Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 17. Ayet

    اِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَاناً وَتَخْلُقُونَ اِفْكاًۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقاً فَابْتَغُوا عِنْدَ اللّٰهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُۜ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnemâ ta’budûne min dûni(A)llâhi evśânen vetaḣlukûne ifkâ(en)(c) inne-lleżîne ta’budûne min dûni(A)llâhi lâ yemlikûne lekum rizkan febteġû ‘inda(A)llâhi-rrizka va’budûhu veşkurû leh(u)(s) ileyhi turce’ûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Siz Allah'ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız inançlar uyduruyorsunuz. Kuşkusuz Allah'ı bırakıp da taptığınız bu şeyler size rızık vermekten acizdirler. O zaman rızkınızı Allah'ın katında arayın, O'na kul olun, O'na şükredin; sonunda O'na döneceksiniz."

      Siz Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız inançlar uyduruyorsunuz. Yani putları, ilâhlar ve kulluk edilecek varlıklar olarak nitelemekle yalanlar uyduruyorsunuz. Yani onlar ne ilâhlar ne de kulluk edilecek varlıklardır. Bu İlâhî beyana ilişkin bir diğer yorum şöyle denilmesidir; Asılsız inançlar uyduruyorsunuz. Yani bu putlara ibadet etme ve bunların ibadete lâyık varlıklar olduğuna dair yalanlar uyduruyorsunuz. Yani bu putlar ibadete lâyık değildirler. İbadete lâyık olan sizin taptıklarınız değil, bilakis Allah’tır. Bazıları şöyle demiştir: Yani gerçek değil, asılsız ilâhlar edindiniz. Bu, belirttiğimiz yoruma yakındır.

      Sonra, Cenâb-ı Hak onların putlara kulluk etmeleri dolayısıyla akılsızlıklarını ve bu putların kendilerine tapanlara karşı aciz kaldıklarını açıklamıştır. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: Kuşkusuz Allah’ı bırakıp da taptığınız bu şeyler size rızık vermekten acizdirler. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Bu dünya hayatında insanlar birbirine ancak yapmış olduğu hizmet karşılığında bir menfaat elde etme amacıyla veya daha önce kendisine yapılmış bir iyilikten ötürü hizmet eder. Halbuki sizin taptığmız putlar size rızık vermekten ve size yarar sağlamaktan acizdirler. Ayrıca onların daha önce size bir yararları da olmamıştır. Dolayısıyla bunlara nasıl taparsınız?

      O zaman rızkınızı Allah’ın katında arayın. Yani size rızık veren, size yarar sağlayan ve bunlara sizin için güç yetiren Allah’a kulluk edin; bunlara güç yetiremeyene tapmayı bırakın. O’na kul olun. Bu beyan daha önce açıkladığımız iki mânaya gelebilir. Bunlar tevhit ve kulluktur. O’na şükredin. Yani size verdiği nimetlere karşı ona şükredin. Sonunda O’na döneceksiniz.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnnemâ (إِنَّمَا)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin bir hasr (sınırlandırma) edatı olduğunu belirtir. Ayetteki işlevi, kavmin tapınma eyleminin gerçekliğini bütünüyle iptal ederek, yöneldikleri nesnelerin hiçbir ilahi vasıf taşımadığını, onların eylemlerinin sadece ve sadece (inâma) değersiz nesnelerle sınırlı kaldığını vurgulamaktır.

        Râgıb el-İsfahânî, "innemâ"nın hükmü sadece zikredilen şeye tahsis ettiğini açıklar. İbrahim’in bu kelimeyi kullanması, kavminin ibadet iddiasının altını boşaltarak, "sizin yaptığınız şey ibadet değil, sadece cansız nesnelere yönelmiş anlamsız bir vakit kaybıdır" mesajını verir.

        Ta'büdûne (تَعْبُدُونَ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün sözlükte boyun eğmek, itaat etmek ve bir otorite karşısında kendini alçaltmak (tevazu göstermek) anlamına geldiğini belirtir. Ayette bu fiilin muhatap kipiyle gelmesi, kavmin iradelerini yanlış bir noktaya kanalize ettiklerini ve onurlu bir varlık olan insanın, kendisinden daha aşağıda olan nesnelere boyun eğmesindeki ontolojik çelişkiyi ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "ibadet" eyleminin, kişinin tüm hayatını ve değer yargılarını bir otoriteye teslim etmesi olduğunu inceler. Ona göre buradaki eleştiri, kavmin sadece ritüel yapması değil, kendi varoluşsal merkezlerine Allah yerine sahte otoriteleri yerleştirmiş olmalarıdır.

        Min dûnillâhi (مِنْ دُونِ اللَّهِ)

        İbn Fâris, "d-v-n" kökünün bir şeyin aşağısında olmak, ondan gayrı ve onun berisinde kalmak anlamına geldiğini aktarır. Bu ifade, Allah'ın mutlak ve aşkın makamının karşısında, O'ndan başka (gayrı) tutulan her şeyin aslında varlık hiyerarşisinde ne kadar "aşağıda" ve yetersiz olduğunu vurgular.

        Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesinin burada "başkası" (gayr) anlamında kullanıldığını, ancak bu başkalığın aynı zamanda bir değer düşüklüğüne işaret ettiğini belirtir. Allah'ı bırakıp O'nun berisindekilere yönelmek, mükemmeli bırakıp noksan olana razı olmaktır.

        Evsânen (أَوْثَانًا)

        İbn Fâris, "v-s-n" kökünün sözlükte bir yerde çakılıp kalmak, yerinden kımıldamamak ve donuk olmak anlamına geldiğini belirtir. "Vesen" (put) kelimesinin bu kökten gelmesi, onların canlılıktan yoksun, iradesiz, hareket kabiliyeti olmayan ve bizzat insanlar tarafından bir yere dikilen cansız nesneler olmasındandır.

        El-Cevâlîkî, El-Mu'arreb'de bu kelimenin Arapçadaki "sanem" (heykel/put) kelimesinden farkına değinir. "Vesen"in genellikle taş, ahşap veya madenden yapılmış, özel bir formu olan veya olmayan her türlü tapınma nesnesini kapsadığını ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Güney Arabistan yazıtlarında ve Habeşçe (Ge'ez) lügatindeki karşılıklarına dikkat çekerek, İslam öncesi paganizminde bu terimin yerleşik olduğunu, Kur'an'ın ise bu kelimeyi "cansızlık ve acziyet" vurgusuyla kullanarak pagan ilahlarının sahteliğini deşifre ettiğini belirtir.

        Ve tahlukûne (وَتَخْلُقُونَ)

        İbn Fâris, "h-l-k" kökünün temel anlamının bir şeyi ölçmek, biçmek ve takdir etmek olduğunu belirtir. Ayette kavmin putları "yaratması/uydurması", onların bu nesnelere kendi zihinlerinde hayali vasıflar ölçüp biçmeleri ve onlara sahte kutsiyetler atfetmeleri anlamını taşır.

        Râgıb el-İsfahânî, "halk" eyleminin Allah'a nispet edildiğinde "yoktan var etmek", insana nispet edildiğinde ise "uydurmak, yalan kurgulamak" (iftira) anlamına geldiğini açıklar. İbrahim, kavmine "siz bu putları sadece fiziksel olarak değil, onlara yüklediğiniz sahte anlamlarla zihnen de uyduruyorsunuz" demektedir.

        İfken (إِفْكًا)

        İbn Fâris, "e-f-k" kökünün sözlükte bir şeyi asıl yüzünden çevirmek, tersine döndürmek ve hakikatten saptırmak anlamına geldiğini belirtir. "İfk", alelade bir yalan değil, gerçeğin tam zıddına çevrilmiş, sistemli ve kasıtlı bir iftiradır.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin Kur'an'daki en ağır "yalan" formlarından biri olduğunu ifade eder. Putperestliğin "ifk" olarak nitelendirilmesi, onun hakikati bütünüyle tepetaklak etmesinden ve insan fıtratını tersine çevirmesinden kaynaklanır.

        Toshihiko Izutsu, "ifk" kavramını epistemolojik bir sapma olarak analiz eder. Ona göre bu, gerçekliğin (hak) yerine kurgusal bir sahteliğin (batıl) bilerek ikame edilmesidir.

        Lâ yemlikûne (لَا يَمْلِكُونَ)

        İbn Fâris, "m-l-k" kökünün bir şeyi elinde tutmak, ona hükmetmek ve üzerinde tam tasarruf sahibi olmak anlamına geldiğini belirtir. Ayette putların "malik olmaması", onların kendi varlıkları üzerinde bile bir iradelerinin bulunmadığını, dolayısıyla başkalarına fayda sağlama güçlerinin imkansızlığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "mülk" ve "melekût" kavramları üzerinden, gerçek gücün (mülkün) ancak varlığı ayakta tutan iradeye ait olduğunu, cansız nesnelerin ise bu iradeden bütünüyle yoksun olduğunu vurgular.

        Rizkan (رِزْقًا)

        İbn Fâris, "r-z-k" kökünün sözlükte bir canlıya verilen pay, nasip, sürekli olan bağış ve yaşamın devamı için gerekli olan her türlü imkan anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, rızkın hem maddi (yiyecek, içecek) hem de manevi (bilgi, hidayet) boyutları olduğunu açıklar. İbrahim'in putların "rızık veremeyeceğini" vurgulaması, hayatın devamlılığının cansız nesnelere değil, Mutlak Hayat Sahibi'ne bağlı olduğunu ilan etmektir.

        Febteğû (فَابْتَغُوا)

        İbn Fâris, "b-ğ-y" kökünün bir şeyi şiddetle istemek, onu aramak ve o hedefe doğru yönelmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki emir kipi, rızkın ve başarının aranacağı tek doğru adresi tayin eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibtigâ" eyleminin alelade bir isteme değil, tüm çaba ve iradeyi o yöne kanalize ederek "şiddetle talep etmek" olduğunu açıklar.

        İndallâhi (عِنْدَ اللَّهِ)

        İbn Fâris, "i-n-d" kökünün bir şeyin yanı, huzuru, nezdinde ve katında bulunma mekanı veya mertebesi anlamına geldiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, "indiyet" (katında olma) kavramının mekan sınırlamasından münezzeh olduğunu, bunun teolojik bir "kaynak" vurgusu taşıdığını ifade eder. Rızkın "Allah katında" aranması, varoluşsal tüm ihtiyaçların nihai merciine yönelme zorunluluğunu temsil eder.

        Veşkurû (وَاشْكُرُوا)

        İbn Fâris, "ş-k-r" kökünün sözlükte bir şeyi ortaya çıkarmak, yaymak ve nimetin karşılığını minnetle ödemek anlamına geldiğini belirtir. Şükür, kendisine iyilik yapılanın bu iyiliği itiraf etmesi ve verene yönelik bir övgü sunmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, şükrün üç boyutu olduğunu belirtir: Kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve eylem (azalar) ile itaat. Putlara şükretmek ontolojik bir nankörlükken, Allah'a şükretmek varlık düzenine (adalete) uygun davranmaktır.

        Türca'ûne (تُرْجَعُونَ)

        İbn Fâris, "r-c-a" kökünün bir şeyin başladığı yere dönmesi, eski haline rücu etmesi ve son bulması anlamına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın zaman algısını (çizgisel/lineer zaman) özetlediğini savunur. Her şey O'ndan gelmiştir ve nihayetinde yine O'na "döndürülecektir" (türca'ûn). Bu, sadece fiziksel bir ölüm değil, varoluşsal bir hesaplaşma ve asli kaynağa zorunlu yöneliştir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X