اَلَمْ يَعْلَمْ بِاَنَّ اللّٰهَ يَرٰىۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Alak Sûresi, 14. Ayet
Daralt
X
-
9-10. "Gördün mü, bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı?"
11. "Peki, düşündün mü (ey inkarcı!), ya o kul doğru yolda ise?"
12. "Yahut günahtan sakınmaya çağırıyorsa!"
13. "Düşündün mü (ey resûlüm!), ya o adam hakkı inkâr ediyor, sırt çeviriyorsa!"
14. "Allah'ın her şeyi gördüğünü bilmiyor mu o?"
Gördün mü, bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı? Müfessirler namaz kılanı engelleyenin Ebû Cehil melunu olduğunu söylemişlerdir. Bir kulu namaz kılarken. Namaz kılan Hz. Peygamberdir. Şöyle ki: Hz. Peygamber (a.s.) Hicr’de namaz kılardı, Ebû Cehil ise onu engellerdi. Bunun üzerine şu mealdeki âyetler indi: Gördün mü bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı? Peki düşündün mü (ey inkarcı!) ya o kul doğru yolda ise? Yahut günahtan sakınmaya çağırıyorsa? Düşündün mü ey resulüm! ya o adam hakkı inkâr ediyor, sırt çeviriyorsa Allah’ın her şeyi bildiğini bilmiyor mu? Bunların hepsinin, ardından gelen Allah’ın her şeyi gördüğünü bilmiyor mu? tehdidi içinde toplanması da mümkündür. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Gördün mü, bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı? Gördün mü, hidâyet üzere olanı ya da takvâ ile emredeni engelleyen o adamı? Ki o Allah’ın resulü (a.s.) olmaktadır. O kâfir, her namaz kılışında onu engelliyordu. Onu hidâyet üzere olmaktan ve takvâ ile emretmekten alıkoyuyordu. Gördün mü, Allah’ın Resûl’ünü (a.s.) inkâr eden ve ona itaatten yüz çeviren o adam, Allah’ın kendisini gördüğünü bilmez mi?! Bunların hepsinin bu vaîd içerisine girmesi ve devamı ile birlikte önce geçen ‘gördün mü bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı” (أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهَىٰ عَبْدًا إِذَا صَلَّىٰ) meâlindeki hitabın cevabı olması mümkündür. Anlaşıldığı için bu hitaba ait cevabın belirtilmemiş olması da mümkündür.
Bilmez mi ki Allah görür. Bilmez mi ki Allah görür ve Hz. Peygamber’in (a.s.) öcünü o engelleyiciden alır. Yahut bilmez mi ki Allah görür ve Hz. Peygambere (a.s.) yapmaya yeltendiği şeyi ondan savar. Bu bir vaîddir. Bilmez mi ki Allah görür iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Elbette engelleyici bildi ki söylediği, yaptığı ve aklından geçirdiği her şeyi şüphesiz Allah Teâlâ kesinlikle bilir. Fakat o, buna rağmen yaptıklarını tavır alma ve inat yüzünden yapar. İkincisi: Gerçekten Allah’ın bunları bilmediği düşüncesiyle Cenâb-ı Hakk’ın kendisini gördüğünü bilmez. Zira eğer Resûlullah’ın namazını engelleme, ona tuzak kurma gibi eylemlerini Allah’ın gördüğünü ve bildiğini bilseydi o takdirde bunları yapmazdı.
Yorum
-
Yalem (يَعْلَمْ)
İbn Fâris, a-l-m kökünün temel anlamının "bir şeyi diğerinden ayıran iz ve işaret" olduğunu belirtir. Bilginin (ilm) de bilinmeyeni bilinenlerden ayıran kesin bir alamet olması nedeniyle bu kökten geldiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, insanın gizli veya açık her türlü eyleminin ilahi bilgi dairesinde olduğunu ve bu bilginin sarsılmaz bir "işaret" gibi sabitliğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramını bir şeyin hakikatini idrak etmek olarak tanımlar. Bu ayetteki "le-m ya'lem" (bilmedi mi?) şeklindeki soru kalıbının, inkarcının kendi cehaletini ve Allah'ın her şeyi kuşatan bilgisinden gafletini vurgulayan bir kınama (tevbih) taşıdığını belirtir. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'ın ontolojik yapısında Allah'ın "Alîm" (mutlak bilen) sıfatıyla doğrudan bağlantılı olduğunu analiz eder. Ona göre bu ayetteki kullanım, insanın kendi küçük dünyasındaki bilgisinin, Allah'ın her şeyi ihata eden (kuşatan) mutlak bilgisi karşısındaki acziyetini ve bu bilginin ahlaki bir baskı unsuru olarak varlığını temsil eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki yaygınlığına (Aramice ve Süryanice "alem/allēm") dikkat çekerek, bu kökün Arapçada ilahi bir vasıf olarak en yetkin seviyesine ulaştığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin ayette bir ihtar (uyarı) olarak yer aldığını; insanın denetlendiği ve hesaba çekileceği gerçeğine karşı sergilenen kayıtsızlığı deşifre ettiğini analiz eder.
Allah (اللَّهَ)
İbn Fâris, bu yüce ismin kökeninde "ilah" (tapınılan varlık) kelimesinin bulunduğunu, "e-l-h" kökünün ise "kulluk etmek, yönelmek ve hayret içinde kalmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Başındaki "el" takısının bu varlığın eşsizliğini ve mutlaklığını vurguladığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, Allah isminin sadece O'na mahsus olduğunu ve gerçek anlamda ibadete layık yegane varlığı ifade ettiğini belirtir; kelimenin etimolojik kökeninde "yücelik ve otorite" manalarının da saklı olduğunu vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki gelişimini incelerken, kuzey ve güney Arapça lehçelerindeki ilah formlarının birleşerek "Allah" şeklini aldığını, bu formun Süryanice "Alaha" ve Aramice "Elaha" sözcükleriyle aynı Sami kökten beslendiğini detaylıca açıklar. Toshihiko Izutsu, "Allah" isminin Kur'an ile birlikte geçirdiği semantik devrimi analiz eder. İslam öncesi dönemde "yüce bir yaratıcı" (High God) olarak kabul edilse de hayatın merkezinde olmayan bu ismin, bu ayetle birlikte her şeyi gören, bilen ve her şeye müdahale eden mutlak ve tek ilah (The One God) kavramına dönüştüğünü belirtir. Theodor Nöldeke, ismin İslam öncesi Arap şiiri ve kitabelerindeki kullanımına atıf yaparak, Kur'an'ın bu ismi merkezi bir teolojik otorite olarak yeniden inşa ettiğini savunur. Gabriel Said Reynolds, bu ismin kullanımının geç antik çağ monoteist geleneklerindeki Tanrı tasavvuruyla dilsel bir süreklilik arz ettiğini ve en yüksek otoriteyi simgelediğini ifade eder.
Yerâ (يَرَى)
İbn Fâris, r-e-y kökünün temel manasının "bir şeyi müşahede etmek ve görmek" olduğunu, bunun hem gözle hem de kalp/akıl yoluyla gerçekleşebileceğini belirtir. Buradaki kullanımın, Allah'ın her şeyi her an görmesi ve hiçbir şeyin O'ndan gizli kalmaması anlamında bir "denetim" (rakabe) içerdiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" (görme) fiilinin Allah için kullanıldığında, duyusal bir algıdan ziyade "mutlak vakıf olma ve her şeyi tüm çıplaklığıyla ihata etme" manasına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili "İlahi Gözetim" kavramı çerçevesinde analiz eder. Ona göre "Allah yerâ" (Allah görüyor) ifadesi, Kur'an'ın inşa ettiği ahlaki sistemin en güçlü yaptırımıdır; insanın yalnız olmadığını ve her eyleminin tanık huzurunda gerçekleştiğini bildirerek vicdanı uyandırmayı amaçlar. Angelika Neuwirth, erken dönem vahiylerde bu "görme" motifinin, baskı altındaki inananlar için bir teselli, zorbalar içinse sarsıcı bir tehdit işlevi gördüğünü analiz eder. Gabriel Said Reynolds, Tanrı'nın her şeyi görmesi (All-seeing God) temasının geç antik çağın dini literatüründe (Yahudi ve Hıristiyan metinlerinde) merkezi bir yer tuttuğunu ve Kur'an'ın bu ayette aynı temayı en yalın ve etkili şekilde kullanarak ilahi adaleti vurguladığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu görme eyleminin ontolojik bir kuşatıcılık olduğunu, kulun her nefesinin ve her niyetinin bu ilahi müşahedenin alanında bulunduğunu ifade eder.
Yorum
Yorum