Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 35. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 35. Ayet

    وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَٓا اٰيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad teraknâ minhâ âyeten beyyineten likavmin ya’kilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      'İşte o memleketten geriye, aklını kullananların yararlanabileceği açık bir ibret vesikası bıraktık.

      İşte o memleketten geriye, aklını kullananların yararlanabileceği açık bir ibret vesikası bıraktık. Aklını kullanan ve Lût memleketinin helâk edilme sebebini bilen kimseler için açık bir ibret vesikası. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz. (Bunları görüp de) aklınızla değerlendirmiyor musunuz?” Bunların niçin helâk edildiklerini. Yani sizler, Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de tekrar ettiği ve birçok defa yeniden anlattığı bu kıssa ve haberleri düşünüyorsunuz. Çünkü kıssa ve haberler, inkârcılara karşı delil olarak getirilir. Bunlar, onlardan uzak ve yakın olanlara karşı delil olsun diye tekrar edilir ve yeniden anlatılır. Zira onlara Kur’ân’ın tamamı ulaşmamış olabilir. Bu durumda onlara ulaşan bölümünde onlara karşı delil teşkil eden yeterli bilgiler bulunur. Hükümlere gelince bunlar özel olarak müslümanlar içindir. Onlar kendileri hakkındaki hükümleri talep ediyorlar. Bu durumda bunların tekrarına ve yeniden anlatılmasına ihtiyaç kalmamaktadır. Ayrıca inkarcılar üç sınıfa ayrılabilir. Bunların bir kısmı inatçılar ve büyüklenenlcrdir. Bir kısmı şüphe içerisinde olanlardır. Diğer bir kısmı ise doğruyu bulma arayışı içerisinde olanlardır. Doğru yolu bulma arayışı içerisinde olanlar delile ihtiyaç duymaksızın doğrudan ve işittikleri ilk anda iman ederler. Bunlar için tekrar etmeye ve yeniden anlatmaya ihtiyaç yoktur. İnatçı ve büyüklenen kimselere gelince, bunlar için söz konusu deliller tekrarlanır ki belki onlara tesir eder de iman ederler. Bu deliller tevhit, yeniden dirilme ve nübüvvetin ispatına dair kesin delillerdir. Bu çerçevede peygamberler tevhide, yeniden dirilmeyi ikrar edip inanmaya ve peygamberlere iman etmeye davet etmişlerdir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tereknâ (تَرَكْنَا)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "t-r-k" kökünün temel anlamının bir şeyi kendi haline bırakmak, geride bırakmak, ondan ayrılmak ve vazgeçmek olduğunu belirtir. Ayetteki "tereknâ" (biz bıraktık) eylemi, mutlak ilahi iradenin helak operasyonunu tamamladıktan sonra, o sapkın medeniyetten geriye kasti ve bilinçli olarak bir enkaz, bir kalıntı bırakmasını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde terk eyleminin iradi (seçime bağlı) veya mecburi olabileceğini açıklar. Allah'ın Lût kavminin yurdundan geriye bir kalıntı "bırakması", yok edemediğinden veya gözden kaçırdığından değil; bütünüyle ilahi hikmet gereği, o coğrafyayı gelecek nesiller için ibret alınacak bir açık hava müzesine (teolojik bir kanıt merkezine) dönüştürme iradesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın tarih felsefesinde bu fiilin ontolojik boyutunu inceler. İhlak (yok etme) eylemi genellikle her şeyi silip süpürürken, "terk etme" eylemi ilahi adaletin yeryüzüne kazınmış sarsılmaz bir izidir (trace). Kur'an, zamanın yutucu özelliğine karşı, bu kalıntıları tarihin hafızasına mühürleyerek şimdiki zamana taşır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki tarihsel coğrafyasına dikkat çeker. Mekkeli tüccarların (Kureyş'in) yaz ve kış yolculuklarında Şam (Suriye) istikametine giderken doğrudan Ölüdeniz (Lût Gölü/Sodom) bölgesinden geçtiklerini ve bu "bırakılan/terk edilen" siyah, cansız volkanik kalıntıları bizzat gözlemlediklerini belirtir. Dolayısıyla bu ifade, muhatapların ampirik (gözlemsel) dünyasındaki somut bir coğrafi kanıta doğrudan bir atıftır.

        Âyeten (آيَةً)

        İbn Fâris, "e-y-y" kökünün sözlükte açık alamet, varılacak hedef ve bir şeyi diğerinden ayıran kesin işaret anlamına geldiğini belirtir. Geride bırakılan yıkıntıların "ayet" olarak isimlendirilmesi, o kalıntıların sıradan birer taş ve toprak yığını olmadığını; ilahi gazabın ve adaletin nasıl tecelli ettiğini gösteren inkar edilemez bir yön levhası olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, ayet kavramının duyularla algılanan somut bir nesneden (bu ayette Lût kavminin yıkılmış harabelerinden), algılanamayan görünmez bir hakikate (mutlak yaratıcının ahlak yasasına ve cezalandırma gücüne) ulaştıran rasyonel bir delil olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki etimolojik geçmişine eğilerek, İbranicedeki "oth" ve Süryanicedeki "atha" (mucize, ilahi işaret) kelimeleriyle aynı kökten geldiğini belirtir. Geç Antik Çağ Ortadoğu monoteizminde bu kelime, Tanrı'nın tarihe müdahalesinin somut kanıtlarını tanımlamak için kullanılan en temel kavramdır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın sembolik ve retorik dilinde "ayet" kavramının işlevini analiz eder. Kur'an, doğayı ve tarihi statik birer varlık alanı olarak değil, okunması gereken semiyotik (anlambilimsel) bir metin olarak sunar. Bırakılan kalıntıların "ayet" olması, o harabelerin aslında sessizce duran dilsiz taşlar değil, ilahi yasanın işleyişini anlatan ve okurunu (muhatabını) dönüşüme çağıran canlı kelimeler (ayetler) olmasıdır.

        Beyyineten (بَيِّنَةً)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün aslının, bir şeyin diğerinden ayrılması, araya mesafe girmesi ve bu ayrışma sonucunda her iki tarafın da açık, seçik ve belirgin hale gelmesi olduğunu aktarır. Ayetin "beyyine" sıfatıyla nitelenmesi, Lût kavminin kalıntılarının hiçbir yoruma, şüpheye veya te'vile mahal bırakmayacak kadar net bir helak izi taşıdığını gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, beyyine kavramının hak ile batılı, doğru ile yanlışı birbirinden şüpheye yer bırakmayacak şekilde ayıran "kesin delil" olduğunu belirtir. Orada bırakılan iz, alelade bir doğal afet yıkıntısına benzemez; ilahi gazabın karakteristik özelliklerini (gökten yağan azabın sarsıcılığını) barındıran "apaçık" bir ibret vesikasıdır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin epistemolojik ve varlıkbilimsel derinliğine işaret eder. Ayetin "beyyine" (apaçık/aydınlık) olması, hakikatin kendi üzerindeki tüm örtüleri (şüpheleri) yırtarak ontolojik bir çıplaklıkla varlık sahnesine çıkmasıdır. Bu kalıntı, ahlaki yozlaşmanın sonunun ne olacağını insan zihnine en sarsıcı berraklıkta kazıyan felsefi ve ampirik bir fenerdir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın polemik sözlüğünde bu kavramı küfrün karşısına yerleştirir. Kâfirlerin en belirgin özelliği olan "tekzib" (görmezden gelme/yalanlama) eylemi, ancak delil muğlak olduğunda işleyebilir. Kur'an'ın kalıntıyı "beyyine" (mutlak açık delil) olarak sunması, müşrik aklın tüm kaçış yollarını ve mazeretlerini iptal eden epistemolojik bir kesinlik ilanıdır.

        Likavmin (لِقَوْمٍ)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün temelinde ayağa kalkmak, bir amaç etrafında toplanmak ve dayanışma içinde dikilmek anlamlarının yattığını belirtir. Kavim, ortak bir varoluş veya asabiyet etrafında birleşen topluluktur. Ayette kalıntının "bir kavim için" bırakıldığı vurgusu, ilahi mesajın muhatabının sadece izole bireyler değil, toplumsal akla ve ortak vicdana sahip yapılar olduğunu gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, kavim kelimesinin aslen "birlikte kıyam eden, toplumsal işleri üstlenenler" anlamına geldiğini açıklar. İbret alanların (ya'kılûn) bir kavim olarak zikredilmesi, ahlaki duyarlılığın ve tefekkürün ancak toplumsallaştığında (bir kavmin ortak erdemi haline geldiğinde) yeryüzünde kalıcı bir kurtuluş üretebileceğine işaret eder.

        Toshihiko Izutsu, bu kelimenin sosyolojik bağlamını çözümler. Lût kavmi, ahlaksızlığı toplumsallaştırarak helak olmuş bir "kavim" (zâlimîn) idi. Onların yerine geçecek ve onların yıkıntılarından ibret alacak olanların da yine "akleden bir kavim" (yeni bir medeniyet ve ümmet) olması gerektiği, Kur'an'ın ahlaki tarih diyalektiğinin temel bir yasasıdır.

        Ya'kılûn (يَعْقِلُونَ)

        İbn Fâris, "a-k-l" kökünün sözlükteki asli manasının, deveyi kaçmasın diye sağlam bir iple bağlamak, tutmak ve engellemek olduğunu belirtir. Aklın (akletmenin) bu kökten türemesi, insanın düşünme ve anlama melekesinin, onu fıtrata aykırı heveslere, aşırılıklara (fahişeye) ve nihayetinde helake sürüklenmekten "bağlayıp alıkoyması" (frenlemesi) sebebiyledir.

        Râgıb el-İsfahânî, akıl kavramının hem fıtri düşünme gücü (kuvvet) hem de bu gücün idrak ettiği mutlak ve ahlaki bilgiler (fiil) olduğunu açıklar. Ayette bu kelimenin isim olarak (âkıl/akıllı) değil de geniş zamanlı bir fiil (ya'kılûn / aklederler / aklını kullananlar) olarak gelmesi; aklın statik bir cevher olmadığını, kalıntılara bakıp oradan nedensellik bağı çıkaran, tarihi okuyan ve ahlaki bir sonuç üreten kesintisiz, dinamik bir işlem (tefekkür süreci) olduğunu vurgular.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi işlevine eğilir. Akletmek (ya'kılûn), salt rasyonel bir mantık yürütmek (örneğin matematiği çözmek) değildir; ontolojik bir uyanıklıktır. İnsanın, yıkılmış bir medeniyetin külleri önünde durup, kendi eylemleri ile evrensel ilahi yasalar (sünnetullah) arasındaki o görünmez felsefi köprüyü kurabilme ve kendi varoluşsal sınırlarını çizebilme (kendini bağlayabilme) erdemidir.

        Gabriel Said Reynolds, "akletmek" eyleminin Kur'an'ın polemik eksenindeki gücünü inceler. Mekke politeizminin temeli "atalar dinini körü körüne taklit etmeye" dayanır. Kur'an, müşriklerin bu dogmatik taklidine karşı "aklı" (ya'kılûn) dinin ve hidayetin yegâne epistemolojik aracı olarak merkeze oturtur. Lût kavminin harabeleri bile, sadece "aklını çalıştıranlar" için bir anlam (ayet) ifade edebilir; aklını kullanmayanlar için orası sadece boş bir kayalıktır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, akıl ve ahlak ilişkisine dikkat çeker. Lût kavminin aklı yok değildi; ancak ahlaki sınırları yırtıp attıkları (yefsukûn) için akılları işlevsiz kalarak onları helakten kurtaramadı (bağlayamadı). Dolayısıyla Kur'an'ın bahsettiği "akletme" eylemi, entelektüel zekadan ziyade, fıtrata uygun yaşamayı tercih eden derin bir ahlaki şuuru ve vicdani zekayı temsil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X