Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 14. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 14. Ayet

    وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى قَوْمِه۪ فَلَبِثَ ف۪يهِمْ اَلْفَ سَنَةٍ اِلَّا خَمْس۪ينَ عَاماًۜ فَاَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad erselnâ nûhan ilâ kavmihi felebiśe fîhim elfe senetin illâ ḣamsîne ‘âmen feeḣażehumu-ttûfânu vehum zâlimûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Andolsun, biz Nuh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Neticede onlar zulümlerini sürdürürlerken tufan kendilerini yakalayıverdi.”

      Andolsun, biz Nuh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Cenâb-ı Hak bu haberi iki açıdan bildirmektedir. Bunlardan biri şudur: O, resulünü kavminin ona yönelik eziyetine karşı sabrettirmektedir. Çünkü O. Nuh’un (a.s.) dokuz yüz elli yıl kavminin arasında yaşadığını bildirmiştir. O, kavmini Allah’ın birliğine davet etmiş, fakat sadece ailesinden bir grup dışında kimse onun davetine icabet etmemiştir. Kavminin tehditleri onu Allahın dinine davet etmekten alıkoymamıştır. Nitekim kavmi şöyle demiştir: Ey Nuh! dediler, ‘Bu işten vazgeçmezsen, kesinlikle sen de taşlanacaksın!’. Kavmi buna benzer tehditler yöneltiyordu. Fakat bu tehditler Nuh u (a.s.) davetten alıkoymamıştır. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret”.

      İkinci olarak O, görüşü bozuk kimseleri reddetmektedir. Çünkü o kimseler şöyle demektedir: Öğüt, öğüt verenin kusuru ve kendini bu işe vermemesi sebebiyle öğüt verilenlere fayda vermemektedir. Dolayısıyla şöyle denilir: Nuh (a.s.) kavmini dokuz yüz elli yıl davet etmiş, fakat sadece bir grup ona iman etmiştir. Onun bir eksiklik ve kusurunun bulunması mümkün değildir. Bu durum muhtemelen öğüt verilenlerin bedbahtlığı (şekâvet) dolayısıyla öğüdün fayda vermediğini göstermektedir.

      Neticede tûfan kendilerini yakalayıverdi. Bazıları şöyle demiştir: Bu, şiddetli yağmurdur. Tûfanın içinde helak olan her türlü musibet mânasında olması mümkündür. Buradaki tûfan onlara indirilen su olup bu su onları boğmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

      Zeccâc şöyle demiştir: Bu İlâhî beyandaki istisna, önce geçen ifadeyi tekit etmek mânasındadır. Bu, önce geçen ifadenin arkasından zikretmek gibidir. Veya benzer bir sözü ifade etmektir. Biz şöyle deriz: Eğer daha önce geçen ifade yeterli ve tam ise bunun peşi sıra gelen istisna öncekinin tekidi anlamına gelir. Bu husus şu İlâhî beyanda belirtildiği gibidir: “Dediler ki: Aslında biz, suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik. Yalnız Lût un ailesine zarar gelmeyecek, onların hepsini kurtaracağız’”. “Suçlu bir kavme’’ meâlindeki İlâhî beyan yeterli ve tam bir ifade olup Lût’a tâbi olanların bu kapsama girmediği anlaşılmaktadır. Zira Cenâb-ı Hak “suçlu” ifadesini kullanmıştır. Çünkü ona tâbi olanlar suçlu değildi. Dolayısıyla bu beyan yeterli ve anlaşılır bir ifade olup Lûta tâbi olanların belirtilmesine ihtiyaç bulunmamaktadır. Bununla birlikte tekit mânasında bildirilmiştir. Şu İlâhî beyanlar da bu mânadadır: “İffetli yaşamak ve zina etmemek kaydıyla”; “iffetli yaşamaları, zina etmemeleri şartıyla”. Zira Cenâb-ı Hak “iffetli yaşayan erkekler” buyurmuştur. Bu beyandan bunların zina etmedikleri anlaşılmaktadır. Yine “iffetli yaşayan kadınlar” sözü de böyledir. Bunların da zina etmedikleri ve gizli dost tutmadıkları anlaşılmaktadır. Bununla birlikte bu ifadeler tekit için belirtilmiştir. Eğer cümlede daha önce geçen ifade mücmel ve genel ise bu durum da istisna, ifadede “min” (من) harfinin gizlenmesi suretiyle murat edilenin anlaşılması içindir. Elli yıl hariç bin yıl sözü de böyledir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Nuh (a.s.) onların arasında bin yıldan dokuz yüz elli sene kaldı. İnsanların şu sözleri de bu meyandadır: Falan kişiye şu kadar hariç on dirhem borcum vardır. Bu sözü söyleyen sanki şöyle demiş olmaktadır: Falan kişiye on dirhemden şu kadar para borcum vardır. Bu ifade biçimi mânanın anlaşılması içindir. Bazıları şöyle demiştir: Tûfan bir yoldan veya başka bir yerden taşan ve yayılan her türlü su demektir. Aynı şekilde her şeyi silip götüren ölüm de tûfan ve tûfan suyu olarak isimlendirilir. Bu, A‘râf sûresinde bildirilen beyandır. Bazıları tûfanm boğulma olduğunu söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ersalnâ (أَرْسَلْنَا)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "r-s-l" kökünün sözlükte bir şeyi serbest bırakmak, akmasına izin vermek ve göndermek anlamına geldiğini belirtir. Bu bağlamda fiil, ilahi mesajın ve elçinin tarihe, topluma ve insanlığın akışına müdahale etmek üzere ilahi bir iradeyle "gönderilmesini" ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "risalet" kavramının, birini belirli bir sözü, mesajı veya görevi iletmesi için yönlendirmek olduğunu açıklar. Ayetteki "gönderdik" fiili, Nuh'un kendi kişisel kararıyla değil, doğrudan mutlak otorite (Allah) tarafından yetkilendirilmiş, arkasında ilahi bir destek ve sorumluluk bulunan bir temsilci (resul) olarak toplumuna yöneltildiğini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, peygamberlik (nübüvvet ve risalet) maddesinde bu kökün teolojik boyutunu inceler. "İrsal" eylemi, Allah'ın insanlığı başıboş bırakmadığının, tarih boyunca belirli aralıklarla elçiler göndererek onlara doğru yolu gösterdiğinin (sünnetullah) kurucu bir eylemi ve teolojik bir yasası olarak ele alınır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın tarih felsefesinde "gönderme" (irsal) kavramını, ilahi olanın dünyevi olana doğrudan müdahalesi olarak analiz eder. Ona göre bu eylem, sıradan bir mesaj iletimi değil; toplumun ahlaki çöküşüne karşı ilahi adaletin ve uyarının somutlaşarak varlık sahnesine çıkışıdır.

        Nûhan (نُوحًا)

        El-Cevâlîkî, El-Mu'arreb adlı eserinde bu kelimenin kökeni hakkında iki farklı yaklaşımı aktarır. Birinci görüşe göre kelime yabancı (Arapça olmayan) kökenlidir ve İbranice/Süryanice dillerinden Arapçalaşmış özel bir isimdir. İkinci ve daha yaygın etimolojik efsaneye göre ise kelime Arapça "n-v-h" (ölünün arkasından ağlamak, feryat etmek) kökünden gelir. Nuh'un, kavminin isyanına ve helakına çok ağladığı için kendisine bu ismin verildiği (asıl adının Abdülgaffar veya Yeşkür olduğu) yönündeki dilbilimsel rivayetleri paylaşır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında kelimenin kökenini doğrudan Sami dilleri havzasında, özellikle Süryanice ve Aramicedeki "Noh" formunda arar. İsmin İbranicedeki "n-v-h" (dinlenme, huzur) köküyle bağlantılı olduğunu ve Geç Antik Çağ'daki Yahudi-Hristiyan metinleri üzerinden Arap teolojik lügatine "Tufan Peygamberi"nin özel ismi olarak girdiğini, kelimenin Arapça ağlama (niyâha) köküne bağlanmasının sonradan üretilmiş bir halk etimolojisi olduğunu inceler.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın alt metnindeki İncil ve Tevrat anlatılarına dikkat çekerek, Nuh isminin sadece tarihi bir figürü değil, Kur'an'ın peygamberlik (uyarıcı) tipolojisinin en temel ve ilk arketipini (kök modelini) temsil ettiğini belirtir. O, Nuh'un uzun süren tebliğinin ve karşılaştığı inkarın, Mekke'deki nüzul ortamına bir ayna tuttuğunu ifade eder.

        Kavmihî (قَوْمِهِ)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün, ayağa kalkmak, bir amaç etrafında dikilmek ve birlikte durmak anlamlarına geldiğini aktarır. "Kavim", ortak bir varoluş, dil, asabiyet veya çıkar etrafında bir araya gelerek "ayakta duran" insan topluluğunu ifade eder. Ayette Nuh'un "kendi kavmine" gönderilmesi, elçinin o topluluğun dışından bir yabancı değil, organik olarak o yapıya ait, onların dilini ve kültürünü bilen içeriden biri olduğunu vurgular.

        Râgıb el-İsfahânî, kavim kelimesinin aslen "birlikte önemli işlere kalkan erkekler topluluğu" anlamına geldiğini, ancak kullanımda kadınları da kapsayacak şekilde tüm ulusu veya kabileyi nitelediğini açıklar. Nuh'un kavmi ifadesi, ona muhatap olan topluluğun inatçı ve kendi iç hiyerarşisine sıkı sıkıya bağlı sosyal yapısına işaret eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyolojik kavramları arasında "kavim" kelimesini cahiliye asabiyeti üzerinden okur. Nuh'un mesajının, kavmin kendi içindeki o körü körüne bağlılığa, kan bağına ve atalar dinine karşı evrensel ve ilahi bir başkaldırı niteliği taşıdığını; bu yüzden kavmin tepkisinin sadece dini değil, doğrudan politik ve varoluşsal bir direniş olduğunu çözümler.

        Felebise (فَلَبِثَ)

        İbn Fâris, "l-b-s" kökünün sözlükte bir yerde kalmak, beklemek, ikamet etmek ve zaman geçirmek anlamına geldiğini belirtir. Ayette bu eylem, Nuh'un kavmi arasındaki tebliğ sürecinin kısa, geçici bir ziyaret olmadığını; onlarla iç içe yaşayarak, sabırla ve uzun yıllar boyunca süren ısrarlı bir varoluşsal duruşu (ikâmeti) ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, lübs/lüsûb kavramının bir durum üzere sebat etmek ve gecikmek anlamlarını taşıdığını açıklar. Nuh'un tebliğ sürecindeki "kalışı", basit bir zaman diliminden ziyade, her türlü baskıya, alaya ve inkara rağmen görev yerini terk etmeme, davetteki azim ve direnç hali olarak değerlendirilir.

        Sene (سَنَةٍ) ve Âm (عَامًا)

        (Not: Ayetteki "bin sene (sene) eksi elli yıl (âm)" ifadesindeki bu iki kelimenin tezatı, etimologlar ve müfessirler tarafından özel bir analize tabi tutulmuştur.)

        İbn Fâris, "s-n-v" (veya s-n-h) kökünün zamanın geçişi, yıllanmak anlamına gelirken; "a-v-m" kökünün yüzmek, bir döngüyü tamamlamak anlamına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak her iki kelime de "yıl" manasına gelse de, dilbilimsel kullanımda farklı tonlara sahiptirler.

        Râgıb el-İsfahânî, Arapçada "sene" (سَنَة) kelimesinin genellikle kuraklık, kıtlık, zorluk ve meşakkatle geçen yıllar için kullanıldığını; "âm" (عَام) kelimesinin ise bolluk, bereket, rahatlık ve kolaylıkla geçen yıllar için tercih edildiğini açıklar. Bu dilbilimsel ayrımdan hareketle ayette, Nuh'un kavmi içinde geçirdiği 950 yılın (sene) büyük bir direniş, acı, alay ve zorlukla geçtiği; tufandan sonraki 50 yılın (âm) ise inkarcıların helak olmasının ardından gelen huzur, bolluk ve sükunet dönemi olduğu yönündeki ince edebi sanata dikkat çeker.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân fî Ulûmi'l-Kur'ân adlı eserinde Kur'an'ın eşanlamlı gibi görünen kelimeleri (teradüf) kullanımındaki retorik mucizeyi (belagatı) bu ayet üzerinden örneklendirir. O, "sene" ve "âm" kelimelerinin aynı ayette ustalıkla bir araya getirilmesinin, zorluk ve kolaylık dönemlerini birbirinden ayıran mükemmel bir anlamsal incelik (letâfet) olduğunu aktarır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tefsiri (beyânî tefsir) metodunda bu iki kelime arasındaki yapısal ilişkiye odaklanır. Kur'an lügatinde hiçbir kelimenin rastgele seçilmediğini belirterek, 950 yıllık yorucu ve tüketici mücadelenin "sene" kavramının ağırlığıyla, geriye kalan 50 yıllık ferahlığın ise "âm" kavramının hafifliğiyle verilmesinin, Kur'an'ın psikolojik ve estetik anlatım gücünü yansıttığını ifade eder.

        Et-Tûfânü (الطُّوفَانُ)

        İbn Fâris, "t-v-f" kökünün, bir şeyin etrafında dönmek, dolaşmak, her tarafı kuşatmak ve sarmak anlamına geldiğini belirtir. "Tufan", suyu, felaketi veya ölümü aniden getiren, insanın etrafını her yönden sararak ona kaçış imkanı bırakmayan o devasa, kuşatıcı ve boğucu gücü (afeti) ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, tufan kelimesinin sadece su baskını olmadığını; genel bir yıkımı, çok şiddetli fırtınayı, salgın ölümü veya karşı konulamaz her türlü büyük felaketi kapsadığını açıklar. Ayette bu kelime, isyan eden kavmin, ilahi gazap tarafından dört bir yandan çepeçevre sarılarak yutulmasını tanımlar.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken bilimine eğilerek, Sami dillerindeki ortak köklerine iner. Kelimenin aslında Akadca "tebu" veya "abubu" (su baskını, fırtına cinleri) kökünden geldiğini, oradan Aramice ve Süryaniceye "tawpana" olarak geçtiğini inceler. Geç Antik Çağ'da bu terimin, mitolojik ve teolojik anlatılarda "tanrıların/Tanrı'nın günahkar dünyayı sıfırlayan kozmik felaketi" anlamında ortak bir kullanım alanına sahip olduğunu ve Kur'an'ın da bu evrensel hafızadaki kelimeyi kullandığını belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tufan maddesinde olayın teolojik ve jeolojik yorumlarına yer verir. Kelimenin Kur'an'daki kullanımıyla, bu felaketin inkarcıları helak eden ilahi bir ceza mekanizması olduğunu; "tufanın onları yakalaması" (ehazehüm) eyleminin ise felaketin bilinçsiz bir doğa olayı değil, ilahi adaletin bizzat suçluları bulup cezalandıran şuurlu bir operasyonu olduğunu aktarır.

        Zâlimûn (ظَالِمُونَ)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün sözlükteki temel anlamının bir şeyi var olması gereken yerden başka bir yere koymak, hakkını eksiltmek ve karanlık (zulmet) olduğunu belirtir. Ayette helak edilen kavmin "zalimler" olarak nitelendirilmesi, onların tevhid inancını terk edip şirke düşerek varlık düzenini (hiyerarşiyi) bozmaları ve fıtratın ışığını küfrün karanlığıyla örtmeleri nedeniyledir.

        Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramının adaletin zıddı olduğunu ve haddi aşmak (tecavüz) anlamına geldiğini açıklar. O, zulmü üçe ayırır: İnsanın Allah'a karşı zulmü (şirk), insanlara karşı zulmü ve kendi nefsine karşı zulmü. Nuh'un kavminin tufanla yakalanırken "zalimler" durumunda olmaları, ilahi otoriteyi reddederek hakikate karşı en büyük tecavüzü (şirki) gerçekleştirmelerindendir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "zulm" kavramını, şirkin ve küfrün ontolojik karşılığı olarak analiz eder. Zulüm, salt bir ahlaki kötülük değil; insanın, Allah'ın mutlak hakkını gasbederek başka nesnelere atfetmesi ve böylece evrensel düzeni kaos ve karanlığa sürüklemesidir. Tufan, bu ontolojik karanlığın (zulmün) fiziksel olarak yeryüzünden temizlenmesi ve dengenin yeniden kurulmasıdır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin varlıkbilimsel ve felsefi köklerine eğilir. İnsanın "zalim" olmasını, kendisinden üstün olan Mutlak Varlık'a (Allah'a) boyun eğmeyi reddedip, kendinden aşağı olan (veya kendi ürettiği) putlara, heveslere taparak varlık hiyerarşisini tepetaklak etmesi olarak çözümler. Ayette tufanın onları yakaladığı anın "zalimler iken" şeklinde vurgulanması, ilahi cezanın keyfi olmadığını, doğrudan bozulan bu varlık düzeninin (adaletin) mecburi bir sonucu olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu nitelemenin tarihsel felsefesine değinir. "Onlar zalim iken tufan onları yakaladı" vurgusu, Kur'an'ın tarih anlayışında medeniyetlerin çöküşünün tesadüfi ekolojik felaketlere değil, doğrudan ahlaki yozlaşmaya ve zulme bağlandığını (sünnetullah) kanıtlar. Mekke müşriklerine, "zulmünüz devam ederse sizin sonunuz da böyle jeolojik veya sosyolojik bir helaktır" şeklinde sarsıcı bir ihtar verilir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X