Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 7. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 7. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَحْسَنَ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti lenukeffiranne ‘anhum seyyi-âtihim velenecziyennehum ahsene-lleżî kânû ya’melûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Biz, iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanların (önceki) kötülüklerini mutlaka sileriz ve onları yaptıklarının daha güzeliyle ödüllendiririz.

      Biz, iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanların (önceki) kötülüklerini mutlaka sileriz. Bu ilahi beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Bu amellerinden dolayı alacakları karşılık, yapmış oldukları amellerin daha güzelidir. Çünkü bu karşılığın değeri yapmış oldukları amellerin değerinden daha büyük ve daha güzeldir. Zira onların amellerinin büyük bir değeri yoktur. Çünkü onlardan bir geceyi bir dirhemle veya bir gün ve bir gece ihtiyacını karşılayacak bir bedelle ihya edenler vardır.

      İkincisi, kişinin yaptığı ameller farklı şekillerdedir: tövbeyle affedilen veya karşılığında ceza görülen kötülükler; bol sevapla karşılık buldukları iyilikler; kendi ihtiyaçları için yapmış oldukları, karşılığında ceza veya mükâfat almadıkları mübah olan ameller. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Onları yaptıklarının daha güzeliyle ödüllendiririz. Bunlar onların Allah rızası için yaptıkları iyilikler ve hayırlardır. Onları yaptıklarının daha güzeliyle ödüllendiririz. Bu İlâhi beyan şu mânaya da gelebilir: Onların kötülükleri affedilip iyilik çeşitlerinden biriyle değiştirilir ve onlar bunun daha güzeliyle ödüllendirilir. Bu husus şu İlâhi beyanda dile getirilmiştir: (Önceki) kötülüklerini mutlaka sileriz ve onları yaptıklarının daha güzeliyle ödüllendiririz. Bu konuda en doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "e-me-ne" kökünün, kalbin tasdik etmesi, sükûnet bulması, korku ve şüphenin zıddı olan tam bir güven (emniyet) haline ulaşması anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki "iman ettiler" eylemi, sadece zihinsel bir kabulü değil, insanın yaratıcısına karşı duyduğu derin varoluşsal güveni ve kendini O'na emanet etme halini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta iman kavramının, salt dille söylenen bir iddiadan ibaret olmadığını, kişinin iç dünyasındaki bu sarsılmaz güvenin (emniyetin) zorunlu olarak dışa yansıması ve eyleme dönüşmesi gerektiğini açıklar. İman, kişiyi nifaktan (ikiyüzlülükten) koruyan ve ahlaki bütünlüğünü sağlayan temel ontolojik duruştur.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki etimolojik serüvenine odaklanarak, Arapçadaki bu kökün Süryanice ve İbranicedeki "amin" (gerçekten, şüphesiz, sadakat) kelimeleriyle aynı teolojik havzadan beslendiğini inceler. Geç Antik Çağ'daki dini metinlerde bu kökün, ilahi otoriteye sarsılmaz bir bağlılık ve sadakat yemini anlamına geldiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal sisteminde imanı, küfrün (hakikati örtme ve ilahi nimete nankörlük etme) tam karşıtı olarak konumlandırır. Ona göre iman, insanın Allah ile kurduğu ve tüm yaşamını, değer yargılarını yeniden inşa eden mutlak ve dönüştürücü bir sözleşmedir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an bütünlüğünde imanın statik, durağan bir inanç felsefesi olmadığını belirtir. Ayette "âmenû" fiilinin hemen ardından pratik eylemlerin (sâlih amel) gelmesine dikkat çekerek, imanın sürekli olarak kendini yenileyen, hayata müdahale eden ve iyilik üreten dinamik bir enerji kaynağı olduğunu ifade eder.

        Es-Sâlihâti (الصَّالِحَاتِ)

        İbn Fâris, "sa-le-ha" kökünün, bozulmanın ve çürümenin (fesadın) tam zıddı olduğunu, bir şeyin kendi fıtratına, yaratılış amacına uygun, yararlı ve düzgün olması anlamına geldiğini belirtir. Bu bağlamda "sâlihât", insan doğasındaki tahribatı onaran, yapıcı, barışçıl ve evrensel dengeye katkı sağlayan tüm erdemli eylemleri kapsar.

        Râgıb el-İsfahânî, salâh kavramının hem dünyevi hem de uhrevi boyutta bireye ve topluma fayda sağlayan, kötülüğü ve kaosu izale eden pratikler olduğunu açıklar. İman ile sâlih amelin Kur'an'da ayrılmaz ikiz kavramlar olduğunu, içsel tasdikin ancak dışsal onarıcılıkla (sâlih eylemlerle) kanıtlanabileceğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakında "sâlihât" kavramının, müminin yeryüzündeki varoluşsal imzasını temsil ettiğini inceler. İman nasıl ki kalpteki dikey (Allah ile olan) bağı inşa ediyorsa, sâlih ameller de bu inancın yatay (toplum ve evrenle olan) düzlemdeki ahlaki dışavurumudur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki tarihsel karşılığına eğilir. Mekke döneminde müşrik elitlerin toplumsal düzeni ifsad eden, zayıfları ezen ve ahlaki yozlaşmayı körükleyen (fesat) tutumlarına karşı; ilk Müslümanların ürettiği adalet, paylaşım, direniş ve erdem pratiklerinin tamamının bu kavrama dahil olduğunu ifade eder.

        Le-Nükeffirenne (لَنُكَفِّرَنَّ)

        İbn Fâris, "ke-fe-re" kökünün sözlükteki temel anlamının bir şeyi örtmek ve gizlemek olduğunu açıklar. Arapçada tohumu toprağın altına örten çiftçiye bu kökten hareketle "kâfir" dendiğini aktarır. Ayetteki "tekfir" eylemi, Allah'ın, kullarının geçmişteki günahlarını ve hatalarını rahmetiyle örtmesi, silmesi ve adeta hiç yaşanmamış gibi yok saymasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, kökün türevleri arasındaki teolojik karşıtlığa dikkat çeker. "Küfür", insanın ilahi hakikati ve nimeti nankörce "örtmesi" iken; Allah'a nispet edilen "tekfir/keffaret", ilahi merhametin kulun kusurlarını "örtmesi" ve onu cezadan muaf tutmasıdır. Eylemin başındaki tekit lam'ı ve sonundaki şeddeli nun, bu ilahi affın ve silme işleminin kesinliğini vurgular.

        Arthur Jeffery, kelimenin Ortadoğu dinler tarihindeki köklerine inerek, İbranicedeki "kippur" (kefaret günü, günahların silinmesi) ve Süryanicedeki "kuppara" kavramlarıyla olan filolojik bağına işaret eder. Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak, ilahi bağışlanma ve günahların örtülmesi konseptini Geç Antik Çağ'ın ortak teolojik lügati üzerinden muhataplarına sunduğunu inceler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatüründe "tekfir-i seyyiât" (kötülüklerin örtülmesi) kavramının, inanan insanın sâlih amelleri sayesinde manevi kirlerinden arınmasını ifade ettiğini belirtir. İlahi adaletin sadece cezalandırıcı değil, aynı zamanda iyilikler karşılığında kötülükleri proaktif bir şekilde ortadan kaldıran (örten) dönüştürücü bir merhamet olduğuna dikkat çeker.

        Seyyiâtihim (سَيِّئَاتِهِمْ)

        İbn Fâris, "se-ve-e" kökünün, insanın fıtratını bozan, ona acı veren ve varlık düzeninde çirkinlik (kubuh) yaratan her türlü durumu anlattığını belirtir. Bu ayetin bağlamında kötülükler, "sâlihât" (onarıcı/iyi eylemler) kavramının tam karşısına yerleştirilerek, inananların geçmişte veya zafiyet anlarında düştükleri, ruhlarında yara açan ahlaki veya dini sapmaları ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, seyyie kavramının, sâlih amelin inşa edici doğasına karşılık yıkıcı bir etkiye sahip olduğunu açıklar. Ancak ayetteki bağlam, insanın iman edip sâlih amellere yönelmesiyle birlikte, bu geçmiş yıkımların (seyyiâtın) ilahi rahmet tarafından tamamen silinip örtüleceği (tekfir edileceği) müjdesini taşır.

        Toshihiko Izutsu, ahlaki kelime dağarcığı içinde bu kelimenin, insanın Allah ile ilişkisine zarar veren ontolojik kirliliklere işaret ettiğini belirtir. Ayet, sâlih eylemlerin sadece geleceği inşa etmekle kalmadığını, aynı zamanda geriye dönük olarak varoluşsal kirleri (seyyiâtı) temizleyen bir arındırma gücüne sahip olduğunu gösterir.

        Le-Necziyennehüm (وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ)

        İbn Fâris, "ce-ze-ye" kökünün, bir eylemin tam karşılığını, bedelini ve hakkını vermek, bir şeyin yerine geçmek veya yeterli olmak anlamlarına geldiğini aktarır. Ayetteki "ceza" kelimesi, Türkçedeki negatif algısının aksine, insanın ürettiği sâlih amellerin ilahi terazideki eksiksiz, adil ve fazlasıyla tatmin edici mükafatını, bedelini (ödülünü) ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, ceza kavramının mutlak adaleti temsil ettiğini, hem iyiliğin hem de kötülüğün karşılığını kapsadığını belirtir. Ayette fiilin yemin ve tekit (pekiştirme) harfleriyle kullanılması, inançları uğruna bedel ödeyen, zorluk çeken müminlere verilecek olan ilahi karşılığın hiçbir şekilde zayi olmayacağına dair sarsılmaz bir garanti sunar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'an'daki eskatolojik (ahirete dair) kullanımına değinir. Allah'ın fiili olarak "mücâzât", insanın yeryüzündeki ahlaki çabalarının nihai ontolojik sonucudur. Kur'an, yapılan fedakarlıkların mutlak surette evrensel bir karşılık bulacağını bu kavramla teminat altına alır.

        Ahsene (أَحْسَنَ)

        İbn Fâris, "ha-se-ne" kökünün, çirkinliğin zıddı olarak güzellik, iyilik ve sevinç veren şey anlamına geldiğini belirtir. "Ahsen", Arapçada ism-i tafdil (kıyaslama/üstünlük) formudur ve "en güzel, daha güzel" demektir. Ayette, ilahi mükafatın standardının, insanın yaptığı eylemlerin asgari veya ortalama kalitesine göre değil, sergilediği niyetin ve eylemin "en güzel, en nitelikli" haline göre verileceğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, hüsn ve ihsan kavramlarının akıl, kalp ve vicdan nezdinde mükemmelliği temsil ettiğini açıklar. Allah'ın karşılık verirken müminlerin amellerinin sadece niceliğine (sayısına) değil, "ahsen" oluşuna, yani estetik, ahlaki ve ruhsal niteliğinin zirvesine bakarak lütufta bulunacağını vurgular.

        Toshihiko Izutsu, "ahsen" kelimesinin Kur'an'ın etik ve estetik değer sisteminin en tepe noktasında yer aldığını inceler. Eylemin sadece doğru (sâlih) olması yetmez, aynı zamanda "güzel" (hasen) olmalıdır. İlahi adaletin ise matematiksel bir eşitlik (bire bir karşılık) olmaktan çıkıp, kulun yaptığı en ufak bir iyiliği bile "en güzeliyle" ödüllendiren devasa bir lütuf mekanizmasına dönüştüğünü savunur.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi boyutuna dikkat çekerek, ilahi mükafatın ontolojik cömertliğini vurgular. O, "ahsen" kavramıyla Allah'ın insanı yargılarken onun kusurlu ve eksik doğasını aşıp, amellerinin içindeki o en saf, en güzel, en estetik özü dikkate aldığını ve karşılığı o zirve noktası üzerinden vereceğini belirterek, adalet ile rahmetin burada nasıl iç içe geçtiğini çözümler.

        Yorum

        İşleniyor...
        X