اَوْ اَمَرَ بِالتَّقْوٰىۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Alak Sûresi, 12. Ayet
Daralt
X
-
9-10. "Gördün mü, bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı?"
11. "Peki, düşündün mü (ey inkarcı!), ya o kul doğru yolda ise?"
12. "Yahut günahtan sakınmaya çağırıyorsa!"
13. "Düşündün mü (ey resûlüm!), ya o adam hakkı inkâr ediyor, sırt çeviriyorsa!"
14. "Allah'ın her şeyi gördüğünü bilmiyor mu o?"
Gördün mü, bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı? Müfessirler namaz kılanı engelleyenin Ebû Cehil melunu olduğunu söylemişlerdir. Bir kulu namaz kılarken. Namaz kılan Hz. Peygamberdir. Şöyle ki: Hz. Peygamber (a.s.) Hicr’de namaz kılardı, Ebû Cehil ise onu engellerdi. Bunun üzerine şu mealdeki âyetler indi: Gördün mü bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı? Peki düşündün mü (ey inkarcı!) ya o kul doğru yolda ise? Yahut günahtan sakınmaya çağırıyorsa? Düşündün mü ey resulüm! ya o adam hakkı inkâr ediyor, sırt çeviriyorsa Allah’ın her şeyi bildiğini bilmiyor mu? Bunların hepsinin, ardından gelen Allah’ın her şeyi gördüğünü bilmiyor mu? tehdidi içinde toplanması da mümkündür. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Gördün mü, bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı? Gördün mü, hidâyet üzere olanı ya da takvâ ile emredeni engelleyen o adamı? Ki o Allah’ın resulü (a.s.) olmaktadır. O kâfir, her namaz kılışında onu engelliyordu. Onu hidâyet üzere olmaktan ve takvâ ile emretmekten alıkoyuyordu. Gördün mü, Allah’ın Resûl’ünü (a.s.) inkâr eden ve ona itaatten yüz çeviren o adam, Allah’ın kendisini gördüğünü bilmez mi?! Bunların hepsinin bu vaîd içerisine girmesi ve devamı ile birlikte önce geçen ‘gördün mü bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı” (أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهَىٰ عَبْدًا إِذَا صَلَّىٰ) meâlindeki hitabın cevabı olması mümkündür. Anlaşıldığı için bu hitaba ait cevabın belirtilmemiş olması da mümkündür.
Bilmez mi ki Allah görür. Bilmez mi ki Allah görür ve Hz. Peygamber’in (a.s.) öcünü o engelleyiciden alır. Yahut bilmez mi ki Allah görür ve Hz. Peygambere (a.s.) yapmaya yeltendiği şeyi ondan savar. Bu bir vaîddir. Bilmez mi ki Allah görür iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Elbette engelleyici bildi ki söylediği, yaptığı ve aklından geçirdiği her şeyi şüphesiz Allah Teâlâ kesinlikle bilir. Fakat o, buna rağmen yaptıklarını tavır alma ve inat yüzünden yapar. İkincisi: Gerçekten Allah’ın bunları bilmediği düşüncesiyle Cenâb-ı Hakk’ın kendisini gördüğünü bilmez. Zira eğer Resûlullah’ın namazını engelleme, ona tuzak kurma gibi eylemlerini Allah’ın gördüğünü ve bildiğini bilseydi o takdirde bunları yapmazdı.
Yorum
-
Emere (أَمَرَ)
İbn Fâris, a-m-r kökünün "işaret, buyruk ve bolluk" gibi temel anlamlara geldiğini, bir şeyi buyurmanın (emir) o şeyi belirginleştirmek ve ona işaret etmekle ilişkili olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin bir şeyi sözle veya işaretle talep etmek olduğunu, ayetteki bağlamda ise hidayet üzere olan kişinin başkalarını da ilahi sınırlara uymaya ve sakınmaya çağırma eylemini nitelediğini vurgular. Bu talep, muhatabın iradesini hayra yönlendirmeyi amaçlar. Toshihiko Izutsu, "emr" kelimesinin Kur'an'ın etik yapısında "buyurma" otoritesini temsil ettiğini analiz ederken, bu ayette emretme eyleminin hidayetin (doğru yolun) bir gereği ve dışa dönük bir yansıması olarak kurgulandığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki (özellikle Aramice ve İbranice) geniş dağılımına dikkat çekerek, bu kökün dini literatürde ilahi buyruk ve vahiy mesajı anlamında yerleşik bir terminolojiye sahip olduğunu belirtir. Gabriel Said Reynolds, "emere" fiilinin bu bağlamda peygamberlik görevini simgelediğini, peygamberin sadece kendisi için değil, toplumsal bir ıslah davetiyle görevli olduğunu vurgulayan bir kutsal metin motifi olduğunu ifade eder.
Takvâ (التَّقْوَىٰ)
İbn Fâris, v-k-y kökünün ana anlamının "bir şeyi korumak ve sakınmak" olduğunu, insanın kendisi ile zarar göreceği şey arasına bir engel koyması manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, takvayı nefsi günahlardan ve Allah'ın azabından korumak için gösterilen titizlik olarak tanımlar; bunun "hidayet" ile olan bağını, takvanın hidayeti koruyan bir kalkan olması üzerinden açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'daki semantik dönüşümünü detaylıca ele alır; ona göre takva, Câhiliye dönemindeki "fiziksel korunma ve öz saygınlığı savunma" anlamından evrilerek, Kur'an'da "Allah karşısında duyulan derin saygı, korku ve sorumluluk bilinci" ile şekillenen merkezi bir dindarlık biçimine dönüşmüştür. Arthur Jeffery, "takva" kelimesinin dini bir terim olarak evrilmesinde ve teknik kullanımında Süryanicedeki dindarlık ve Tanrı korkusu kavramlarıyla olan semantik paralelliklerine değinir. Aisha Abdurrahman (Bintü’ş-Şâtı), takvanın bu ayette "hidayet" (doğru yol) ile ikiz bir kavram olarak sunulduğunu, insanın manevi uyanışının ameli bir dışavurumu olduğunu analiz eder. Angelika Neuwirth, bu kavramın geç antik çağın dini idealleriyle olan tematik ilişkisini vurgulayarak, "takva"nın bu ayette bir yaşam modeli ve kemalat yolu olarak sunulduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki kullanımının Mekke aristokrasisinin kibirli tutumuna karşı bir "öz denetim" teklifi olduğunu, kişinin kendisini ilahi huzurdaki konumuna göre hizalaması anlamına geldiğini analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin kökündeki "kalkan edinme" manasına atıfla, takvanın kulu her türlü dünyevi ve uhrevi sapmadan koruyan bir manevi donanım olduğunu ifade eder.
Yorum
Yorum