وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِۘ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ankebût Sûresi, 22. Ayet
Daralt
X
-
Ne yeryüzünde ne de gökte Allah'ı çaresiz bırakabilirsiniz. Allah'ın dışında bir himayeciniz ve yardımcınız da yoktur."
Ne yeryüzünde ne de gökte Allah’ı çaresiz bırakabilirsiniz. Yani siz yeryüzünde de olsanız, gökyüzünde de olsanız Allah’ı aciz bırakamazsınız. Bu İlâhî beyan şu anlama da gelebilir: Yani ey yerde yaşayanlar, siz yeryüzünde Allah’ı aciz bırakamazsınız; ey gökyüzünde yaşayanlar sizler de gökyüzünde Allah’ı aciz bırakamazsınız.
Mûtezile’nin benimsediği görüşün zahirine göre onlar Allah’ı aciz bırakmaktadırlar. Çünkü onlar şöyle demektedir: Allah seçkin ve iyilik sahibi insanların hayatına devam etmelerini diler, sonra da bir kâfir gelerek Allah’ın söz konusu vakte kadar hayatta kalmalarını dilediği ecellerinden önce onları öldürebilir. Yine onlar şöyle demektedirler: Allah, insanların helâl rızık yemelerini ve doğru bir yolla ve nikâhla çocuk sahibi olmalarını dilemiş, fakat insanların bir kısmı rızıklarını haram yoldan aramışlar ve zina etmişlerdir. Allah da onların çocuklarını, yaptıkları zina sonucunda yaratmıştır. Allah ister dilesin ister dilemesin, bu fiilleri yapmaktadır, onların dilediklerinden kurtulmaya güç yetirememektedir. Bundan daha büyük bir acizlik olabilir mi? Bu gibi sözlerdeki aşırılıktan Allah’a sığınırız.
Yeryüzünde Allah’ı çaresiz bırakamazsınız. Onlar -yanı kâfirler- Allahı aciz bırakamayacaklarım ve buna güç yetiremeyeceklerini biliyorlar. Fakat Cenâb-ı Hak böyle bildiriyor. Çünkü onlar, Allahın azabından kurtulan ve kaçan birileriymi gibi davranıyorlar. Bu, şu ilâhı beyanda belirtildiği gibidir: “Âyetlerimizi boşa çıkarmak için çaba harcayanlara”. Onlar Allah’ın âyetlerini boşa çıkarmak için çaba harcamaya güç yetiremediklerini biliyorlar. Fakat onlar Allah’ın âyetlerini red ve inkâr etmek için bunları boşa çıkarmaya çaba harcayanlar gibi davranıyorlar. Yoksa onlar bu konuda yeterli olan ve buna boyun eğen birinin çaba göstermesi gibi davranamazlar. İlk durum da böyledir.
Allah’ın dışında bir himayeciniz ve yardımcınız da yoktur. Yani Allah’ın dışında ummuş olduğunuz herhangi bir yardım ve şefaat yoktur. Yani sizin için böyle bir durum yoktur. Çünkü onlar putların Allah katında kendilerine şefaatçi olacakları ve kendilerini Allah’a yaklaştıracakları umuduyla bunlara tapıyorlardı. Şu İlâhî beyanlarda bu husus belirtilmiştir: “Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah’tan başka tanrılar edindiler. Hayır, hayır”; “bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”; “sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”. Bunlar gibi birçok âyette bu durum bildirilmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Bu putlara tapmakla umduğunuz yardım ve himaye gerçekleşmeyecektir.
Yorum
-
Bi-mu'cizîne (بِمُعْجِزِينَ)
İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "a-c-z" kökünün, güçsüzlük, geride kalmak ve gücün/yeterliliğin (kudretin) tam zıddı anlamına geldiğini belirtir. Kelimenin "i'câz" (if'âl) kalıbındaki bu ism-i fail formu (mu'ciz), bir başkasını aciz bırakan, elden kaçıp kurtularak takipçisini güçsüz düşüren anlamına gelir. Ayetteki kullanımıyla bu kelime, insanların yeryüzünde veya gökyüzünde Allah'ın mutlak iradesini atlatamayacaklarını, O'nun adaletinden kaçarak O'nu "aciz bırakamayacaklarını" ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde acz kavramının, insanın bir şeyi yakalamaktan veya başarmaktan geri kalması olduğunu açıklar. İnkârcıların "mu'ciz" (Allah'ı aciz bırakanlar) olamayacaklarının vurgulanması, insanın ontolojik sınırlarına dikkat çeker. İnsan, ne kadar güçlenirse güçlensin, ilahi kuşatmanın dışına çıkma kapasitesinden yoksundur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatüründe "ta'cîz" kavramını değerlendirerek, ayetteki bu ifadenin ilahi kudret karşısında beşeri acziyeti mutlaklaştırdığını belirtir. İnsanın ilahi yasalardan (sünnetullah) sıyrılamayacağı ve hesap gününün yargısından kaçamayacağı gerçeği, bu kelimenin içerdiği "aciz bırakamama" vurgusuyla teminat altına alınır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal sisteminde bu kelimeyi insan kibri (istikbar) bağlamında inceler. Ona göre müşrikler, kendi dünyevi otoritelerine ve servetlerine güvenerek ilahi bir müdahalenin menzili dışında olduklarını, yani otonom (bağımsız) bir güç alanı kurduklarını sanmaktadırlar. "Mu'cizîne" kelimesinin olumsuz (nefy) bağlamda kullanımı, bu sahte özerkliği parçalayarak insanın evrendeki mutlak bağımlılığını (ubudiyetini) yüzüne çarpar.
Es-Semâi (السَّمَاءِ)
İbn Fâris, "s-m-v" kökünün temel olarak yükselmek, yücelmek ve bir şeyin üstünde olmak anlamlarına geldiğini aktarır. Dilbilimsel olarak "semâ", insanın başının üstünde yer alan ve onu örten her şeydir. Ayette "yeryüzü" (ard) kelimesinin hemen ardından zikredilmesi, yaratılmış olan mekansal ve kozmik boyutların tamamını (aşağıyı ve yukarıyı) kapsayan bir bütünlük ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, semâ kelimesinin yeryüzünün karşıtı olarak her türlü fiziksel ve metafiziksel yüksekliği temsil ettiğini belirtir. "Ne yeryüzünde ne de gökyüzünde..." ifadesi, insanın kaçış arayabileceği tüm somut ve soyut boyutları (görünen dünyayı ve ulaşılamayan uzay/gök katmanlarını) ilahi kudretin mutlak denetim alanı olarak işaretler.
Arthur Jeffery, kelimenin kökenini Sami dilleri havzasında inceleyerek, İbranicedeki "shamayim" ve Arami/Süryani dillerindeki "shmaya" kelimeleriyle olan kökensel bağına dikkat çeker. Geç Antik Çağ Ortadoğu monoteizminde "gök", ilahi otoritenin ve mutlak erişilmezliğin sembolü olan evrensel bir teolojik terimdir. Kur'an, bu ortak kelime dağarcığını kullanarak, Allah'ın egemenliğinin mekansal hiçbir sınıra (ne yere ne de göğe) tabi olmadığını ilan eder.
Gabriel Said Reynolds, "yeryüzü ve gökyüzü" eşleşmesinin Kur'an'daki retorik işlevini analiz eder. Bu kullanımın, merizm (bir bütünün iki uç noktasını zikrederek tamamını ifade etme sanatı) olduğunu belirtir. Ayetteki bu mekansal eşleşme, dönemin politeist zihnindeki "yerel veya bölgesel tanrılar" algısını yıkarak, Tanrı'nın her yeri ve her şeyi ihata eden (Omnipresent) gücünü polemik bir dille savunur.
Veliyyin (وَلِيٍّ)
İbn Fâris, "v-l-y" kökünün, iki şeyin arasına hiçbir yabancı unsur girmeyecek şekilde birbirine bitişik, yakın ve yan yana olması anlamına geldiğini belirtir. "Velî", bu ontolojik yakınlık sebebiyle bir başkasının işlerini üstlenen, onu kollayan, koruyan, yöneten ve ona arka çıkan en yakın dost ve sığınaktır.
Râgıb el-İsfahânî, velayet kavramının inançta, akrabalıkta veya yardımlaşmada ortaya çıkan derin bir aidiyeti ifade ettiğini açıklar. Ayette "Allah'tan başka hiçbir veliniz yoktur" denilmesi, insanın varoluşsal kriz anlarında veya ilahi hesaplaşmada ruhunu mutlak bir yetkiyle savunacak, onun adına inisiyatif alacak ikincil bir koruma kalkanının (şefaatçinin veya putun) ontolojik olarak var olmadığını ilan eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam disiplininde velayet kavramını tevhid inancı merkezinde ele alır. Müşriklerin inancında putlar, Allah ile insan arasında birer "velî" (koruyucu/şefaatçi) olarak görülmektedir. Ayetin bu kesin reddiyesi, aracı kurumları ortadan kaldırarak insanı doğrudan Yaratıcı ile baş başa bırakan radikal bir tevhidi arınma (tevhid-i uluhiyet) beyanıdır.
Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Arap toplumunun kabileci yapısında "velî" kavramının taşıdığı sosyo-politik ağırlığı inceler. Çölde bir bireyin hayatta kalması bütünüyle kabilesinin veya koruyucusunun (velisinin) sağladığı güvenlik ağına bağlıdır. Kur'an, bu sosyolojik "mutlak koruyucu" fikrini alır ve sadece Allah'a tahsis eder. İnsanın yeryüzündeki tüm sahte güvenlik ağlarını (kabile, servet, putlar) yıkarak, varoluşsal güvenliğin tek adresinin Allah olduğunu belirtir.
Nasîr (نَصِيرٍ)
İbn Fâris, "n-s-r" kökünün sözlükte yardım etmek, güç vermek, arka çıkmak ve zor durumda olanı düşmanına karşı desteklemek anlamlarına geldiğini aktarır. Kelimenin "nasîr" formu, mübalağa (aşırılık/süreklilik) bildirir ve sadece bir kez yardım eden değil, yardımı mutlak, sürekli ve mağlup edilemez olan nihai destekçi anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "velî" ve "nasîr" kelimeleri arasındaki anlamsal farka dikkat çeker. Velî, kişinin içsel durumunu, işlerini ve genel korumasını üstlenen yakınıyken; nasîr, doğrudan dışarıdan gelen bir tehlikeye, baskıya veya düşmana karşı fiili güç (kudret) kullanarak kişiyi kurtaran dışsal bir destektir. Ayet, Allah dışında her iki destek türünün de (içsel koruma ve dışsal kurtarma) imkansızlığını vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki tarihsel karşılığına eğilir. Mekke'de Müslümanlara eziyet eden müşrik elitler, kendi zenginliklerini, kabile ittifaklarını ve siyasi nüfuzlarını kendileri için birer "nasîr" (kurtarıcı güç) olarak görmektedirler. Kur'an bu ifadeyle, ilahi azap veya ölüm gerçeğiyle yüzleştiklerinde o çok güvendikleri dünyevi müttefiklerin (nasîrlerin) tamamen işlevsiz kalacağını belirten tarihsel ve sarsıcı bir ihtar verir.
Dücane Cündioğlu, "velî ve nasîr" yokluğunun insanın varoluşsal yalnızlığı (teklik) bağlamındaki felsefi değerini çözümler. Allah'ı devreden çıkardığında insan; ne ontolojik olarak sığınabileceği ve işlerini havale edebileceği bir dosta (velî), ne de evrenin ezici yasaları karşısında kendisine güç verebilecek bir kurtarıcıya (nasîr) sahiptir. Bu kelimeler, insanın Mutlak Varlık karşısındaki mutlak muhtaçlığının ve çaresizliğinin altını çizer.
Yorum
Yorum