Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 27. Ayet

    وَوَهَبْنَا لَـهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَجَعَلْنَا ف۪ي ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ وَاٰتَيْنَاهُ اَجْرَهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vevehebnâ lehu ishâka veya’kûbe vece’alnâ fîżurriyyetihi-nnubuvvete velkitâbe veâteynâhu ecrahu fî-ddunyâ(s) ve-innehu fî-l-âḣirati lemine-ssâlihîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Ona İshak ve Yâkub'u bağışladık, soyundan gelenlere peygamberlik ve kitap verdik. Ona bu dünyada mükâfatını verdik; o, âhirette de iyiler arasında yer alacaktır.”

      Ona bağışladık. Yani İbrahim’e (a.s.). İshak ve Yâkub’u. Cenâb-ı Hak ona İshak ve Yâkub’u bağışladığını bildirmiştir ki çocuğun ve aynı şekilde torunun Allah’ın bir bağışlaması olduğu bilinsin. Çünkü Yâkup onun torunuydu. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Ona îshak’ı, İshak’ın ardından da Yâkub’u müjdeledik”. Hepsi Allah’ın ona bir bağışıdır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder”.

      Soyundan gelenlere peygamberlik ve kitap verdik. Peygamberlik hâlâ Allah’ın bir mevhibesi olarak İbrahim’in (a.s.) soyundan bugüne kadar devam etmekledir. Benî Isrâil peygamberlerinin tamamı İshakoğullan’ndandı. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.) ise İsmail in (a.s.) soyundandır.

      Ona bu dünyada mükâfatını verdik. Ccnâb-ı Hakk’ın dünyada İbrahim’e (a.s.) verdiğini bildirdiği mükâfat hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu mükâfat, yaşlılığında ona bahşettiği evlattır. Bazıları şöyle demiştir: Bu mükâfat, Allah’ın ona bahşetmiş olduğu bütün dillerde ona yönelik güzel övgüdür. Nitekim bütün din müntesipleri farklı din ve mezheplere rağmen kendilerini ona nispet etmişler ve bunların tamamı onun dini, sünneti ve sîreti üzere olduklarını ve ona yakınlığı iddia etmişlerdir. Ona bu dünyada mükâfatını verdik mealindeki âyetin şu mânayı ifade etmesi de mümkündür: Bu mükâfat, Allah’ın bütün müminlere bahşettiğini bildirdiği mükâfattır. Bu da “Bu dünyada iyilik yapanlar iyilik bulacaklardır” meâlindeki âyette belirtilen iyilik bulmadır. Yine bu, Cenâb-ı Hakk’ın dünya karşılığı olarak bildirdiği husustur. Cenâb-ı Hak her mümine mutlaka bu dünyada mükâfat ve karşılık bahşetmiştir. İbrahim’e (a.s.) verdiği mükâfat da budur. Veya Cenâb-ı Hakk’ın O’na bahşettiğini belirttiği bu mükâfatın ne olduğuna ilişkin bir yorum yapmayız. En doğrusunu Allah bilir.

      O, âhirette de iyiler arasında yer alacaktır. Bu beyan iki mânaya açıktır. Bunlardan biri şudur: Eğer Allah ona nübüvvet ve risâlet bahşetmiş olmasaydı yine de o âhirette iyiler arasında olacaktı. İkinci mâna şudur: Allah onun iyiliğinin hakikati dolayısıyla onun için iyiliği bildirdi. Yani o, iyiliği tam gerçekleştiren kimselerden olacaktır. Aynı şekilde Cenâb-ı Hakk’ın Mûsâ (a.s.) ve Hârun (a.s.) hakkında belirttiği şu beyan da böyledir: “Çünkü ikisi de bizim mümin kullarımızdandı”. Yani imanı tam gerçekleştiren (tahkik) kullarımızdandır. Diğer müminler ise tahkiki imanı sağlayamamışlardır. Veya bu beyan belirttiğimiz anlamdadır, yani Allah’ın ona bahşettiği nübüvvet nimeti olmasaydı yine de o müminlerden olacaktı. Yoksa iman ve iyiliğin belirtilmesi, onlar için insanlar tarafından övülecek bir meziyet ve lütuf olacak kadar büyük bir durum olmadığı açıktır. Zira bütün müminler ve iyi insanlar bu meziyetlerle nitelenmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ona bu dünyada mükâfatını verdik. Bu beyan hakkında îbn Abbâs şöyle demiştir; Yani ona âhirette karşılığını aldığı amelini verdik. Katâde şöyle demiştir; Allah ona afiyet, salih amel ve güzel övgü bahşetmiştir. O şöyle demiştir. Din müntesiplerinden kiminle karşılaşırsan hepsi İbrahim’den (a.s.) razı olmuş ve ona yakınlık hissetmiştir. Biz Cenâb-ı Hakk’ın İbrahim’e verdiğini bildirmiş olduğu mükâfattan ne murat ettiğini tam olarak bilmediğimizi belirttik. Bu konuda en doğrusunu Allah bilir. Bazıları belirttiğimiz gibi ona yaşlılığında güzel evlat verildiğini söylemiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vehebnâ (وَوَهَبْنَا)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "v-h-b" kökünün, bir şeyi karşılık veya bedel beklemeksizin vermek, saf bir bağışta bulunmak anlamına geldiğini belirtir. Ayette "hibe" (karşılıksız verme) eyleminin kullanılması, İbrahim'e ilerlemiş yaşına rağmen (ve eşinin kısırlığına rağmen) çocuk verilmesinin, hiçbir biyolojik veya doğal sebebe dayanmayan, bütünüyle ilahi lütuf ve cömertliğin bir eseri olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde hibe kavramının, alan kişinin hiçbir hak edişi olmaksızın, tamamen verenin fazlından (lütfundan) kaynaklanan bir ihsan olduğunu açıklar. İbrahim'e İshak ve Yakub'un "vehebnâ" (biz hibe ettik/bağışladık) şeklinde verilmesi, neslin devamlılığının ilahi bir ödül olarak doğrudan Allah'ın rahmet hazinesinden sunulduğunu gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal alanında bu eylemi ilahi lütfun ontolojik boyutu olarak inceler. Ona göre hibe, insanın kendi çabasıyla (kesb) elde edemeyeceği, fiziksel yasaları aşan bir ihsandır. İbrahim'in ateşe atılmayı göze alarak yaptığı büyük fedakarlığın (hicretin ve tevhidin) ardından gelen bu hibe, Allah'ın kendi elçisine varoluşsal bir telafi ve devasa bir hediye sunmasıdır.

        İshâka (إِسْحَاقَ)

        El-Cevâlîkî, El-Mu'arreb adlı eserinde İshak isminin saf Arapça olmadığını, Arap diline dışarıdan girmiş (A'cemî) ve Araplaşmış (Mu'arreb) bir özel isim olduğunu belirtir. Yabancı kökenli olduğu için Arapça gramerinde gayr-ı munsarif (tenvin ve esre almayan) bir kelime olarak işlem gördüğünü aktarır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an çalışmasında bu ismin kökenini doğrudan İbranicedeki "Yishaq" (o güler / gülen) kelimesine bağlar. İncil ve Tevrat geleneklerinde bu ismin, İbrahim'in eşi Sare'nin yaşlılığında çocuk müjdesini aldığında "gülmesi" hadisesine dayandığını; kelimenin Geç Antik Çağ'da Süryani ve Arami Hristiyan toplulukları (İshak formuyla) üzerinden Arap yarımadasına yerleştiğini ve Kur'an'ın bu bilindik formu kullandığını inceler.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu ismi kullanışındaki teolojik vurguya dikkat çeker. Tevrat'ta İshak'ın kurban edilmesi ve ahit figürü olması etrafında dönen geniş anlatılara karşılık Kur'an, İshak'ı (ve torun Yakub'u) İbrahim'in tevhid mücadelesinin tarihsel mükafatı ve peygamberlik zincirinin manevi mirasçıları olarak daha rafine ve doğrudan bir monoteist bağlamda konumlandırır.

        Ya'kûbe (وَيَعْقُوبَ)

        El-Cevâlîkî, tıpkı İshak isminde olduğu gibi, Yakub isminin de İbrani/Süryani kökenli yabancı (A'cemî) bir kelime olduğunu ve Arapça dil kurallarına (gayr-ı munsarif olarak) entegre edildiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, ismin etimolojik olarak İbranicedeki "Ya'aqov" (topuğundan tutan, izleyen veya yerine geçen) kelimesine dayandığını ifade eder. Kelimenin Arapçadaki "a-k-b" (birinin peşinden gelmek, ardı, topuk) köküyle olan fonetik ve anlamsal benzerliğinin, Sami dilleri ailesindeki ortak kökenden kaynaklandığını, bu ismin de monoteist gelenek aracılığıyla Arap lügatine girdiğini detaylandırır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir disiplininde Yakub'un burada "torun" olarak zikredilmesinin önemine değinir. İbrahim'e sadece bir oğul (İshak) değil, onun da soyunun devam edeceğini gösteren bir torun (Yakub / diğer adıyla İsrail) bağışlanması, ilahi vaadin ve bereketin genişliğini; İbrahim'in yurdundan tek başına çıkmasına karşılık, ona koskoca bir peygamberler silsilesinin atası olma onurunun (tesellisinin) verildiğini aktarır.

        Zürriyyetihî (ذُرِّيَّتِهِ)

        İbn Fâris, "z-r-r" kökünün sözlükte çok küçük karıncalar, etrafa saçılan zerreler ve tohumlar anlamına geldiğini belirtir. "Zürriyet", insanın tohumundan çoğalıp yeryüzüne yayılan nesli, çocukları ve soyu ifade eder. Kökün içerdiği "çoğalma ve yayılma" anlamı, İbrahim'in soyunun yeryüzünde niceliksel ve niteliksel olarak devasa bir kapsama ulaşacağını gösterir. (Bazı dilbilimciler kelimenin yaratmak anlamındaki "z-r-e" kökünden geldiğini de savunur.)

        Râgıb el-İsfahânî, zürriyet kavramının hem çocukları hem de babaları (usûl ve fürû) kapsayabileceğini, ancak genellikle kişinin kendi soyundan gelen alt kuşaklar için kullanıldığını açıklar. Ayette İbrahim'in zürriyetine yapılan atıf, onun biyolojik soyunun aynı zamanda teolojik bir misyonla (nübüvvet ve kitapla) donatıldığını, ilahi iradenin bu soyu tarihsel bir taşıyıcı olarak seçtiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin varlıkbilimsel derinliğine işaret eder. O, zürriyetin sadece biyolojik bir üreme olmadığını; İbrahim'in tevhid inancının, kan bağı üzerinden akan bir miras gibi tarih boyunca kendi nesline (İshakoğulları ve İsmailoğulları) aktarılmasını sembolize ettiğini, fıtratın bir nesilden diğerine "zerreler" halinde taşınışını ifade ettiğini çözümler.

        En-Nübüvvete (النُّبُوَّةَ)

        İbn Fâris, "n-b-e" kökünün aslının, yüksek bir yer (nebeve), şan, şeref ve önemli bir haber (nebe') getirmek anlamlarına geldiğini aktarır. Nübüvvet (peygamberlik), kişinin hem ilahi hiyerarşide yüksek bir manevi makama (seçilmişliğe) erişmesini hem de mutlak otoriteden aldığı hayati öneme sahip "haberi" insanlara ulaştırmasını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebe'" kelimesinin sıradan bir bilgi veya dedikodu (haber) olmadığını, yalan ihtimalinden tamamen arınmış, büyük bir fayda ve gerçeklik barındıran kesin bilgi olduğunu açıklar. Nebi (peygamber), işte bu mutlak gerçekliği ve gayb haberlerini doğrudan Allah'tan alarak idrakleri aydınlatan kişidir.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken tarihini Sami dillerinde inceler. İbranicedeki "navi" ve Süryanicedeki "nbiya" (peygamber, ilham alan sözcü) kelimeleriyle aynı kökten geldiğini, Geç Antik Çağ'da bu terimin Tanrı'nın ruhuyla konuşan kişiler için ortak bir teolojik unvan olduğunu belirtir. Kur'an, nübüvvet kurumunu İbrahim'in soyuna tahsis ederek, monoteist peygamberlik silsilesinin tarihsel merkezini onaylar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın din sosyolojisinde nübüvvetin işlevini analiz eder. O, nübüvvetin Tanrı ile insanlık arasındaki ontolojik uçurumu (aşkınlığı) köprüleyen tek geçerli iletişim kanalı olduğunu belirtir. Müşriklerin putlar veya kâhinler aracılığıyla kurmaya çalıştığı sahte iletişim ağını yıkan Kur'an, gerçek ilahi bilginin ancak "nübüvvet" kurumuyla dikey olarak indirildiğini bu kavramla sistemleştirir.

        El-Kitâbe (الْكِتَابَ)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün sözlükte iki veya daha fazla şeyi bir araya getirmek, dikmek, boncukları ipe dizmek ve harfleri yan yana getirerek yazmak anlamlarına geldiğini belirtir. Ayette el-Kitâb, ilahi vahyin, yasanın ve bilgeliğin sistemli bir bütün (metin) halinde bir araya getirilerek insanlığa sunulmasını ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki günlük kullanımından ziyade, dini metin anlamındaki kullanımının Süryanicedeki "kthava" (kutsal yazı/kitap) ve İbranicedeki "kethav" kelimelerinden beslendiğini ifade eder. Geç Antik Çağ lügatinde bu terimin, ilahi otoritenin somutlaşmış, okunabilir ve bağlayıcı yasasını temsil ettiğini inceler.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın vahiy anlayışında "el-Kitâb" kavramının evrimine dikkat çeker. Geç Antik Çağ'da "kitap ehli" (Yahudiler ve Hristiyanlar) olmak büyük bir teolojik ayrıcalıktır. Ayette nübüvvetin ve "kitabın" İbrahim'in soyuna verilmesi, ilahi otoritenin artık sözlü kültürden (şifahilikten) çıkıp, zamana ve tahrifata direnen "yazılı/kayıtlı" bir kutsal metin (kitap) medeniyetine dönüştüğünün teolojik ilanıdır.

        Âteynâhu (وَآتَيْنَاهُ)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün temel anlamının kolaylıkla gelmek, ulaşmak ve birine bir şeyi vermek, lütfetmek olduğunu aktarır. Ayette, Allah'ın İbrahim'e dünyevi ödülünü (ecrini) sunmasının zorlama veya zahmetle değil, ilahi bir suhûletle (kolaylık ve zarafetle) ihsan edildiği ifade edilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "itâ" (vermek) kavramının "i'tâ" kavramından daha ince bir nüans taşıdığını, genellikle ilahi ve manevi armağanların sunuluş biçimini, kişinin ayağına kadar gelen mutlak lütfu tanımlamak için kullanıldığını açıklar.

        Ecrahu (أَجْرَهُ)

        İbn Fâris, "e-c-r" kökünün sözlükte kırık bir kemiğin iyileşip kaynaması, bir işin veya emeğin karşılığının, bedelinin (ücretinin) tam olarak ödenmesi anlamlarına geldiğini belirtir. Ayette İbrahim'in dünyadaki "ecri" (ödülü); yurdunu terk edip ateşe atılma pahasına ödediği o devasa varoluşsal "kırığın/yaralanmanın", Allah tarafından güzel bir nam, salih bir nesil ve bereketle iyileştirilerek (ecr) fazlasıyla telafi edilmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sözlüğünde bu kelimenin çok merkezi bir yer tuttuğunu inceler. Ticaretle uğraşan Mekke toplumunun ticari kelime dağarcığını (ücret, bedel, ecir, satın alma) kullanan Kur'an, bu kavramları alıp insan ile Tanrı arasındaki ahlaki ve ontolojik sözleşmenin (ahit) merkezine yerleştirir. İbrahim'in sadakati karşılıksız kalmamış, ilahi ticaretin en kârlı "ecri" (ödülü) ile dünyada tescillenmiştir.

        Fid-Dünyâ (فِي الدُّنْيَا)

        İbn Fâris, "d-n-v" kökünün, mekansal ve zamansal olarak insana "en yakın olan" anlamına geldiğini belirtir. Ahiretin zıddı olarak kullanılan dünya, insanın şu an içinde bulunduğu, duyularıyla tecrübe ettiği yakın varoluş boyutudur. İbrahim'in ödülünün (güzel bir hatıra, liderlik, peygamber nesli) sadece ahirete ertelenmeyip, bizzat bu "yakın" (dünya) boyutunda da somutlaştırıldığı vurgulanır.

        Patricia Crone, bu kavram bağlamında Kur'an'ın adalet felsefesine değinir. Kur'an, dünyevi yaşamı tamamen değersizleştirmez; aksine tevhid mücadelesinin tarihsel zaferlerinin ve kazanımlarının bu dünyada da (dünyevi bir ecir olarak) verilebileceğini, İbrahim'in şahsında modelleyerek inananlara tarihsel bir umut aşılar.

        El-Âhırati (الْآخِرَةِ)

        İbn Fâris, "e-h-r" kökünün geride kalmak, ilk ve öncenin (evvel/dünya) tam zıddı olarak "son" anlamına geldiğini aktarır. Ahiret, zamanın, fiziksel yasaların ve dünyevi illüzyonların tükendiği noktada başlayan, insanın ontolojik gerçekliğiyle ebediyen yüzleşeceği o nihai ve kalıcı boyuttur.

        Christoph Luxenberg, Süryanicedeki "harta" (son, nihayet) terimiyle filolojik bağını kurarak, kelimenin Geç Antik Çağ eskatolojisindeki (son zamanlar inancındaki) köklerine işaret eder. Kur'an, İbrahim'in ödülünü iki boyuta (dünya ve ahirete) yayarak, ilahi adaletin hem tarihsel (lineer zaman) hem de eskatolojik (ebediyet) düzlemde kusursuz çalıştığını ilan eder.

        Es-Sâlihîn (الصَّالِحِينَ)

        İbn Fâris, "s-l-h" kökünün fesadın (bozulma ve çürümenin) tam karşıtı olduğunu; bir şeyin kendi fıtratına uygun, düzgün, onarıcı ve yararlı olması anlamına geldiğini belirtir. "Sâlihîn", varlıklarındaki tahribatı (şirki) onaran, ahlaki bütünlüğe ulaşmış kimseler zümresini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, Kur'an terminolojisinde "sâlihîn" (salihler) kelimesinin, sıradan iyi insanları değil; peygamberlerin, sıddıkların ve şehitlerin de içinde bulunduğu, manevi olarak en yüksek olgunluğa (kemal) erişmiş seçkinler ordusunu tanımladığını açıklar. İbrahim'in ahirette bu zümreden olacağının pekiştirilmiş (innehu / le-mine's-sâlihîn) ifadelerle belirtilmesi, onun ontolojik kurtuluşunun mutlak bir ilahi tasdikidir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi boyutuna değinerek, eylem (sâlihât) ile varlık (sâlih) arasındaki ilişkiyi çözer. İbrahim dünyada sadece sâlih ameller (doğru/onarıcı eylemler) yapmakla kalmamış; ateşe atılma ve hicret gibi ağır bedeller ödeyerek kendi ontolojik hamurunu yoğurmuş ve nihayetinde varlığının bizzat kendisi bozulmaz bir "salâh" (sâlihlik) mertebesine sıçramıştır. Ayet, bu varoluşsal tekamülün ahiretteki tescilini ilan eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X