اَمْ حَسِبَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِ اَنْ يَسْبِقُونَاۜ سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ankebût Sûresi, 4. Ayet
Daralt
X
-
“Yoksa kötülük yapan o kişiler bizden kaçıp kurtulabileceklerini mi sandılar? Ne kadar yanlış düşünüyorlar!”
Yoksa kötülük yapan o kişiler sandılar mı? Bu İlâhî beyan da aynı şekilde iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Söz konusu kimseler sanmışlardır. İkincisi şudur: Bu beyan, yasaklama anlamında “sanmasınlar” demektir.
Bizden kaçıp kurtulabileceklerini. Kimse Allah’ın azabından ve cezasından kaçıp kurtulabileceğini sanmaz. Fakat onlar müslüman ve kâfirin bu dünyada nimet ve refah bakımından eşit olduklarını ve ölüm sırasında müslümanda olduğu gibi kâfire de azabın inmediğini gördüklerinde yeniden dirilişin olmadığını zannettiler. Bu durum onları yeniden dirilişi inkâra şevketti. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirttiği gibi: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık”. Yani Cenâb-ı Hak bu ikisini yarattığında boşuna yaratmamıştır. Eğer yeniden dirilme olmasaydı bu yaratma boşuna olmuş olurdu. Onlar Cenâb-ı Hakk’m göğü ve yeri boşuna yaratmadığını biliyorlardı. Fakat yeniden dirilmenin olmaması durumunda bunların yaratılması boşuna olmuş olacaktır. Dolayısıyla onlar yeniden dirilmeyi inkâr ettiklerinde azabın ve karşılık bulmanın da olmadığını zannettiler. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Hasibe (حَسِبَ)
İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "ha-se-be" kökünün dilbilimsel olarak saymak, oranlamak, hesap etmek ve kanıta dayanmaksızın zannetmek anlamlarına geldiğini belirtir. Kelimenin bu ayetteki kullanımı, kötülük işleyenlerin ilahi adaletten kaçabileceklerine dair zihinlerinde kurdukları temelsiz hesabı ve hakikatten kopuk, kendi kendini kandıran bir varsayımı ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde "hasibe" fiilinin kesin bir bilgiye (yakîn) değil, eksik emarelere dayalı zihinsel bir tasavvura işaret ettiğini açıklar. O, ayetteki bağlamda bu kelimenin, günahkarların Allah'ın kudretini sınırlandırmaya çalışan epistemolojik yanılgılarını ve eylemlerinin sonuçsuz kalacağını sanmalarındaki büyük ahlaki aldanışı vurguladığını belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatüründe bu kelimenin başındaki "em" (yoksa) edatıyla birlikte değerlendirildiğinde, inkarcıların ve kötülük yapanların zihniyetine yönelik şiddetli bir kınama (istinkâr) içerdiğini aktarır. Bu "zan", basit bir fikir yürütme değil, ilahi yasaları hiçe sayan kibirli bir cüretin psikolojik altyapısı olarak ele alınır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında "hasibe" eyleminin, inançsız aklın marazi işleyişini gösterdiğini inceler. Ona göre bu kelime, müşriklerin ve günahkarların kendilerini ontolojik olarak Allah'ın etki alanının dışında, özerk bir alanda var saymalarından kaynaklanan o derin ahlaki ve zihinsel çarpıklığı temsil eder.
Ya'melûne (يَعْمَلُونَ)
İbn Fâris, "a-me-le" kökünün sözlükte bilinçli, kasıtlı ve belirli bir amaca yönelik iş, çaba ve eylem anlamına geldiğini ifade eder. Bu bağlamda fiil, kötülüklerin rastgele veya kazara değil, süreklilik arz eden, bilinçli bir iradenin ürünü olarak tasarlandığını ve uygulandığını gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramını "fiil" (her türlü eylem) kelimesinden ayırarak, amelin yalnızca şuurlu ve irade sahibi varlıklara (insanlara) özgü kastî bir eylem olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımıyla, günahkarların işledikleri kötülüklerin ardında tam bir farkındalık ve ısrarlı bir pratik bulunduğuna dikkat çeker.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'ın eylem felsefesi bağlamında bu kelimenin geniş zaman (muzari) kipiyle kullanılmasının önemine değinir. Fiilin bu formu, kötülüğün bir anlık bir sapma değil, bir yaşam tarzı, karakter haline gelmiş bir alışkanlık ve sistematik bir davranış kalıbı (süreklilik) olduğunu vurgular.
Es-Seyyiâti (السَّيِّئَاتِ)
İbn Fâris, "se-ve-e" kökünün temel anlamının çirkinlik, bozukluk ve insanı üzen, utandıran, ona zarar veren her türlü kötü şey olduğunu belirtir. Ayette bu kelime, sadece hukuki bir suçtan ziyade, insanın fıtratını bozan, varlık düzeninde ontolojik bir kirlilik yaratan eylemlerin tamamını kapsar.
Râgıb el-İsfahânî, "seyyie" kelimesinin "hasene"nin (güzellik, iyilik) tam zıddı olduğunu ve akli, bedeni veya toplumsal açıdan zarar doğuran, ahlaki çirkinlik barındıran eylemleri nitelediğini ifade eder. Ona göre kötülük, sadece ilahi bir yasağı çiğnemek değil, bizzat failin kendi ruhuna ve evrensel düzene verdiği yapısal bir zarardır.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki etimolojik serüvenine odaklanır. Arami ve Süryani dillerindeki kötülük, kirlilik ve ahlaki çöküş ifade eden ortak köklerle bağını kurarak, Kur'an'ın bu kelimeyi Geç Antik Çağ'ın teolojik kelime dağarcığından alıp, şirki ve ahlaki yozlaşmayı tanımlayan merkezi bir monoteist kavrama dönüştürdüğünü inceler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sözlüğünde "seyyiât" kavramını, insanın Allah ile olan ilişkisini zedeleyen negatif değerlerin genel adı olarak tanımlar. O, seyyiatın sadece yasa ihlali olmadığını, aynı zamanda insan ruhunu karanlığa sürükleyen ve ilahi cezayı (gazabı) kaçınılmaz olarak üzerine çeken bir tür metafiziksel ağırlık olduğunu savunur.
Yesbikûnâ (يَسْبِقُونَا)
İbn Fâris, "se-be-ka" kökünün sözlükte birini geçmek, önüne geçmek, geride bırakmak ve elden kaçırmak anlamlarına geldiğini aktarır. Ayetin bağlamında bu kelime, fiziksel bir yarıştan ziyade, günahkarların ilahi iradeyi atlatabilecekleri, Allah'ın cezasından sıyrılabilecekleri veya O'nun kudret sınırlarının dışına çıkabilecekleri şeklindeki aciz bırakma (ta'cîz) çabalarını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, sabk (öne geçme) eyleminin burada mecazi bir boyutta kullanıldığını belirtir. Kötülük yapanların, tıpkı peşindeki takipçiden hızla kaçıp kurtulan biri gibi, Allah'ın yakalamasından ve azabından kurtulacaklarına dair kurdukları hastalıklı hayali ve ilahi adaleti atlatma yanılgısını tanımlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir geleneğinde bu kelimenin "bizi aciz bırakacaklarını, elimizden ve hükmümüzden kurtulup azabımızı atlatacaklarını zannettiler" şeklinde anlaşıldığını belirtir. İfade, insanın sonlu ve sınırlı gücünün, Allah'ın mutlak ve kuşatıcı iradesi karşısındaki çaresizliğini dramatik bir dille ortaya koyar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, nüzul ortamının sosyo-psikolojik zeminine inerek, kelimenin Mekke'deki şımarık ve güç sarhoşu elitlerin tutumunu yansıttığını ifade eder. O dönemde servetlerine ve kabile güçlerine güvenen müşriklerin, dünyevi otoritelerinin ilahi bir cezalandırmayı engelleyebileceği yönündeki kibrini ve küstahlığını anlatan tarihsel bir tasvir olduğunu vurgular.
Sâe (سَاءَ)
İbn Fâris, bu kelimenin de tıpkı "seyyiât" gibi "se-ve-e" kökünden türediğini ve Arapçada "ne kötü oldu", "ne kadar da çirkin" anlamlarında bir kınama fiili (fi'l-i zem) olarak kullanıldığını belirtir. Kelime, kötülük yapanların verdikleri hükmün ve içine düştükleri yanılgının iğrençliğini ve mantıksızlığını vurgulamak için bir nefret ünlemi işlevi görür.
Râgıb el-İsfahânî, "sâe" fiilinin bir şeyin akıl, din ve vicdan nezdinde kabul edilemez derecede çirkin ve zararlı olduğunu ifade eden kesin bir yargı bildirdiğini açıklar. İnkarcıların zihinsel çıkarımlarının hem ahlaki hem de mantıksal olarak ne denli bozuk olduğunu ilan eder.
Celaleddin el-Suyuti, "sâe" fiilinin Kur'an'ın retorik yapısında özel bir yeri olduğuna dikkat çeker. Bu tür kınama fiillerinin (bi'se, sâe gibi), muhatabın eylemindeki çelişkiyi ve ahlaki düşüklüğü en keskin ve sarsıcı biçimde yüzüne vurmak, böylece okuyucuda bu eyleme karşı bir tiksinti uyandırmak (tenfir) amacıyla kullanıldığını aktarır.
Yahkümûn (يَحْكُمُونَ)
İbn Fâris, "ha-ke-me" kökünün aslının menetmek, engellemek, bir şeyi sağlamlaştırmak ve iki şey arasında kesin bir karara varmak, hüküm vermek olduğunu belirtir. Ayette, günahkarların kendi lehlerine verdikleri, cezasız kalacaklarına dair o temelsiz nihai kararı, mantık yürütmeyi ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, hüküm kavramının bir şeyi başka bir şeye atfetmek veya ondan uzaklaştırmak şeklinde akli bir süreç olduğunu açıklar. Ayetteki "yahkümûn" fiili, inkarcıların Allah'ın kudreti ve kendi konumları hakkında kurdukları sakat kıyası ve kendi zanlarını mutlak bir doğruymuş gibi karara bağlamalarındaki çarpık zihinsel faaliyeti tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "hüküm" kelimesinin epistemolojik değerini inceler. Ona göre günahkarların hüküm vermesi, kendi dar ve dünyevi tecrübelerini merkeze alarak evrensel ve ilahi bir hakikat hakkında son sözü söylemeye kalkışmalarıdır ki bu, Kur'an'a göre aklın iflas ettiği, cehaletin hükümran olduğu noktadır.
Dücane Cündioğlu, hüküm kavramını dil ve mantık felsefesi üzerinden değerlendirir. İnsanın yaratıcı karşısında "hüküm cümlesi" kurmasının, varlık hiyerarşisinde kendi sınırlarını aşarak kendini yasa koyucu ve yargıç yerine koyması anlamına geldiğini; ayetin de insanın bu ontolojik kibrini ve sahte yargılayıcılığını yerle bir ettiğini ifade eder.
Yorum
Yorum