Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 33. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 33. Ayet

    وَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُـوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَـاقَ بِهِمْ ذَرْعاً وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ۠ اِنَّا مُنَجُّوكَ وَاَهْلَكَ اِلَّا امْرَاَتَكَ كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velemmâ en câet rusulunâ lûtan sî-e bihim vedâka bihim żer’an ve kâlû lâ teḣaf velâ tahzen(s) innâ muneccûke veehleke illâ-mraeteke kânet mine-lġâbirîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Elçilerimiz kendisine geldiğinde Lût, onlardan dolayı huzursuz oldu ve ne yapacağını şaşırdı. Ama onlar -korkma, tasalanma! dediler; 'Biz seni ve karın dışındaki bütün aileni kurtaracağız, karın ise geride kalanlar arasında yer alacak.'”

      Elçilerimiz kendisine geldiğinde Lût, onlardan dolayı huzursuz oldu. Bu beyanın zahirine göre Lut (a.s.) kavminin söz konusu beklenen davranışı yapmalarından dolayı huzursuz oldu. Lut (a.s.) kavminin bu fiilde bulunmalarından dolayı olumsuz bir zanna kapıldı.

      Ve ne yapacağını şaşırdı. Böyle bir ifade tarzı, Araplar arasında bütün çarelerin tükenmesi durumunda kullanılmaktadır. Dolayısıyla Lût (s.a.) bu sözü kullandı, çünkü onların kötülüklerini ve hedefledikleri fiili giderecek hiçbir çare bulamadı. Başka bir âyet-i kerîmede onun şöyle dediği görülmez mi? “Lût, ‘Keşke benim size karşı koyacak bir gücüm olsaydı veya güçlü bir desteğe dayanabilseydim!’ dedi". Ama onlar ^korkma, tasalanma!’ dediler; Biz seni ve bütün aileni kurtaracağız. Bu beyan, kavminin onları ve Lût’u yok etmeyi kastettiklerini göstermektedir. Görmez misin ki başka bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur; “Onlar sana asla dokunamayacaklar”. Yine bu beyan, kavminin Lût u yok etmeye yöneldiklerini göstermektedir. Öyle ki melekler biz seni ve aileni kurtaracağız dediler. Ayrıca kavmi Lût’u memleketinden çıkarmayı da istemişlerdir. Zira onlar, “Bu tutumundan vazgeçmezsen iyi bil ki sen de kovulacaksın” demişlerdir. Buradaki çıkarma öldürerek çıkarma mânasmdadır. Zira öldürmeksizin memleketten çıkarmak anlamına gelseydi, onların Lût u kurtarması ve güven içinde kalmasını sağlama söz konusu olmazdı. En doğrusunu Allah bilir.

      Karın dışında; karın ise geride kalanlar arasında yer alacak. Başka bir âyet-i kerîmede “fakat karısı hariç! Biz onun da geride kalanlardan olmasını takdir ettik” buyurulmuştur. Geride kalma kadının fiilidir. Sonra Cenâb-ı Hak bunu takdir ettiğini bildirmiştir. Bu durum, kulların fiillerinin Allah’ın yaratmasıyla ve onun takdiriyle gerçekleştiğini göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Avsece şöyle demiştir: Onlardan dolayı huzursuz oldu. Yani bundan dolayı üzüntüye kapıldı. Bu beyanda geçen kelime şöyle kullanılır: “Sî’tü bi fülânin” (سئت بفلان), “üsâ’ü, sev’en” (أساءُ، سوءًا); “fe’ene mesû’ün” (فأنا مسوء).​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Câet (جَاءَتْ)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "c-y-e" kökünün, bir yere varmak, gelmek ve fiziki bir mekanda hazır bulunmak anlamına geldiğini belirtir. Ayette bu fiilin elçilerin (meleklerin) İbrahim'den sonra Lût'un yanına "gelmesi" bağlamında kullanılması, ilahi operasyonun ikinci ve en yıkıcı aşamasının (helakın) fiilen başlamak üzere olduğunu ve meleklerin bizzat o sapkın şehrin sınırlarından içeri sızdığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde "mecî'" (gelme) eyleminin, sıradan bir ziyaretin ötesinde, ilahi bir emrin, imtihanın veya azabın varlık sahnesine inmesini de kapsadığını açıklar. Elçilerin bu "gelişi", Lût kavmi için geri döndürülemez bir ontolojik sonun, Lût'un kendisi için ise yıllar süren çaresizliğin ardından gelen ilahi bir müdahalenin somutlaşmasıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir edebiyatında bu gelişin şekline dikkat çeker. Meleklerin son derece yakışıklı genç erkekler suretinde "gelmesi", Lût kavminin ahlaki sapkınlığını (eşcinselliği) son kez ve en ağır şekilde test eden, onların cürümlerini suçüstü halinde tescilleyen ilahi bir imtihan (fitne) stratejisidir.

        Rusulünâ (رُسُلُنَا)

        İbn Fâris, "r-s-l" kökünün sözlükte serbest bırakmak, peş peşe ve yumuşak bir şekilde göndermek anlamlarına geldiğini aktarır. "Resul", bütünüyle kendisini gönderen otoritenin iradesini taşıyan elçidir. Ayetteki "bizim elçilerimiz" (rusulünâ) tamlaması, bu varlıkların Lût'un evine kendi inisiyatifleriyle değil, mutlak fail olan Allah'ın "yok etme" (ihlak) ve "kurtarma" (tenciye) fermanını icra etmek üzere gönderilmiş kozmik memurlar olduklarını vurgular.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kökenini kabul etmekle birlikte, İncil ve Tevrat çevirilerindeki melek/elçi (apostolos/şeliha) kavramlarının Geç Antik Çağ'daki kullanımına değinir. Ortadoğu'nun monoteist hafızasında "Tanrı'nın elçileri", sadece mesaj getiren değil, aynı zamanda Sodom ve Gomora örneklerinde olduğu gibi, ilahi yargıyı bizzat uygulayan doğaüstü yok edicilerdir. Kur'an bu kelimeyi kullanarak o evrensel kıyamet (apokaliptik) motifini canlandırır.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın polemik yapısında meleklerin rolünü inceler. Melekler, müşriklerin inandığı gibi bağımsız küçük tanrılar veya "Allah'ın kızları" değildir. Onlar bütünüyle emre amade "elçilerdir" (rusul). Lût kıssasındaki bu kullanım, meleklerin ontolojik sınırlarını çizen ve tevhid inancını pekiştiren güçlü bir teolojik ifadedir.

        Sîe (سِيءَ)

        İbn Fâris, "s-v-e" kökünün, insana ulaşan her türlü çirkinlik, kötülük, hüznü ve acıyı ifade ettiğini belirtir. Fiilin meçhul (edilgen) yapıda "sîe bihim" (onlar yüzünden/onların gelişiyle kötüleşti, fenalaştı) şeklinde kullanılması, Lût'un iradesi dışında gelişen, aniden üzerine çöken ve ruhunu daraltan o derin psikolojik çöküntüyü ve kederi tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "sû'" kavramının, kişinin nefsine, bedenine veya dış dünyasına isabet eden ve ona zarar veren her şey olduğunu açıklar. Lût'un melekleri ilk gördüğünde (henüz melek olduklarını bilmeden) hissettiği bu fenalık hissi (sîe), misafirlerin kötülüğünden değil; sapkın kavminin bu genç ve güzel misafirlere tecavüz etmeye kalkışacağını bilmesinden doğan o devasa varoluşsal utanç ve korku beklentisidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an psikolojisinde bu eylemi analiz eder. "Sîe", ahlaki saflık ile mutlak yozlaşmanın çarpışma anındaki o gerilimdir. Lût'un iç dünyası, korumakla mükellef olduğu kutsal misafirperverlik (ahlak) ile kavminin durdurulamaz hayvani dürtüleri (fuhşiyat) arasına sıkışmış; bu sıkışmışlık onda ontolojik bir "fenalık" ve ruhsal bir kriz yaratmıştır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi boyutuna değinir. Peygamberin "kötü hissetmesi/fenalaşması", sıradan bir endişe değil; hakikatin ve iffetin temsilcisi olan misafirlerin, profan (kutsal dışı) ve kirli bir topluluk tarafından parçalanma ihtimali karşısında duyulan o derin felsefi ve ahlaki ıstıraptır. Bu, fıtratın sapkınlık karşısındaki doğal kusma (reddetme) refleksidir.

        Dâka (ضَاقَ)

        İbn Fâris, "d-y-k" kökünün, genişliğin ve ferahlığın (ittisa') tam zıddı olarak daralmak, sıkışmak ve büzülmek anlamına geldiğini belirtir. Bu fiil, Lût'un yaşadığı çaresizliğin sadece zihinsel olmadığını, adeta göğüs kafesini sıkan, nefes almasını zorlaştıran fiziksel ve ruhsal bir "daralma" (klostrofobi) seviyesine ulaştığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, dıyk/dîk kavramının hem mekansal bir darlığı hem de kalpteki (psikolojik) sıkışmayı ifade ettiğini belirtir. Şehir Lût'un üzerine öylesine gelmektedir ki, kendi evinin duvarları bile misafirlerini korumak için yeterli bir genişlik ve güvenlik (ferahlık) sağlayamaz duruma gelmiştir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik ve tarihsel (Arap/Ortadoğu töresi) bağlamına dikkat çeker. Geleneksel misafirperverlik ahlakında, ev sahibinin misafirini koruyamaması en büyük zillet ve onursuzluktur. Lût'un içinin "daralması", kavminin azgınlığı karşısında misafirlerinin namusunu koruyamayacak olmanın getirdiği o ağır toplumsal baskı ve utanç hissidir.

        Zer'an (ذَرْعًا)

        İbn Fâris, "z-r-a" kökünün sözlükte dirsekten orta parmağın ucuna kadar olan kol kısmı (zira/arşın), bir şeyi ölçmek, takat ve güç anlamlarına geldiğini aktarır. Ayette "Dâka bihim zer'an" (onlardan dolayı kolu daraldı/kısaldı) şeklindeki kullanım, Arapçada çok yaygın bir deyimdir. Kolun kısa kalması, kişinin gücünün, imkanının ve kapasitesinin bir olayı çözmeye yetmemesini, mutlak bir acziyeti ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, bu deyimsel yapının (zira'ın daralması) insanın çare üretecek hiçbir stratejisinin veya manevra alanının kalmadığı o sıfır noktasını tanımladığını açıklar. Lût, kavminin saldırganlığı karşısında tamamen silahsız, desteksiz ve "kolu kanadı kırık" bir vaziyettedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatüründe bu ifadenin peygamberlerin de beşeri sınırları olduğunu gösterdiğini aktarır. Lût'un takatinin (zer'an) tükenmesi, mucizevi bir güce sahip olmadığını ve ilahi vahiy/müdahale gelmeden önce olaylar karşısında sıradan bir insanın yaşayacağı o en derin çaresizliği (tükenmişliği) hissettiğini belgeler.

        Tehaf (تَخَفْ)

        İbn Fâris, "h-v-f" kökünün, beklenen ve hoşa gitmeyen bir şeyden dolayı kalbin ürpermesi, korku ve endişe duyması anlamına geldiğini belirtir. Meleklerin "korkma" emri, Lût'un kapısına dayanan o gözü dönmüş kalabalığın (fiziksel tehdidin) artık ona veya misafirlerine hiçbir zarar veremeyeceğinin ilahi garantisidir.

        Râgıb el-İsfahânî, havf kavramının, gelecekte isabet etmesi muhtemel olan bir zarardan duyulan kaygı olduğunu açıklar. Lût'un korkusu, teolojik bir inançsızlık değil, kavminin zorbalığına karşı duyulan tamamen doğal ve fıtri bir reflekstir. Melekler, kendi ontolojik gerçekliklerini (helak edici melekler olduklarını) ifşa ederek bu geleceğe dair kaygıyı (havfı) bütünüyle silerler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "lâ tehaf" (korkma) uyarısının Kur'an'daki ilahi teselli boyutuna dikkat çeker. Varlığın mutlak sahibinden gelen elçilerin bu sözü, sadece bir moral cümlesi değil, evrensel yasanın (nedenselliğin) o an itibariyle iptal edildiğinin; kavmin kaba kuvvetinin meleklerin kudreti karşısında sıfırlandığının ilanıdır.

        Tahzen (تَحْزَنْ)

        İbn Fâris, "h-z-n" kökünün sözlükte yerin sert ve engebeli olan kısmı anlamına geldiğini, buradan hareketle insan ruhunda oluşan pürüz, sertlik, ağırlık ve derin üzüntü (keder) anlamını kazandığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hüzn kavramının, havfın (korkunun) aksine, halihazırda var olan bir duruma veya geçmişte kaybedilmiş bir şeye duyulan ıstırap olduğunu açıklar. Meleklerin "üzülme" uyarısı; Lût'un yıllarca süren tebliğinin başarısızlıkla sonuçlanmasına, kavminin ahlaksızlığına, içinde bulunduğu durumun vahametine ve karısının da helak edilecekler arasında (ğâbirîn) bulunmasına dair hissettiği o derin psikolojik yükü (hüznü) kaldırmaya yöneliktir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın edebi formlarında "lâ tehaf ve lâ tahzen" (korkma ve üzülme) ikilisinin ayrılmaz bir "ilahi kurtuluş formülü" (salvation formula) olduğunu inceler. Bu ifade her duyulduğunda, kıssanın kriz (klimaks) noktasından çıkıp çözüm ve ilahi zafer aşamasına geçtiği anlaşılır. Korku geleceğe, hüzün geçmişe aittir; bu emirle Lût'un hem geçmişi hem geleceği ilahi bir sükûnete (sekineye) alınır.

        Müneccûke (مُنَجُّوكَ)

        İbn Fâris, "n-c-v" kökünün aslının, tehlikeli bir yerden sıyrılmak, etrafı sarılmışken yüksek ve güvenli bir tepeye (necd) çıkıp kurtulmak anlamına geldiğini belirtir. Kelimenin ism-i fâil ve çoğul formu olan "müneccû" (biz kurtarıcılarız), meleklerin bu eylemi bizzat Allah'ın emriyle anında ve kesin olarak gerçekleştireceklerini, eylemin gücünü ve sürekliliğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, necat kavramının her türlü darlıktan (dıyk) ferahlığa ve selamete geçiş olduğunu açıklar. Lût'un "daralan kolu ve göğsü" (dâka zer'an), meleklerin bu "tenciye" (kurtarma) operasyonuyla genişliğe kavuşacaktır. Kurtuluş, sadece fiziksel bir tahliye değil, o ahlaksız bataklıktan ontolojik olarak sökülüp çıkarılmaktır.

        Gabriel Said Reynolds, kelimenin dilbilgisel formuna (etken ortaç/ism-i fâil) dikkat çeker. Fiil yerine (biz kurtaracağız demek yerine) isim cümlesi kalıbında "biz senin kurtarıcıların-ız" denilmesi, olayın kesinliğini, hiçbir şarta bağlı olmadığını ve zamanın o anında ilahi kararın mühürlendiğini gösteren tartışmasız bir eskatolojik (sona dair) beyandır.

        Ehleke (وَأَهْلَكَ)

        İbn Fâris, "e-h-l" kökünün, aynı mekanı, soyu veya inancı paylaşan, birbirine ünsiyet duyan yakınlar anlamına geldiğini belirtir. Lût'un ehlinden (ailesinden) kurtarılacak olanlar, sadece onunla aynı evde yaşayanlar değil, onun tevhid inancını (ahlakını) paylaşan kızları ve inanan azınlıktır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyolojisinde "ehl" kavramının biyolojik bağdan teolojik bağa doğru yaşadığı evrimi bu kelime üzerinden okur. Lût'un karısının bu ehl tanımından çıkarılması (istisna edilmesi), Kur'an'ın "gerçek ailenin/ehlin, kan bağıyla değil iman bağıyla (ideolojik birleşimle) kurulduğu" yönündeki devrimci ahlak yasasının en keskin tatbikatıdır.

        İmraeteke (امْرَأَتَكَ)

        İbn Fâris, "m-r-e" kökünün, insanın (erkeğin/mer') dişil formu olarak kadın veya eş anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki doğrudan istisna (illâ / ancak eşin hariç), ilahi kurtuluş şemsiyesinin sınırlarını net bir şekilde çizer.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve ahlaki bağlamını çözer. Peygamberin nikahlı eşi olmak, o kutsal hiyerarşinin içinde bulunmak, kişinin kendi iradesiyle işlediği ahlaki körlüğü (küfrü) telafi etmez. Lût'un eşi, bedeniyle peygamberin evinde, ancak ruhu ve iradesiyle ahlaksız kavminin meclisindedir (nâdî). İlahi adalet, onun bu ruhsal konumunu tescilleyerek onu kurtuluş listesinden bizzat siler.

        El-Ğâbirîn (الْغَابِرِينَ)

        İbn Fâris, "ğ-b-r" kökünün, geride kalmak, geçip gitmek, yok olmak ve toz/toprak (ğubar) olmak anlamlarına geldiğini aktarır. Kervan yola çıkarken onlara katılmayıp asıl mekanda kalanlara "ğâbir" denir. Ayette Lût'un karısının "geride kalacaklardan/toza karışacaklardan" olduğunun bildirilmesi, onun ilahi hicrete (kurtuluş yürüyüşüne) katılmayıp, üzerine azap yağacak olan o lanetli şehirde bırakıldığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğubur" kavramının zaman ve mekan içinde geride bırakılıp helak edilmek olduğunu açıklar. Karısı, ahlaki bir tercih yaparak o sapkın toplumu kendi fıtratına daha "yakın" bulmuş; bunun bedeli olarak da ilahi adalet tarafından o çok sevdiği yozlaşmış toplumla birlikte mutlak bir yıkıma (ğubar/toz olmaya) terk edilmiştir.

        Michael Cook, Kur'an'ın kıyamet ve helak (apokaliptik) edebiyatında bu kelimenin kullanımını inceler. "Geride kalanlar" zümresi, ilahi tarihin dışına atılan, rahmetin menzilinden tamamen çıkarılan ve yeryüzünden silinerek sadece kötü birer ibret kalıntısına dönüştürülen o trajik suçluların ortak adıdır. Melekler bu kelimeyle Lût'a, karısıyla olan tüm ontolojik bağlarını koparması gerektiğini kesin bir dille emretmişlerdir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X