وَاِنْ تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذَّبَ اُمَمٌ مِنْ قَبْلِكُمْۜ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ankebût Sûresi, 18. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ankebut suresi, putperestlik, ankebut suresi 18. ayet, hz ibrahim, tevhid, ankebut 18, ümmet, resul
-
“Eğer (gerçeği) yalanlamaya kalkışırsanız, bilesiniz ki sizden önceki nice topluluklar da böyle yalanlamalarda bulundular. Elçinin görevi açık bir tebliğden ibarettir."
Eğer (gerçeği) yalanlamaya kalkışırsanız, bilesiniz ki sizden önceki nice topluluklar da böyle yalanlamalarda bulundular. Bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Onlar, İbrahim hakkında verdiği haberlerde sana inanmasalar da bilesin ki senden önceki topluluklar da İbrahim’e (a.s.) dair verdikleri haberlerde peygamberlerini yalancılıkla itham etmiştir. Halbuki her dinî zümre kendisini ona nispet etmiş ve onun dinine ve mezhebine mensubiyet iddia etmişti. İkinci yorum şudur: Onlar tebliğ etmiş olduğun nübüvvet hakkında seni inkâr etseler de senden önceki topluluklar da nübüvvet tebliğlerinde peygamberlerini inkâr etmiştir. Peygamber in görevi açık bir tebliğden ibarettir. O, onlara kesin deliller ve mûcizelerle bunun Rab’lerinden gelen bir risâlet olduğunu açıklamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Tükezzibû (تُكَذِّبُوا)
İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "k-z-b" kökünün, bir şeyin gerçekliğine aykırı beyanda bulunmak, söz ile özün veya hakikatin uyuşmaması anlamına geldiğini belirtir. Ayette bu eylem, muhatapların sadece zihinsel olarak inanmamalarını değil, ilahi mesajı kasıtlı ve aktif bir şekilde asılsız sayma, reddetme ve "yalanlama" faaliyetini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde tekzib eyleminin, tasdik (onaylama) kavramının mutlak zıddı olduğunu açıklar. Ayetteki fiil kipi, yalanlamanın geçici bir şüphe hali değil, iradi bir tercih ve ilahi hakikate karşı geliştirilmiş inatçı bir direniş olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında "tekzib" kavramını, küfrün toplumsal ve eylemsel dışavurumu olarak analiz eder. Ona göre bu kelime, peygamberlerin getirdiği ontolojik gerçekliğin (tevhidin) kitleler tarafından sistematik bir şekilde itibarsızlaştırılması ve yalanlanması sürecidir; inkârın pasif bir durumdan çıkıp saldırganlaştığı ahlaki çöküş noktasıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel ve sosyolojik bağlamına dikkat çeker. Mekke döneminde müşriklerin Hz. Muhammed'i ve vahyi yalanlamalarının (tekzib) altında yatan ana nedenin, rasyonel bir delil eksikliği değil, kendi kabileci hiyerarşilerini, ekonomik çıkarlarını ve atalarından devraldıkları statükoyu koruma refleksi olduğunu ifade eder.
Ümemün (أُمَمٌ)
İbn Fâris, "e-m-m" kökünün temel anlamının kastetmek, yönelmek, öncü olmak, asıl ve kaynak (anne) olduğunu aktarır. "Ümmet" kelimesinin bu kökten türemesi, ortak bir hedefe, inanca, zamana veya lidere yönelerek bir araya gelmiş, kendi içinde bütünlüğü olan insan topluluklarını ifade etmesindendir.
Râgıb el-İsfahânî, ümmet kavramının din, zaman veya mekan gibi ortak bir bağ ile birleşmiş her türlü canlı grubunu kapsadığını belirtir. Ayette "ümem" (ümmetler/toplumlar) şeklinde çoğul kullanılması, yalanlama eyleminin sadece mevcut muhataplara özgü bir sapma olmadığını, tarih boyunca yaşamış farklı medeniyetlerin de aynı ahlaki hastalığa düştüğünü gösterir.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik tarihini Sami dilleri bağlamında inceler. İbranice "umma" ve Arami/Süryani dillerindeki "ummatha" kelimeleriyle olan güçlü bağına dikkat çekerek, bu kavramın Geç Antik Çağ'da kan bağına (kabileye) dayalı topluluklardan ziyade, "inanç temelli toplumsal aidiyet" anlamında dini bir terim olarak kullanıldığını ve Kur'an'ın bu terimi kendi tarih felsefesini kurmak için merkeze aldığını aktarır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir disiplininde bu ifadenin tarihsel bir ibret (kıssa) işlevi gördüğünü belirtir. Önceki "ümmetlerin" de peygamberleri yalanladığı gerçeğinin hatırlatılması, Mekkeli müşriklere kendi tutumlarının orijinal olmadığını, helak edilen o eski medeniyetlerin tarihsel suç ortakları olduklarını yüzlerine vuran teolojik bir uyarıdır.
Kabliküm (قَبْلِكُمْ)
İbn Fâris, "k-b-l" kökünün sözlükte bir şeyin karşısında olmak, yönelmek, yüzleşmek ve zaman veya mekan olarak bir şeyin "öncesinde" bulunmak anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla zaman boyutuna işaret eder.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın retorik yapısında "sizden öncekiler" (kabliküm) ifadesinin işlevini inceler. Ona göre Kur'an, tarihsel zamanı doğrusal bir akış içinde sunarken, geçmiş medeniyetlerin (Ad, Semud, Nuh kavmi gibi) yıkımını sürekli olarak şimdiki zamana taşır. Bu ifade, muhatapları kendilerini insanlık tarihinin ilahi adaletle sınanmış o uzun ve trajik zincirinin bir parçası olarak görmeye zorlayan güçlü bir "uyarıcı tarih" (Heilsgeschichte) argümanıdır.
Er-Resûli (الرَّسُولِ)
İbn Fâris, "r-s-l" kökünün, bir şeyi serbest bırakmak, peş peşe ve yumuşak bir şekilde göndermek, iletmek anlamlarına geldiğini aktarır. "Resul", kendi inisiyatifiyle değil, kendisini görevlendiren üstün bir otoritenin (Allah'ın) mesajını insanlara ulaştırmak üzere özel olarak "gönderilmiş" elçiyi ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, resul kavramını "nebi" (peygamber/haber getiren) kavramından ayırarak, resulün omuzlarında ilahi bir mesajı belirli bir topluluğa bizzat "iletme ve tebliğ etme" eylemselliğinin ve ağır sorumluluğunun bulunduğunu açıklar.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olduğunu kabul etmekle birlikte, İncil çevirilerindeki "apostolos" kavramının Süryanice karşılığı olan "şeliha" (gönderilmiş olan, elçi) teriminin, Geç Antik Çağ Ortadoğu'sundaki dini iletişim bağlamını şekillendirdiğini inceler. Kur'an'ın "resul" kelimesini mutlaklaştırarak, ilahi vahyi taşıyan tek ve en üstün otorite kanalı olarak yeniden formüle ettiğini belirtir.
Gabriel Said Reynolds, "resul" kavramını Hristiyan teolojisindeki elçilik anlayışıyla karşılaştırmalı olarak analiz eder. Kur'an'ın resul kavramını kullanırken elçinin sınırlarını çok net çizdiğini; elçinin ontolojik olarak ilahi bir doğaya sahip olmadığını, görevinin sadece mesajı taşımakla (belâğ) sınırlı kalıp, hidayet verme veya cezalandırma yetkisinin tamamen Allah'a ait olduğunu vurgulayan katı bir monoteist polemik yürüttüğünü ifade eder.
El-Belâğu (الْبَلَاغُ)
İbn Fâris, "b-l-ğ" kökünün, bir hedefe ulaşmak, bir yere varmak ve bir şeyi son noktasına kadar ulaştırmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki "belâğ", ilahi mesajın hiçbir eksiltme, artırma veya çarpıtma yapılmaksızın, insanların zihinlerine ve vicdanlarına tam, eksiksiz ve kusursuz bir şekilde eriştirilmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, tebliğ ve belâğ kavramlarının, sözün ve mesajın muhatabın anlayacağı açıklıkta, onun idrakine ulaştırılması olduğunu açıklar. Ayette bu kelimenin "ancak/sadece" (illâ) hasr edatıyla kullanılması, elçinin görevinin insanları zorla inandırmak olmadığını, sadece hakikati onların erişimine sunmak (ulaştırmak) olduğunu yasal bir sınır olarak belirler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın din sosyolojisinde insanın ahlaki özgürlüğünü bu kelime üzerinden çözer. Peygamberin görevinin "belâğ" (mesajı iletmek) ile sınırlandırılması, imanın veya küfrün nihai sorumluluğunu (ve varoluşsal yükünü) bütünüyle muhatabın (insanın) kendi özgür iradesine ve seçimine bırakan temel bir ontolojik ilkedir.
El-Mübîn (الْمُبِينُ)
İbn Fâris, "b-y-n" kökünün aslının, bir şeyin diğerinden ayrılması, araya mesafe girmesi ve bu ayrışma sonucunda her iki tarafın da açık, seçik, net ve belirgin hale gelmesi olduğunu aktarır. "Mübîn", gerçeği sahteden, hakkı batıldan şüpheye yer bırakmayacak kadar kesin çizgilerle ayıran ve hakikati gözler önüne seren açıklığı ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, beyan kavramının, bir şeyi zihindeki tüm kapalı ve muğlak anlamlardan kurtarıp idrak edilebilir hale getirmek olduğunu belirtir. Ayette tebliğin (belâğın) sıfatı olarak gelen "mübîn", elçinin ilettiği mesajın felsefi karmaşadan uzak, insan fıtratının hemen tanıyabileceği berraklıkta ve herkesi bağlayıcı bir netlikte sunulduğunu vurgular.
Dücane Cündioğlu, kelimenin epistemolojik ve varlıkbilimsel boyutuna eğilir. Ona göre "mübîn" olmak, sadece dildeki bir açıklık (anlaşılırlık) değildir; hakikatin varlık sahnesine çıkması, karanlığın içinden sıyrılarak kendi ontolojik aydınlığını (beyanını) yaratmasıdır. Elçinin apaçık tebliği, muhatabın artık "ben bilmiyordum, anlamamıştım" diyebileceği tüm epistemolojik mazeretleri ortadan kaldıran ve onu hakikatle çıplak bir şekilde yüzleştiren keskin bir kılıçtır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla