اِقْرَأْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Alak Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
3-5. "Oku! Kalemle (yazmayı) öğreten, (böylece) insana bilmediğini bildiren Rabb’in en büyük kerem sahibidir."
Burada “el-ekram” (الأكرم) dedi, bununla Hz. Peygamber’i risâlet ve nübüvvet için seçmesinin, ona Kur’ân’ı öğretmesinin tamamen Allah’ın bir lütfu ve ihsanı olduğunu, kendisinin bunu hak etmesinden ötürü Peygamber olarak seçilmediğini bildirmek istedi. Çünkü Allah bunu minnet, lütuf ve ihsan bağlamında belirtti. Zira “ekrem” lütufta bulunma niteliğinin zirve noktasını ifade eder. Aynen “a’lem” (الأعلم) niteliğinin, ilimde zirve ve kemali ifade eden bir niteleme olması gibi.
Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren. Allah Teâlâ kalemi, sayesinde ilmin korunduğu ve tespit edildiği bir vasıta yaptı. Din ve dünya işlerine dair kaybolmasından ve unutulmasından korkulan bilgilerin muhafazası kalem vasıtasıyla olmaktadır. Öyle ki eğer kalem olmasaydı insanların din ve dünya işleri düzene girmezdi. Sonra kalemle öğretti demek yazı yazmayı ve şekil çizmeyi kalemle öğretti demektir. İbn Mesûd, Übey ve Hafsa (r.anhüm) mushaflarında kalemle yazı yazmayı öğretti anlamına gelen “alleme’l-hatta bi’l-kalem” (علم الخط بالقلم) şeklindedir. Sonra kalemle öğretmeyi bizzat kendisine nispet etmiştir. İnsana bilmediğini bildirdi cümlesinde de aynı şekilde bildirme işini kendine nispet etti. Bu durum iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi bildirmeyi kendisine izafe etmesi onların öğrenme fiillerinin yaratıcısı olması sebebiyledir. Ya da onlar için öğrenmenin sebeplerini hazırlamış olmasından dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir. Diğer taraftan burada söz edilen kalemle öğretme işi Hz. Peygamber’in (a.s.) kendisine yönelik değil, ümmetine yönelik olmaktadır. [§]Çünkü Allah, peygamberini yazı ve hat olmaksızın öğretmiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği geçersiz kılmaya çalışanlar kuşkuya düşerlerdi”¹⁰. Kalem ve yazı olmadan peygamberini öğretmesi, onun risâletine dair büyük bir mûcizedir. Zira ona öyle bir özellik vermiştir ki o kalbiyle ne ispat ne yazı ne de bir hat olmaksızın onu ezberlemektedir. İnsana bilmediğini bildirdi sözüyle kastedilen insanın Hz. Peygamber (a.s.) olması muhtemeldir. Bunun delili şu ilâhî beyanlardır: “Allah sana bilmediğini öğretmiştir. Sana Allah’ın lütfu gerçekten büyük olmuştur”; “(Ey peygamber!) İşte bu anlatılanlar sana vahyettiğimiz gayp haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin!”; “Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun”.
“Alleme’l-insâne mâ lem ya‘lem” (عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ) âyetinde geçen “el-insân”dan maksadın her bir insan olması da mümkündür: Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Sizler hiçbir şey bilmez bir durumdayken Allah sizi analarınızın karnından dışarı çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler, kalpler verdi”.
Yorum
-
İkra (اقرأ)
İbn Fâris, k-r-a kökünün temelinde "toplanma ve bir araya gelme" anlamının bulunduğunu, bu ayetteki tekrarın ise emrin pekiştirilmesi ve vahyin sürekliliği bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ilk ayetteki okuma emrinin bir başlangıç, bu ayetteki (3. ayet) tekrarın ise bu eylemin bir meleke haline getirilmesi ve bilginin kalıcı kılınması yönünde bir teşvik olduğunu vurgular. Kelimenin kökeni üzerine çalışan Arthur Jeffery, Arapça kıraat kavramının kökeninde Süryanice dini metin okuma geleneğinde kullanılan "kerya" kelimesinin etkisinin bulunduğunu ve bu ayetteki emrin de ilahi mesajın sesli bir şekilde topluma aktarılması görevini pekiştirdiğini belirtir. Theodor Nöldeke, kelimenin Süryanice okuma ve davet etme (kerā) fiiliyle olan dilsel bağını vurgulayarak, buradaki tekrarın tebliğ sürecinin ciddiyetini ve kutsal metinle olan bağın koparılmaması gerektiğini simgelediğini ifade eder. Christoph Luxenberg, Süryani-Arami köken tezi çerçevesinde, bu ifadenin bir "ders" veya "okuma parçası" (keryana) sunumuyla ilişkili olduğunu ve ayetteki ikinci emrin, ilahi lütuf ile okuma eylemi arasındaki kopmaz bağı işaret ettiğini savunur. Gabriel Said Reynolds, "İkra" emrinin bu ayette "Rabbin en keremli olması" vasfıyla yan yana gelmesini, okuma ve bilgi edinme eyleminin doğrudan Tanrı'nın bir ihsanı olarak sunulması şeklinde analiz eder.
Rabb (رب)
İbn Fâris, r-b-b kökünün "mülkiyet, ıslah ve kemale erdirme" anlamlarını taşıdığını belirterek, bu ayetteki "Rabb" kelimesinin insanın okuma ve öğrenme sürecindeki hamisi ve mürebbisi vasfını öne çıkardığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin asıl anlamının bir şeyi adım adım olgunlaştırmak olduğunu, burada okuma emriyle birlikte zikredilmesinin insanın cahiliye karanlığından bilgi nuruna doğru Rabbin terbiyesiyle çıkarılacağına işaret ettiğini savunur. Toshihiko Izutsu, kelimenin İslam öncesi dönemde "efendi/sahip" gibi kabilevi ve sosyal bir anlam yükü taşırken, Kur'an'ın bu ayetlerinde "ekrem" (en cömert) sıfatıyla birleşerek ontolojik bir bağ kurduğunu; artık Rabbin sadece bir otorite değil, aynı zamanda bilgisini kullarına karşılıksız sunan sonsuz bir lütuf sahibi olarak tanımlandığını analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin kökenindeki Aramice ve Süryanice "rabba" (üstat, büyük, efendi) formunun Arapçadaki gelişimini ele alarak, bu ayetteki kullanımın yaratıcının eğitici ve vahyedici otoritesini temsil ettiğini belirtir.
Ekrem (أكرم)
İbn Fâris, k-r-m kökünün "şeref, asalet ve bir şeyin özünün güzelliği" anlamına geldiğini; "Ekrem" formunun ise bu niteliklerin en üst mertebesini (ism-i tafdil) ifade ettiğini belirtir. Allah'ın bu vasfının, O'nun mahlukatına yönelik ihsanının herhangi bir karşılık beklemeksizin ve en mükemmel şekilde gerçekleşmesi demek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "kerem" kavramını "hiçbir mecburiyet yokken bolca vermek" olarak tanımlar ve "Ekrem" kelimesinin Allah için kullanılmasının O'nun sadece cömert değil, cömertliğin asıl kaynağı ve en yücesi olduğunu vurguladığını söyler. Toshihiko Izutsu, Cahiliye döneminde "kerem"in kabile reislerinin en önemli sosyal erdemi olan "asil cömertlik" anlamına geldiğini, ancak bu ayette kelimenin semantik bir devrime uğradığını analiz eder. Buna göre Allah, insana okumayı ve bilmediğini öğreterek (kalemle öğreterek) gerçek "kerem" sahibinin kim olduğunu göstermektedir; buradaki asalet, insana bilgi bahşetme lütfudur. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak köklerine değinirken, Arapçadaki "Ekrem" kullanımının Tanrı'nın mutlak iyiliğini ve şerefli oluşunu niteleyen özgün bir teolojik terime dönüştüğünü belirtir. Angelika Neuwirth, bu sıfatın metin içindeki işlevini, insanın "alak" gibi basit bir maddeden yaratılmasına karşılık Rabbin sonsuz yüceliği ve cömertliği arasındaki tezatı vurgulayarak, vahyin bir şeref bahşetme eylemi olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Ekrem" sıfatının bu bağlamda Allah'ın kullarına karşı sergilediği sınırsız hoşgörüyü, kolaylaştırıcı yönünü ve karşılıksız bilgi verme lütfunu temsil ettiğini analiz eder.
Yorum
Yorum