Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 2. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 2. Ayet

    اَحَسِبَ النَّاسُ اَنْ يُتْرَكُٓوا اَنْ يَقُولُٓوا اٰمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ehasibe-nnâsu en yutrakû en yekûlû âmennâ vehum lâ yuftenûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece ‘İman ettik’ demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?”

      İnsanlar sanıyorlar mı ki? Bu beyan her ne kadar zahirde soru (istifham) kalıbı olsa da olumlu mâna içermektedir. Çünkü Allah’tan sâdır olan her soru şeklindeki hitap (istifham), bilgi talebi ve soru, onaylama ve olumlu mâna ifade etmektedir. Çünkü her şeyden haberdar olandan ve her şeyi bilenden soru ve bilgi talebinin sâdır olması mümkün değildir. Zira soru sorarak öğrenme ve bilgi talebi gerçekte işler hakkında bilgisi bulunmayan kimseden gelir ve bunu bilmek için bilgi talep eder ve sorar. Allah Teâlâ ise bir şeyin kendisine gizli kalmasından münezzehtir. Dolayısıyla bu beyan onaylama ve olumlu mâna ifade etmektedir. Ayrıca insanlar sanıyorlar mı ki? sorusu iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Yani insanlar sanıyorlar. İkincisi şudur: Yani insanlar sadece iman ettik demekle bırakılacaklarını sanmasınlar.

      İman ettik demekle. Cenâb-ı Hak iman etmeyi bildirmiş, fakat kime iman etme hususunu açıklamamıştır. Allah’a mı yoksa başkasına mı? Her insan mutlaka bir şeye iman ediyor, bir şeyi de inkâr ediyor. Âyette iman edilen şey veya kimse açıklanmıyor. Ancak Allah Teâlâ insanları mutlak olarak imandan, Allah ve resûlüne imanı anlamaya elverişli yaratmıştır. Onları buna elverişli olarak yarattı; öyle ki onlar mutlak kitaptan Allahın kitabını; âhiret yurdundan cenneti anladılar. Bunun benzeri hususlar çoktur. Öyle ki onlar mutlak kitaptan Allahın kitabını anladılar. Dolayısıyla iman ettik demekle meâlindeki İlâhî beyan “Allaha ve resulüne iman ettik” manasına gelir.

      Allah’ın İnsanları Denemesinin Mahiyeti

      Denenip sınavdan geçirilmeden. Yani sınanmadan. Buradaki denenme, içinde sıkıntı bulunan sınanmadır. Allah kullarını durumların değişmesiyle sınamaktadır. Bu bazan darlık ve sıkıntıyla olur; bazan bolluk refah veya çeşitli ibadetlerle olur. Tâ ki bu durum, iman ettiğini söylemesinin doğru veya yalan olduğuna dair insanlara bir alâmet olsun. Böylece onlar Allaha iman ettiğinden haber veren herkesin doğru veya yalan söylediğini bilsinler. Zira kişinin bildirdiği ve “iman ettim” derken verdiği haberde yalancı olması mümkündür. Dolayısıyla Allah doğru ve yalan söylediklerini bilmeyi ameller sayesinde insanlar nezdinde doğruluğu ortaya çıkar. Öyle ki eğer imtihan ve denenme söyleme yönünden olsaydı belki de gerçek durum ortaya çıkmazdı. Bu, Cenâb-ı Hakk’m şu İlâhî beyanda münafıklar hakkında bildirdiği durumdur: “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allaha şartlı olarak kulluk eder”. Bu da, sınanmanın, içinde sıkıntının ve musibetin bulunduğu bir imtihan olduğunu göstermektedir. “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz” meâlindeki âyet bu anlama gelir. Kişinin imanında doğruluğu, başına gelen sıkıntılarla ortaya çıkar. Bolluk ve refah ise onun tabiatına ve nefsinin arzularına uygun olandır. Dolayısıyla tabiatına uyan durumlarla onun imanda doğruluğu ortaya çıkmaz. Bilakis tabiatına aykırı olan ve tahammülü ona ağır gelen olgularla doğruluğu ortaya çıkar. Yine bazıları şöyle demiştir; Bu âyet, imanı dille açığa vuran, fakat bunun aksini ve yalanlarını gizleyen bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Bazıları şöyle demiştir: Âyet, gerçekte Allaha ve resûlüne iman eden, bununla birlikte çeşitli şekillerde azap edilen, bunun üzerine imanı terkeden ve inkâr eden bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Bunlar hakkında şu İlâhî beyan da nâzil olmuştur; “Allah uğrunda bir sıkıntıyla karşılaşınca insanlardan gördükleri eziyeti Allah’tan gelen bir ceza gibi düşünürler”. Nasıl olmasın ki bunda imanı dile getiren ve bunu açığa vuran kimsenin, tabiatına uygun olan ve olmayan çeşitli şekillerde imtihan edileceği bildirilmektedir; tâ ki insanlar açısından doğruluğu ortaya çıksın, onlar da buna göre ona muamelede bulunsunlar. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ehasibe (أَحَسِبَ)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "ha-se-be" kökünün, temel olarak bir şeyi saymak, hesap etmek ve ayrıca zannetmek, sanmak anlamlarına geldiğini belirtir. O, bu ayetteki fiilin "zan" boyutuyla kullanıldığını, insanın kesin ve kanıtlanmış bir bilgiye dayanmayan, sadece zihinsel bir varsayımı ve aldanışı ifade ettiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde "hasibe" fiilinin, insanın bir şeyi kesin kanıtlar olmadan sadece emarelere dayanarak zihnen tasarlamasını, yani "zannetmesini" anlattığını belirtir. İman etmenin sadece sözlü bir iddia ile kendi haline bırakılacağını "sanmak" eylemindeki epistemolojik temelsizliği ve aldanışı vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin sözlükte "zannetmek, hesap etmek" anlamında olduğunu, tefsir geleneğinde başındaki soru edatı olan hemzenin bir "istifhâm-ı inkârî" (kınama ve reddetme bildiren soru) işlevi gördüğünü aktarır. Buna göre ifade, muhatapların zihnindeki "İman ettik demekle bırakılacağımızı sandık" şeklindeki yanlış inancı parçalamak ve bu sığ düşünceyi kınamak amacını taşır.

        Toshihiko Izutsu, "hasibe" ve benzeri fiillerin, insanın ilahi gerçeklik karşısındaki yüzeysel varsayımlarını ve ahlaki-ontolojik yanılgılarını temsil ettiğini inceler. Ona göre bu kelime, insanın iman eyleminin getireceği devasa ontolojik sorumlulukları hafife alma ve inancı yalnızca sözlü bir beyandan ibaret görme yanılgısını sarsıcı bir biçimde ortaya koyar.

        En-nâsü (النَّاسُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni hakkında iki ana dilbilimsel yaklaşım sunar. İlkine göre bu kelime "hafifçe hareket etmek" veya "sallanmak" anlamındaki "ne-ve-se" kökünden türemiştir. İkinci ve daha güçlü yaklaşıma göre ise kelime "üns" (alışkanlık, yakınlık kurmak, ehlileşmek) kökünden gelir ve insanların birbirleriyle sosyalleşme, bir arada yaşama doğasını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin aslının "ünâs" olduğunu, başındaki hemzenin zamanla düşmesiyle "nâs" formunu aldığını belirtir. O, kelimenin "ünsiyet" (bir arada yaşama ve kaynaşma eğilimi) köküne bağlandığını, insanın doğası gereği hemcinslerine ihtiyaç duyan, yalnız kalamayan sosyal bir varlık olduğuna işaret ettiğini vurgular.

        Christoph Luxenberg, Arami-Süryani okumalarında bu kelimenin Geç Antik Çağ Sami dillerindeki ortak kullanımına ve dilsel akrabalığına dikkat çeker. Süryanicedeki "nasha" (insanoğlu, insanlık) kelimesiyle olan kökensel ve fonetik bağının, kelimenin bölgedeki linguistik tarihini yansıttığını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal sisteminde "nâs" kelimesinin, özel bir zümreyi, inanç grubunu veya elit bir tabakayı değil, ontolojik olarak yeryüzündeki "sıradan, toplumsal insan kitlelerini" ifade ettiğini belirtir. Ayette zorlu bir sınamaya tabi tutulacak olanların, inanç iddiasında bulunan genel insanlık durumu olduğuna dikkat çeker.

        Yütrakû (يُتْرَكُوا)

        İbn Fâris, "te-re-ke" kökünün, bir şeyi olduğu hal üzere kendi başına bırakmak, vazgeçmek, ilişmeyi ve müdahaleyi kesmek anlamlarına geldiğini belirtir. Bu bağlamda, inanç iddiasında bulunan insanın, sadece bu sözü söylediği için kendi haline, başıboşluğa terk edilmeyeceğini anlamsal olarak açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, terk eyleminin ihtiyari (kendi isteğiyle) veya ıztırari (zorunlu) olabileceğini açıklar. Ayetteki bağlamın, ilahi bir yasa olarak insanın yeryüzünde başıboş bırakılmayacağı gerçeğine dayandığını; imanın, kişiyi kendi haline "terk edilmez" kılan, sürekli bir eylem ve sınanma hali yükleyen bir sorumluluk olduğuna dikkat çeker.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kök anlamının fıkhi boyutlarına da değinmekle birlikte, metinsel bağlamda insanın yaratılış gayesinin bir parçası olarak asla kendi haline bırakılmayacağı gerçeğini vurguladığını belirtir. Kelimenin ayette edilgen (meçhul) bir fiil olarak yer almasının, ilahi imtihan yasasının insan iradesini aşan mutlak zorunluluğunu ifade ettiğini aktarır.

        Yüftenûn (يُفْتَنُونَ)

        İbn Fâris, "fe-te-ne" kökünün aslının, altını içindeki cüruftan ve yabancı maddelerden arındırmak için ateşte eritmek ve sınamak olduğunu belirtir. Bu temel maddi anlamdan hareketle, kelimenin insanın çeşitli zorluklarla, belalarla veya nimetlerle "sınanması" ve içindeki imanın gerçek saflığının, niyetinin ortaya çıkarılması sürecini anlattığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, fitne kelimesinin tıpkı değerli madenlerin ateşte sınanması gibi, insanın manevi durumunun ve iman iddasının doğruluğunun ortaya çıkması için maruz kaldığı ağır imtihanları ifade ettiğini belirtir. İnancın sadece "iman ettik" sözünde kalmaması, yaşam pratiğindeki eylemler ve zorluklar karşısında test edilerek saflığının kanıtlanması gerektiğine işaret eder.

        Celaleddin el-Suyuti, fitne kavramının Kur'an genelinde çok anlamlı (vücûh) yapısına dikkat çekerek şirk, küfür, delilik, azap gibi anlamlarının bulunduğunu; ancak doğrudan bu kelimenin bulunduğu bağlamda eylemin "bela, musibet ve meşakkatlerle imtihan edilmek" (ibtilâ) manasında kullanıldığını aktarır.

        Arthur Jeffery, fitne kelimesinin köken olarak saf Arapça olduğunu kabul etmekle birlikte, kelimenin İbrani ve Arami dillerindeki "sınamak, test etmek" (pahan/bahan) kökleriyle anlamsal bir paralellik gösterdiğini inceler. Dini metinlerdeki inananların ateşte veya zorlukta sınanması konseptinin, Ortadoğu monoteizminde ortak bir teolojik kelime dağarcığına sahip olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, "fitne" kavramını ahlaki kelime dağarcığında çok merkezi bir yere oturtur. Allah'ın insanı denemesi bağlamında fitnenin, hem yıkıcı bir ıstırap potansiyeli taşıdığını hem de insan ruhu için bir arınma, ayrışma ve olgunlaşma süreci olduğunu belirtir. Bu kelimenin, imanın sahtesini gerçeğinden ayıran ontolojik bir turnusol kağıdı işlevi gördüğünü savunur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel ve nüzul bağlamına dikkat çeker. O, bu ayetteki "fitneye uğratılmak/sınanmak" fiilinin soyut ve felsefi bir imtihandan ziyade; vahyin ilk yıllarında Müslümanların inançları uğruna maruz kaldıkları somut, fiziksel işkenceleri, sosyal boykotları, göçe zorlanmaları ve ağır baskıları ifade ettiğini, kavramın o günkü tarihsel gerçeklikle ve acılarla doğrudan ilişkili olduğunu vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X