وَمَنْ جَاهَدَ فَاِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ankebût Sûresi, 6. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ankebut 6, ameller, ankebut suresi 6. ayet, karşılık, ankebut suresi, kötülük, allah, nefis, cihat
-
Her kim elinden gelen çabayı gösterirse yalnız kendi iyiliği için çabalamış olur; çünkü Allah'ın, hiç kimsenin hiçbir şeyine ihtiyacı yoktur”
Her kim elinden gelen çabayı gösterirse yalnız kendi iyiliği için çabalamış olur. Şu İlâhî beyanlar da bu mânadadır: “Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur”; “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz”. Yani kendi aleyhinize. Bu ilâhı beyanda Cenâb-ı Hakk’m insanları, kendi zatına dönük bir zararı giderme veya bir menfaati celbetme gibi bir ihtiyaçtan değil, aksine bir zararı giderme veya bir menfaati celbetme gibi kendilerine dönük bir ihtiyaçtan dolayı imtihan ettiği bildirilmektedir. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak evreni ve içindeki varlık âlemini kendi zatına yönelik bir ihtiyaçtan değil, aksine insanların ihtiyaçlarından dolayı yaratmıştır. Ayrıca O, insan dışında yarattığı bütün mevcudatı insan için yaratmış ve bütün bunları onun hizmetine sunmuştur. Yine O, insanı bütün bunları kendi yararı ve ihtiyaçları için kullanmaya kadir kılmıştır. Bu, birçok âyette bildirilen bir husustur. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur; “Ayrıca O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lütuf olarak emrinize vermiştir”; “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan O’dur”. Bu gibi İlâhî beyanlarda söz konusu durum açıklanmıştır. Buna göre Cenâb-ı Hak bu varlık âlemini zararları giderme ve menfaatleri celbetmeye dair ihtiyaçlarından dolayı insanları imtihan etmektedir. Bu nedenle her kim elinden gelen çabayı gösterirse yalnız kendi iyiliği için çabalamış olur buyurmuştur. Yani Allaha yönelik bir yarar veya ihtiyaçtan dolayı değil, insanın ihtiyacı ve yararı için.
Allah’ın, hiç kimsenin hiçbir şeyine ihtiyacı yoktur. Bu beyan, sözü edilen hususların açıklamasıdır. Sonra, mücahede bazan kâfirle, bazan düşmanlarından olan insanlarla olur; bazan nefsin arzularıyla olur; bazan da dünya işlerine dair olur. Bunların hepsi Allah yolunda mücahededir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz". En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Câhede (جَاهَدَ)
İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "ce-he-de" kökünün, insanın gücünün ve takatinin son noktasına kadar çaba harcaması, zorluk ve meşakkatlere göğüs germesi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla bu eylem, sıradan bir çalışmayı değil, kişinin varoluşsal bir direnç göstererek sınırlarını zorladığı ağır bir mücadeleyi ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde cihad kavramını fiziksel düşmana, şeytana ve insanın kendi nefsine karşı elinden gelen tüm gücü sarf etmesi olarak üçe ayırır. Surenin Mekki bağlamını dikkate alarak, buradaki "câhede" fiilinin silahlı bir savaştan (kıtal) ziyade; insanın kendi içsel zafiyetlerine, bencil arzularına ve çevresindeki inançsızların baskılarına karşı verdiği ruhsal ve ahlaki direnişi anlattığını açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, cihad kavramının tarihsel evrimine dikkat çekerek, kelimenin ilk nüzul yıllarında (Mekke döneminde) bütünüyle manevi, fikri ve psikolojik bir çabayı karşıladığını belirtir. Ansiklopedi, bu ayetteki mücahedenin, inanan bir insanın inancını yaşamak ve korumak uğruna gösterdiği sabır, sebat ve entelektüel duruş olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında "cehd/cihad" eyleminin, bütünüyle ahlaki ve ontolojik bir uyanıklık hali olduğunu inceler. Ona göre bu kelime, insanın pasifliğe, inançsızlığın getirdiği atalete ve ahlaki çürümeye karşı kendi iç dünyasında başlattığı ve hayatı boyunca sürdürmek zorunda olduğu o bitmek bilmez varoluşsal savaşı sembolize eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki tarihsel gerçekliğine odaklanır. O, ayetteki "câhede" fiilinin soyut bir kavramdan öte, Mekke'deki ilk Müslümanların maruz kaldığı ağır işkenceler, boykotlar ve dışlanmalar karşısında inançlarından taviz vermeme, direniş gösterme ve ayakta kalma çabasının somut bir tasviri olduğunu ifade eder.
Li-Nefsihî (لِنَفْسِهِ)
İbn Fâris, "ne-fe-se" kökünün sözlükte bir şeyin özü, cevheri, nefes ve can anlamına geldiğini aktarır. Ayetteki "kendi nefsi için" ifadesi, insanın ortaya koyduğu direncin ve ahlaki çabanın dışsal bir otoriteye değil, doğrudan kendi özüne, kendi varoluşsal inşasına dönük bir eylem olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, nefs kelimesinin bağlama göre ruh, kan, beden veya kişinin bizzat "kendisi/zatı" anlamlarına gelebileceğini açıklar. Burada kelimenin "kişinin kendi lehine, kendi kurtuluşu için" anlamında kullanıldığını; ilahi yolda dökülen terin ve çekilen çilenin faydasının yalnızca ve mutlak surette failin kendisine döneceğini vurgular.
Dücane Cündioğlu, nefs kavramının ontolojik boyutuna değinerek, insanın verdiği inanç mücadelesinin felsefi temelini çözümler. Ona göre Kur'an bu ifadeyle, insanın iyilik ve erdem yolundaki çabasının "Tanrı'ya yaranmak" veya "Tanrı'nın bir eksikliğini gidermek" için değil; bizzat insanın kendi hamlığını yontması, kendi tekamülünü sağlaması ve varlık hiyerarşisinde kendi hakikatini inşa etmesi için zorunlu olduğunu ilan eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an bütünlüğünde bu ifadenin ilahi ahlak ve insan psikolojisi arasındaki ilişkiyi dengelediğini belirtir. Allah'ın insanın ibadetine veya mücadelesine hiçbir ihtiyacı olmadığı gerçeği karşısında, "li-nefsihî" vurgusu, insana kendi eyleminin değerini ve eyleminin merkezinde yine kendi kurtuluşunun yattığını hatırlatan bir şuur aşılamasıdır.
Le-Ğaniyyün (لَغَنِيٌّ)
İbn Fâris, "ğa-ne-ye" kökünün temel anlamının ihtiyaçsızlık, kendi kendine yetme durumu ve başkasına muhtaç olmamak olduğunu belirtir. Başına gelen pekiştirme (tekid) harfi "le" ile birlikte bu kelime, Allah'ın mutlak ve sarsılmaz bağımsızlığını, var olmak veya yetkinleşmek için kendisinin dışındaki hiçbir unsura gereksinim duymadığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "gani" kelimesinin Allah'a nispet edildiğinde "Ganiyy-i Mutlak" anlamı taşıdığını açıklar. İnsanların zenginliği izafi (göreceli) ve geçiciyken; Allah'ın zenginliği, zatının ayrılmaz bir vasfıdır. O, ayetteki bağlamda Allah'ın, kullarının cihadına, ibadetine, inancına veya iyiliğine zerre kadar muhtaç olmadığını, bunların ilahi kudrete hiçbir şey katmayacağını vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimeyi esmâ-i hüsnâ (Allah'ın güzel isimleri) bağlamında ele alarak teolojik çerçevesini çizer. "El-Ganiyy", Allah'ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir varlığa, mekana, zamana veya eyleme muhtaç olmamasıdır. İnsanın çabası kendi eksikliğini gidermek içindir; O ise mutlak kemal (eksiksizlik) sahibidir.
El-'Âlemîn (الْعَالَمِينَ)
İbn Fâris, "a-le-me" kökünün sözlükte bilgi, alamet, nişan ve bir şeyi diğerlerinden ayıran işaret anlamına geldiğini belirtir. "Âlem" kelimesinin bu kökten türemesi, yaratılmış olan her şeyin (evrenin, doğanın, varlık kategorilerinin) Yaratıcı'nın varlığına, birliğine ve kudretine işaret eden birer "alamet/nişan" olmasından kaynaklanır.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Allah'ın dışındaki yaratılmış tüm varlıkları (mâsivâ) veya özellikle akıl ve şuur sahibi varlık topluluklarını (insanlar, melekler, cinler) ifade ettiğini açıklar. Ayette "âlemlerden müstağnidir" denilirken, sadece yeryüzündeki insanların değil, bilinen ve bilinmeyen tüm varlık boyutlarının tamamının Allah'ın kudreti karşısında ontolojik bir hiçlik ve mutlak muhtaçlık içinde olduğu vurgulanır.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik tarihini inceleyerek Arami ve Süryani dillerindeki "'alma" (dünya, çağ, evren, nesil) kelimesiyle olan güçlü akrabalığına dikkat çeker. O, Kur'an'ın bu kelimeyi Geç Antik Çağ'ın dini lügatinden alarak, Ortadoğu monoteizminde evrenin tüm zaman ve mekan boyutlarını kapsayan en üst düzey teolojik bir kavrama dönüştürdüğünü ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde Allah ve alem arasındaki ilişkiyi bu kelime üzerinden analiz eder. Ona göre "el-'âlemîn" kelimesi, Allah ile yaratılmışlar arasındaki ontolojik uçurumu (transcendence/aşkınlık) en keskin biçimde çizer. Allah, yaratılmış olan her şeyden (âlemlerden) tamamen bağımsızdır; panteist bir içkinlikten ziyade, alemlere hükmeden ama onlara asla muhtaç olmayan mutlak bir aşkınlık söz konusudur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla