve felsefi bir miyopluk yaşamalarıdır.
El-Yevme'l-Âhıra (الْيَوْمَ الْآخِرَ)
İbn Fâris, "y-v-m" kökünün güneşin doğuşundan batışına kadar olan süreyi veya mutlak zaman dilimini; "e-h-r" kökünün ise öncenin (evvel) zıddı olarak geride kalanı, sona ereni ve nihayeti ifade ettiğini belirtir. "Son Gün" tamlaması, insanın dünyevi zaman çizgisinin (kronolojik zamanın) kırıldığı ve yepyeni ebedi bir boyutun başladığı o mutlak eşiği tanımlar.
Christoph Luxenberg, Süryani-Arami okumaları bağlamında bu kelime grubunun doğrudan Geç Antik Çağ'daki litürjik (dini) eskatolojiye dayandığını belirtir. Süryanicedeki "yoma harta" (son gün / eskatolojik yargı günü) konseptinin, Kur'an tarafından dönemin monoteist hafızasına doğrudan bir hitap olarak kullanıldığını inceler.
Patricia Crone, Kur'an'ın bu tamlamayı kullanımındaki polemik (çatışmacı) yapıya dikkat çeker. Mekkeli müşriklerin ve Medyen halkı gibi kâr odaklı pagan toplumların dünya görüşü tamamen "bu gün" (seküler/dünyevi) üzerine kuruludur. "Son Gün" (ahiret) argümanı, eylemlerin sadece bu dünyada sonuç doğurduğu inancını yıkarak, ticari ahlaksızlığın ebedi ve sarsılmaz bir mahkemede yargılanacağını ilan eden radikal bir teolojik tehdittir.
Lâ Ta'sev (وَلَا تَعْثَوْا)
İbn Fâris, "a-s-y" (veya a-s-v) kökünün sözlükte yeryüzünde şiddetli bozgunculuk yapmak, kötülükte aşırı gitmek ve her türlü ölçüyü kasıtlı olarak çiğnemek anlamına geldiğini aktarır. Fiil genellikle yolsuzluk, yıkım ve toplumsal ahlakın çökertilmesi eylemlerini tanımlamak için kullanılır.
Râgıb el-İsfahânî, "asye/asve" kavramının, fesat (bozgunculuk) kavramının en uç ve en saldırgan noktası olduğunu açıklar. Alelade bir günah işlemekten ziyade, başkalarının hakkına girerek, toplumsal düzeni, ticari güveni ve hukuku zorbalıkla tahrip etmektir. Şu'ayb'ın "taşkınlık yapmayın" şeklindeki bu yasağı, doğrudan kavminin ekonomik terörüne (yol kesme, eksik tartma) yönelik bir engellemedir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyo-ekonomik bağlamına eğilir. Medyen kavminin "taşkınlığı", sadece soyut teolojik bir şirk değil; ticari güzergâhları ellerinde bulundurmanın verdiği kibre dayanarak, piyasayı manipüle etmeleri, yabancıları soymaları ve zenginliği ahlaksızca tekelleştirmeleridir. Kur'an, şirkin sadece inanç alanında kalmadığını, doğrudan "ekonomik bir taşkınlığa" (ta'sev) dönüştüğünü bu kelimeyle resmeder.
Müfsidîn (مُفْسِدِينَ)
İbn Fâris, "f-s-d" kökünün sözlükte bozulmak, çürümek, dengeden sapmak ve doğru/düzgün olma (salâh) durumunun tam zıddına dönüşmek anlamına geldiğini belirtir. Ayette "müfsitler/bozguncular" olarak zikredilen bu sıfat, yeryüzünün doğal, ekonomik ve ahlaki dengesini kendi menfaatleri uğruna çürüten (fesada uğratan) o yıkıcı kitleyi tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, fesat kavramının bir şeyin az veya çok itidalden (dengeden) çıkması olduğunu açıklar. Medyen kavmi, ölçü ve tartıda yaptıkları hilelerle alışverişin ontolojik dengesini (adaleti) bozdukları için, yeryüzünün düzenini tehdit eden "müfsitler" statüsüne inmişlerdir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sözlüğünde "müfsit" kavramını "muslih" (düzeltici/onarıcı) kavramının ontolojik düşmanı olarak analiz eder. Taşkınlık yapanlar (ta'sev), yeryüzünde barışı, güvenliği ve adaleti inşa etmeyi değil; kaos, sömürü ve yıkım (fesat) üretmeyi kurumsal bir felsefe haline getirmiş aktif bozguncular ordusudur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki eylemsel dizilime (sentaksa) dikkat çeker. "Müfsitler olarak taşkınlık yapmayın" (lâ ta'sev... müfsidîn) şeklindeki kullanımda "müfsidîn" kelimesinin hâl (durum zarfı) olarak gelmesi, kötülüğün onlarda bir anlık sürçme olmadığını gösterir. Onlar eylemlerini (taşkınlığı), bizzat içselleştirdikleri ve kimlik edindikleri o çürümüş "müfsitlik" (bozgunculuk) karakterinin bir yansıması olarak, bilinçli ve ideolojik bir şekilde gerçekleştirmektedirler.
Yorum
Yorum