اِنَّا مُنْزِلُونَ عَلٰٓى اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزاً مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ankebût Sûresi, 34. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ankebut suresi, helak, ankebut 34, ankebut suresi 34. ayet, lut kavmi, ahlaksızlık, nüzul, sema, fasık
-
“Biz, yoldan çıkmalarının cezası olarak bu memleket halkının üzerine gökten alçaltıcı bir belâ indireceğiz!”
Biz, bu memleket halkının üzerine gökten alçaltıcı bir belâ indireceğiz. Yani azap indireceğiz. “Ricz” (الرجز), azabın ismidir. Görmez misin ki başka bir beyanda Cenâb-ı Hak “zor bir gün” diye buyurmuştur. Yani şiddetli bir azap. Ayrıca Cenâb-ı Hak gökten indireceğini bildirmiştir. Eğer nakledilen rivayet sahihse azap şöyle gerçekleşmiştir: Cibrîl (a.s.) kanadından birini yerin altına sokmuş ve bununla Lût’un şehrini göğe kaldırmış, tâ ki gök ehli onların haykırma ve inlemelerini işitmiş, sonra da bırakmıştır. Eğer bu rivayet sahihse gökten azabın inmesi budur. Gökten inen azaba ilişkin diğer muhtemel mâna “balçıktan pişirilmiş taşlar” meâlindeki âyette bildirilen durumdur. Eğer “siccîl” (سجيل) kelimesi azabın indiği bir mekânı ifade ediyorsa burası gökte olur. Nitekim bazı kimseler bu kelimenin mekân ifade ettiğini söylemişlerdir. Bazıları da bu kelimenin söz konusu taşın ismi olduğunu söylemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Münzilûne (مُنْزِلُونَ)
İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "n-z-l" kökünün, yukarıdan aşağıya inmek, yüksek bir yerden daha alçak bir konuma geçmek ve bir yere konaklamak anlamına geldiğini belirtir. Kelimenin "inzâl" (if'âl) kalıbından ism-i fâil (özne) formu olan "münzilûn", eylemi bizzat ve aktif olarak gerçekleştirenler, yani "indirenler" demektir. Meleklerin bu ifadeyi kullanması, ilahi cezanın soyut bir karar olmaktan çıkıp, metafizik âlemden fiziksel âleme doğru bizzat onların elleriyle, durdurulamaz bir şekilde "indirilişini" temsil eder.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde inzâl kavramının, bir şeyi bütüncül, kesin ve şiddetli bir şekilde yukarıdan aşağıya bırakmak olduğunu açıklar. Meleklerin "biz indireceğiz" fiili yerine isim cümlesi formunda "biz indirenleriz" (münzilûne) şeklinde konuşmaları, azabın gerçekleşmesinin şüphe götürmez bir kesinlik taşıdığını ve o an itibariyle ilahi operasyonun zaten başlamış bulunduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın uzamsal (mekansal) ve ontolojik sisteminde "indirme" (nüzul/inzâl) eylemini dikey eksen üzerinden analiz eder. Yaratıcı ve O'nun melekleri mutlak üstünlüğü (yukarıyı), yeryüzü ve sapkın toplumlar ise profan ve aşağı olanı temsil eder. Azabın "indirilmesi", ilahi otoritenin, yeryüzünde kendi ahlaksızlıklarını mutlaklaştıran ve kibirlenen o yozlaşmış güce karşı dikey ve ezici bir müdahalesidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin retorik bağlamına eğilir. Meleklerin Lût'a verdikleri bu haberin kipsel yapısı, Lût'un yıllardır süren çaresizliğine karşı ilahi mekanizmanın ne kadar kararlı ve hızlı işlediğini gösterir. Bu ifade, artık ne bir tövbe kapısının ne de bir ertelemenin (mühletin) kalmadığı o sıfır noktasının teolojik ilanıdır.
Ehli hâzihi'l-karyeti (أَهْلِ هَذِهِ الْقَرْيَةِ)
İbn Fâris, "e-h-l" kökünün yakınlık ve ünsiyeti; "k-r-y" kökünün ise toplamak ve bir araya getirmek anlamını taşıdığını belirtir. "Bu şehrin ahalisi" tamlaması, coğrafi bir toplanmadan ziyade, suç etrafında kenetlenmiş, ahlaksızlığı (fahişeyi) kanıksayarak "bir araya gelmiş" ve bu sapkınlık üzerinden "ünsiyet" kurmuş o karanlık toplumsal bloğu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, işaret zamiri "hâzihi" (bu) kelimesinin kullanımındaki vurguya dikkat çeker. Melekler "bu şehir" diyerek, helakın sınırlarını son derece net ve isabetli bir şekilde çizerler. Şehir (karye), kurumsal bir kötülük merkezi haline gelmiştir ve azap, bu organize kötülüğün merkez üssüne (şehrin tüm halkına) noktasal bir operasyonla inecektir.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın anlatı yapısında "karye" (şehir) motifinin işlevini inceler. Ayette şehrin özel isminin (Sodom) anılmayıp "bu şehir" denilmesi, mekanı salt tarihi bir yerleşim yeri olmaktan çıkarıp, ahlaki çöküşün ve kibirli şehir hayatının evrensel bir arketipine (modeline) dönüştürür. Helak edilen şey, sadece binalar değil, yozlaşmış kent kültürü ve o kültürün (ehlin) taşıyıcılarıdır.
Riczen (رِجْزًا)
İbn Fâris, "r-c-z" kökünün sözlükte şiddetli sarsıntı, sızlanma, korkunç ses ve insanın bedenini titreten dehşet verici azap anlamına geldiğini aktarır. Ayette helak aracı olarak seçilen "ricz", sıradan bir doğal afet veya ölüm şekli değil; suçluların hem fiziksel bütünlüğünü parçalayan hem de onlara tarifsiz bir psikolojik terör ve sarsıntı yaşatan o kozmik cezalandırma türüdür.
Râgıb el-İsfahânî, ricz kavramının, şiddeti ve iğrençliği sebebiyle insanda tiksinti ve dehşet uyandıran her türlü bela ve azap olduğunu açıklar. Lût kavminin işlediği fahişe eylemin insan fıtratında yarattığı tiksintiye (münkerliğe) karşılık olarak, ilahi adalet de onlara kendi işledikleri cürmün ontolojik ağırlığına denk, dehşet verici ve "titretici" bir ceza (ricz) göndermiştir (ceza-i cinsü'l-amel).
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki etimolojik geçmişine odaklanır. Süryanicedeki "rugza" (ilahi öfke, şiddetli gazap, terör) kelimesiyle doğrudan bir filolojik akrabalığı olduğunu belirtir. Geç Antik Çağ'ın Yahudi ve Hristiyan metinlerinde bu terim, spesifik olarak Tanrı'nın günahkar milletler (özellikle Sodom) üzerine döktüğü apokaliptik kıyamet öfkesini ve göksel ateşi tanımlamak için kullanılan ortak bir teolojik kavramdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatüründe "ricz" kelimesinin mahiyetine değinerek, bunun gökten yağan taş (siccîl) ve şiddetli fırtına (hâsıb) ile eşanlamlı tutulduğunu aktarır. Gökyüzünden inen bu sarsıcı azap, şehrin fiziki dokusunu tamamen tersyüz etmiş, yeryüzünden silmiş ve geriye sadece ibretlik bir yıkıntı (ğubar/kalıntı) bırakmıştır.
Mine's-semâi (مِنَ السَّمَاءِ)
İbn Fâris, "s-m-v" kökünün, yukarıda olmak, yücelmek ve yükselmek anlamına geldiğini belirtir. Semâ (gökyüzü), insanın başının üstündeki erişilmez ve kuşatıcı boyuttur. Azabın (riczin) yeryüzündeki bir düşmandan veya fay hattından değil de doğrudan "gökyüzünden" gelmesi, bu yıkımın hiçbir beşeri savunma sistemiyle engellenemeyecek, bütünüyle dikey ve mutlak ilahi bir müdahale olduğunu ilan eder.
Gabriel Said Reynolds, "gökyüzünden inen ceza" motifini Kur'an'ın politeizm (şirk) eleştirisi bağlamında okur. Müşrikler kendi icat ettikleri şehirlerinde ve meclislerinde (nâdî) kurdukları düzene o kadar güvenirler ki, yeryüzünün tek hakimi olduklarını sanırlar. Azabın "gökten" gelmesi, onların bu sahte, yatay (dünyevi) otoritelerini parçalayan ve evrenin asıl hakiminin o ulaşılamaz aşkın (transandantal) âlemde olduğunu kanıtlayan sarsıcı bir teolojik manifestodur.
Dücane Cündioğlu, kelimenin ontolojik (varlıkbilimsel) zıtlığına dikkat çeker. Gökyüzü (semâ), ilahi saflığın, temizliğin ve düzenin (kozmosun) simgesidir; yeryüzündeki Lût kavmi ise kirliliğin, sapkınlığın ve kaosun merkezidir. Temiz ve yüce olandan kopup gelen bu "ricz", yeryüzünde fıtrata karşı açılmış o iğrenç yarayı dağlayarak kapatan kozmik bir temizlik ve arındırma (sterilizasyon) işlemidir.
Bimâ kânû (بِمَا كَانُوا)
İbn Fâris, "bâ" edatı (sebebiyet bildirir) ve "mâ" (şey/yüzünden) edatının "k-v-n" (olmak/idi) kökünden gelen yardımcı fiille birleşmesinin, doğrudan bir neden-sonuç (illiyet) bağı kurduğunu belirtir. Bu yapı, azabın ilahi bir keyfilik olmadığını, bütünüyle o kavmin "sürekli yapageldikleri" eylemlerin zorunlu bir karşılığı olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'ın adalet felsefesinde bu gramatikal yapının (bimâ kânû) çok hayati bir yer tuttuğunu ifade eder. İlahi irade, hiçbir toplumu sadece elçiyi dinlemedikleri için rastgele helak etmez; ceza, her zaman o toplumun kendi özgür iradesiyle inşa ettiği (kânû) ve ısrarla sürdürdüğü yapısal suçların "sebebiyle" (bimâ) tahakkuk eder. Adalet terazisi, bizzat suçlunun kendi fiiliyle dengelenir.
Yefsukûn (يَفْسُقُونَ)
İbn Fâris, "f-s-k" kökünün asıl ve fiziksel anlamının, taze bir hurmanın (rutab) kendi kabuğunu yararak dışarı fırlaması (fesakatü'r-rutab) olduğunu belirtir. Bu biyolojik kökenden türeyen "fısk" kelimesi, insanın dinin, fıtratın, aklın ve ahlakın kendisi için belirlediği o koruyucu kabuğu (sınırları) yırtarak, taşkın bir şekilde dışarı fırlaması, yoldan çıkması ve ilahi emirlere karşı açıkça başkaldırmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, fısk kavramının, şeriatın ve vicdanın koyduğu çerçeveden dışarı çıkmak (hurûc) olduğunu açıklar. Ayette fiilin şimdiki/geniş zaman kipiyle (yefsukûn) gelmesi, onların bu sınır ihlalini tesadüfen veya bir anlık hevesle yapmadıklarını; ahlaki sınırları yırtıp atmayı bir yaşam tarzı, sürekli bir alışkanlık ve organize bir başkaldırı (fısk) haline getirdiklerini gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik (ahlak) sisteminde fısk kelimesini "küfür" (inkar) kavramıyla birlikte değerlendirir. Küfür daha çok zihinsel ve inançsal bir örtbas etme iken; fısk, küfrün davranışlara, toplumsal normlara ve bedensel eylemlere dökülmüş, küstahça ve cüretkâr bir şekilde dışa vurulmuş, ahlaki isyan formudur (polar disobedience). Lût kavminin cezası (ricz), fıtrat kabuğunu yırtıp atan bu küstah eylemselliğin (yefsukûn) mutlak neticesidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla