Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 32. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 32. Ayet

    قَالَ اِنَّ ف۪يهَا لُـوطاًۜ قَالُوا نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَنْ ف۪يهَاۘ لَنُنَجِّيَنَّهُ وَاَهْلَـهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle inne fîhâ lûtâ(an)(c) kâlû nahnu a’lemu bimen fîhâ(s) lenunecciyennehu veehlehu illâ-mraetehu kânet mine-lġâbirîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      31. Elçilerimiz İbrahim’e müjdeyi getirdiklerinde, 'Biz şu memleketin halkını yok edeceğiz; çünkü oranın halkı zulme sapmışlardır' dediler.

      32. İbrahim, 'Ama orada Lût da yaşıyor!' dedi. ‘Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz; onu ve karısı dışındaki bütün ailesini elbette kurtaracağız, karısı geride kalanlar arasında yer alacak' dediler.

      Elçilerimiz İbrahim’e müjdeyi getirdiklerinde. Bu müjdenin o ve eşinin yaşlılığında ona'evlat müjdesi olması mümkündür. Şöyle ki onlar, bu yaşlara gelindiğinde evlat sahibi olmanın umulmadığı bir yaştaydılar. Bu, “Ona İshak’ı müjdeledik “ mealindeki âyette bildirilen durumdur. Bunun dışına bir müjde de olabilir. Biz şu memleketin halkını yok edeceğiz; çünkü oranın halkı zulme sapmışlardır dediler. Cenâb-ı Hak “Biz Lût kavmine gönderildik” mealinde başka bir ayette onların ne yapmak üzere gönderildiklerini bildirmemiştir. Burada ise O, bu durumu açıklamıştır.

      İbrahim, ‘Ama orada Lût da yaşıyor!’ dedi. ‘Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz; onu ve karısı dışındaki bütün ailesini elbette kurtaracağız, karısı geride kalanlar arasında yer alacak' dediler. Âyette iki yönden delil vardır. Bunlardan biri şudur: Hitap umumidir, fakat hususi mâna kastedilmiştir. Çünkü melekler genel olarak şu memleketin halkını yok edeceğiz dediler. Halbuki emir, memleket halkının hepsinin yok edilmesi değildi. İbrahim (a.s.) Ama orada Lût da yaşıyor dedikten sonra onlar Lût (a.s.) ve ailesini istisna ettiler. Zira dediler ki; Biz. orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz; onu ve ailesini elbette kurtaracağız.

      İkinci delil şudur: Bu âyette açıklamanın tehir edilmesinin mümkün olduğuna dair delil vardır. Zira melekler İbrahim’in (a.s.) kendilerine sormalarından sonra açıklamada bulunmuşlardır. Burada farklı durumlarla meleklerin imtihan edilmesine dair başka bir yön de bulunmaktadır. Çünkü bu meleklere müjdeleme ve Lût kavmini yok etme emri verilmişti ki onların çeşitli durumlarla imtihan edildikleri bilinsin. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "k-v-l" kökünün sözlükte ağzı açmak, sesi dışarı vurmak ve zihindeki bir düşünceyi kelimelerle ifade etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayette İbrahim'in "dedi ki / itiraz etti" şeklindeki eylemi, kendisine verilen helak haberinin şokuyla, o şehirde yaşayan Lût'un varlığını meleklere hatırlatarak onun hayatı için duyduğu insani endişeyi ve koruma refleksini sese dönüştürmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "kavl" kavramının dille telaffuz edilen söz olduğunu açıklar. İbrahim'in bu sözlü müdahalesi, tefsir literatüründe "mücadele/şefaat" olarak adlandırılan; elçinin, mutlak ilahi adaletin tecellisi sırasında masumların zarar görmemesi için gösterdiği o yüksek ahlaki ve merhametli çırpınışın diyalog formundaki halidir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin psikolojik ve felsefi zeminini çözümler. İbrahim'in "Ama orada Lût var!" şeklindeki bu anlık çıkışı (kavli), insanın -peygamber bile olsa- ilahi planın tüm detaylarına vakıf olamamasından kaynaklanan o varoluşsal kaygıyı (ontolojik anksiyeteyi) ve beşeri sınırları temsil eder.

        A'lemu (أَعْلَمُ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün, bir şeyin üzerinde iz ve nişan bulunması, hakikatin şüpheye yer bırakmayacak kesinlikte idrak edilmesi anlamına geldiğini belirtir. Kelimenin ayette "ism-i tafdîl" (en üstünlük derecesi) kalıbıyla "a'lemu" (biz daha iyi/en iyi bileniz) şeklinde gelmesi, meleklerin taşıdığı ilahi bilginin, İbrahim'in beşeri endişesini ve kısıtlı algısını bütünüyle aşan mutlak ve yanılmaz bir kavrayış olduğunu ilan eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının eşyanın ve durumların gerçekliğini kavramak olduğunu belirtir. Meleklerin "biz orada kimin olduğunu çok iyi biliyoruz" cevabı, ilahi adaletin kör veya rastgele bir yıkım (kaos) olmadığını; helak edilenlerin ve kurtarılanların ismen, kalben ve amelen tek tek o mutlak "ilim" süzgecinden geçirildiğini vurgular.

        Gabriel Said Reynolds, "bilmek" fiilinin bu polemik bağlamındaki teolojik işlevini inceler. Ayetteki bu diyalog, Tanrı'nın adaletinin kusursuzluğunu savunan (teodise) güçlü bir argümandır. Meleklerin "biz daha iyi biliriz" itirazı, ilahi mahkemenin yeryüzündeki hiçbir masumu (Lût'u) felaketin içinde unutmayacak kadar hassas, detaylı ve "her şeyi bilen" bir otorite tarafından yönetildiğini gösterir.

        Lenünecciyennehû (لَنُنَجِّيَنَّهُ)

        İbn Fâris, "n-c-v" kökünün aslının, etrafı sularla veya tehlikelerle çevriliyken yüksek ve güvenli bir tepeye (necd) çıkmak, mutlak bir yıkımdan sıyrılıp kurtulmak anlamına geldiğini belirtir. Fiilin başındaki yemin/tekit lam'ı (le) ve sonundaki şeddeli nun harfiyle kullanılması ("onu muhakkak, kesinlikle kurtaracağız"), hiçbir fiziksel veya sosyolojik engelin bu ilahi kurtarma operasyonunu durduramayacağına dair en üst perdeden verilmiş bir garantidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "necat" kavramının her türlü darlıktan, ölümcül beladan ve sıkıntıdan selamet alanına çıkış olduğunu açıklar. Meleklerin bu kesin vaadi, İbrahim'in kaygısını teskin ederken, Lût'un o ahlaksız toplumun içinden (tıpkı cerrahi bir müdahaleyle hastalıklı dokudan alınan sağlam bir organ gibi) ontolojik bir güvenliğe çekileceğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal yapısında "necât" kavramını, ilahi inayetin en somut tezahürü olarak analiz eder. Helak (yok etme) mekanizması evrensel bir şiddetle çalışırken bile, iman edenin o şiddetin içinden "cımbızla çekilip alınması" (necat), tevhidin tarih içindeki yenilmezliğini ve inananlara sağlanan o teolojik muafiyeti simgeler.

        Ehlehû (وَأَهْلَهُ)

        İbn Fâris, "e-h-l" kökünün sözlükte yakınlık, ünsiyet, aynı mekanı veya soyu paylaşan insanlar anlamına geldiğini aktarır. Ayette "onu ve ehlini (ailesini) kurtaracağız" denilirken, kurtuluşun bireysel kalmayıp Lût'un yakın çevresini de kapsayacağı belirtilir.

        Râgıb el-İsfahânî, ehl kelimesinin sadece kan veya evlilik bağıyla değil, aynı inanç ve yaşam biçimi etrafında birleşenler için de kullanıldığını belirtir. Kur'an'ın peygamber kıssalarında (Nuh kıssasında olduğu gibi) "ehl" kavramı biyolojik bir aile olmaktan çıkıp, "ideolojik ve teolojik bir aileye" (inananlar topluluğuna) dönüşür.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyolojik devrimini bu kelime üzerinden okur. Cahiliye toplumundaki kan bağına dayalı mutlak asabiyet (aile/kabile kayırmacılığı), ilahi adalet terazisinde iptal edilir. "Ehl" olmak, ancak aynı inancı (tevhidi) paylaşmakla mümkündür; inancı paylaşmayan biyolojik akraba, ontolojik olarak "ehl" statüsünden düşer.

        İmraetehû (امْرَأَتَهُ)

        İbn Fâris, "m-r-e" kökünün, erkek (mer') kelimesinin dişil formu olarak kadın/eş anlamına geldiğini belirtir. Ayette "ancak karısı müstesna" şeklinde yapılan bu keskin dışlama (istisna), peygamber eşi dahi olsa hiç kimsenin ilahi yargı karşısında statü, evlilik veya kan bağı üzerinden bir dokunulmazlık (şefaat) elde edemeyeceğinin dilbilimsel ve teolojik ilanıdır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın retorik dilinde ve kıssa anlatımında Lût'un karısı figürünü "içeriden ihanet" arketipi olarak inceler. O, aynı çatıyı paylaştığı elçinin tevhid davetini reddedip, sapkın toplumun ahlaki kodlarını (statükoyu) benimseyerek "teolojik bir vatan hainliği" yapmıştır. Bu kelime, en yakın fiziksel bağın bile ruhsal bir uçurumla nasıl ayrılabileceğini gösterir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatüründe bu istisnanın adalet vurgusuna değinir. Karısının kurtarılacaklar (ehl) listesinden çıkarılması, İslam'daki "bireysel ahlaki sorumluluk" ilkesinin en sert örneklerinden biridir. Hiç kimse bir başkasının faziletiyle kurtulamayacağı gibi, peygamber nikahı altında olmak da kişinin kendi iradesiyle işlediği küfrü örtbas etmez.

        El-Ğâbirîn (الْغَابِرِينَ)

        İbn Fâris, "ğ-b-r" kökünün sözlükte geride kalmak, geçip gitmek, tozlanmak ve toprağa (ğubar) karışmak anlamlarına geldiğini belirtir. "Ğâbir", kervan yola çıktığında veya bir topluluk bir yeri terk ettiğinde onlara katılmayıp asıl mekanda "geride/arkada kalan" kişidir. Ayette Lût'un karısının "geride kalanlardan" olacağının belirtilmesi, onun kurtuluş kervanına katılmayarak helak edilecek olan o tozlu, yıkık şehrin içinde (sapkınlarla birlikte) kalmayı kendi iradesiyle seçtiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğubur" kavramının mekansal olarak geride kalmanın yanı sıra, ontolojik olarak geçmişe, çürümeye ve yok oluşa terk edilmek olduğunu açıklar. Karısı bedenen peygamberle birlikte olsa da, zihnen ve kalben kavminin yanında "geride kalmıştı"; ilahi adalet, onun bu ruhsal konumunu fiziksel bir cezaya (geride/azapta bırakmaya) dönüştürmüştür.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel ve sosyolojik ağırlığına dikkat çeker. "El-Ğâbirîn" zümresine dahil olmak, hakikate sırt çevirip, yıkılmaya mahkum olan o yozlaşmış statükonun yanında saf tutmanın bedelidir. Lût'un karısı, değişimi ve ilahi ahlakı (hicreti) değil, alışkın olduğu o çürümüş düzeni seçtiği için tarihin tozlu sayfalarına (ğubar) ve mutlak bir yıkıma terk edilmiştir.

        Michael Cook, Kur'an'ın apokaliptik (kıyamet ve yıkım) anlatılarında bu kelimenin işlevini inceler. Helak sahnelerinde "geride kalanlar" motifi, ilahi gazabın (ateş, taş yağmuru veya tufan) tam merkezinde bırakılarak varlık sahnesinden tamamen silinenlerin, ilahi merhametten ontolojik olarak kesin ve nihai bir şekilde kopuşunu temsil eder. Lût'un karısı, bu evrensel temizliğin (helakın) içinde bırakılarak ibretlik bir "kalıntıya" (ğâbir) dönüşmüştür.

        Yorum

        İşleniyor...
        X