اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ي خَلَقَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Alak Sûresi, 1. Ayet
Daralt
X
-
"Yaratan Rabbinin adıyla oku!"
Tefsirciler bu sûrenin Hz. Peygamber'e (a.s.) inen ilk sûre ve ona vahyedilen ilk vahiy olduğunu belirtmişlerdir. İlk vahyin başka âyetler olduğu da söylenmiştir.
Burada şöyle bir sorun vardır: Allah Teâlâ, ona yaratan Rabb'inin adıyla okumasını emretmiştir. Bu ve benzeri yerlerde uygun olan kendisine "ikra'" ya da "if'al" denilmemesidir. Çünkü zâhirde bu bir emirdir. Ona gerekli olan da ancak itaat etmek ve gereğini yerine getirmektir. Aynı şekilde şu sûrelerde de durum aynıdır: “Kul yâ eyyuhe'l-kâfirûn” (قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ), “Kul e'ûzü bi-Rabbi'l-felak” (قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ), “Kul e'ûzü bi-Rabbi'n-nâs” (قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ), “Kul huvellâhü ehad” (قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ). Şu âyette de aynı durum söz konusudur: “Yâ eyyuhe'n-nebiyyu kul li-ezvâcike ve benâtike” (يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ). Bu ve benzeri yerlerde ona denildiği gibi “kul” ya da “ikra'” denilmesi değil bilakis başında “kul” olmaksızın bunların denilmesidir. Bu, burada geçen “ikra'” emrinin açıklamasının bir yönüdür.
Emrin mânası ve cevabı farklı izahlar gerektirir. Birincisi: Bununla kırâat hakkında öyle okunan bir Kur'an olması istenmiştir. Kıyamete kadar o şekilde tilâvet olunur ve mushaflarda yazılır. Bu Resûlullah'a (a.s.) nasıl denildiğini ve ona nasıl vahy edildiğini, onun kendisine söylenilen tek bir harfi bile terketmediğini bilmek içindir. Bu onun risâleti için bir delil ve nübüvveti için bir alâmet olur. En doğrusunu Allah bilir. İnsanların sözlerinden anlaşılanın hilafına olması üzerine nübüvvetine delil olması muhtemeldir. Çünkü gökten gelen vahiyden anlaşılanın, insanların birbirine hitabı gibi olmasın, aksine onun insan kelâmından farklı olduğu anlaşılsın diye böyle bir üslûp kullanılmıştır. İkincisi: Ondan gelen hitabın, herkese ve herbir kimseden diğerine de olması içindir. Cibril (a.s.) Hz. Peygamber'e (a.s.) hitap etti ve ona okumasını emretti. Sonra Hz. Peygamber (a.s.) başkasına aynı şekilde okumasını emretti. O başkası da bir başkasına aynen okumasını söyler oldu. Böylece hitap her bir kimseye, her birinden de diğer bir kimseye olacak şekilde oldu. En doğrusunu Allah bilir.
Yaratan Rabb'inin adıyla oku. Muhtemeldir ki "Kırâata Rabb'inin ismiyle başla!" emri kastedilmiştir. Bu izah, berekete nail olabilmek için her şeyin başlangıcının Rabb'in ismiyle olması esasına dayanır. İkincisi: "Rabbi'nin ismi"nin akabinde belirttiği kelimeler Rabb'inin isminin tefsiridir. Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: Yaratan. İnsanı "alaka"dan yaratan. Bu kısım "Rabb'inin ismi"nin tefsiri olur. Yahut Rabb'nin adıyla sözü şu sözde belirtildiği gibi olur: "Senin o ismin ki, onunla sana dua edildiği zaman icabet edersin, onunla senden istenildiği zaman verirsin!" O isim, isimlerinin arasında gizlenmiş olmaktadır.
Sonra Senin Rabb'inin ismi derken Rabb'in resûle olan izafeti Hz. Peygamber'i (a.s.) yüceltme amaçlı olarak ve ona özgüymüş gibi kullanılmıştır. Daha önce de belirttiğimiz gibi teker teker varlıkların Allah'a nispet edilmesi o varlığı tâzim etmek için kullanılmış olur. Bu kabilden olmak üzere "Evimi temizleyesiniz diye..."; "Allah'ın devesi"; "Mescitlerin Allah'a ait olması" ve benzeri birtakım eşyanın özel olarak Allah'a nispet edilmesini belirten örneklerde olduğu gibi. Buna mukabil varlıklar bir bütün olarak Allah'a izafe edilmesi halinde ise Rab Teâlâ'nın yüceltilmesi ve O'na olan övgü kastedilir. Şu ilâhî beyanlarda belirtildiği gibi: "Göklerin ve yerin mülkü O'na aittir", "Göklerin ve yerin Rabbi", "Her şeyin Rabbi". Sonra kendisine ait belirgin bi özelliği bulunmayan özel bir nesnenin Allah'a izafe edilmesi caiz değildir. Meselâ "Ey Zeyd'in Rabbi!", "Ey Amr'ın Rabbi'!" vb. denilmez. Böyle nispet, ancak kendisine bir özellik ve erdem ortaya çıkmış bulunan nebiler, resûller ve melekler (a.s.) hakkında mümkündür. Bir de kendine ait bir özellik ve fazilet zâhir olmuş mekânlar Allah'a nispet edilebilir. Bu nispet onların yüceltilmesi amacını taşır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
İkra (اقرأ)
İbn Fâris, k-r-a kökünün temel anlamının "toplamak ve bir araya getirmek" olduğunu, okumanın da harfleri ve kelimeleri bir araya getirerek anlam oluşturmak şeklinde bu kökten türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî de benzer bir yaklaşımla kelimenin harfleri ve sözcükleri telaffuz etmek üzere bir araya getirmek anlamını vurgular ve bu ayetteki emrin sadece sessiz bir göz atma değil, sesli bir kıraat ve tebliğ başlangıcı olduğunu ifade eder. Kelimenin etimolojik kökeni konusunda Batılı araştırmacılar Süryanice ve Aramice bağlantılarına dikkat çekerler. Arthur Jeffery, Arapçadaki kıraat kelimesinin ve dolayısıyla bu kelimenin Süryanice kutsal metin okuması anlamına gelen "kerya" kelimesinden ödünç alındığını veya etkilendiğini savunur. Theodor Nöldeke de kelimenin kökenini Süryanice okuma, davet etme ve dini metinleri tilavet etme pratiğiyle ilişkilendirir. Christoph Luxenberg, Süryani-Arami köken tezi bağlamında kelimenin doğrudan Süryanice "keryana" (okuma parçası, ders) sözcüğüyle yapısal bir bağı olduğunu ve ayetteki emrin de bu ayin/ibadet bağlamındaki okumaya işaret ettiğini ileri sürer. Gabriel Said Reynolds ise bu emrin geç antik çağ Yahudi ve Hıristiyan literatüründeki kutsal metinleri sesli okuma ve ezberden tekrar etme geleneğine doğrudan bir yanıt ve katılım daveti olduğunu belirterek kelimenin etimolojik arka planını bu tarihi bağlamla açıklar.
İsm (اسم)
İbn Fâris, kelimenin kökeni olan s-m-v kökünün "yükseklik ve yücelik" anlamına geldiğini, ismin de adlandırılan varlığı belirginleştirip diğerleri arasından yücelttiği için bu kökten türediğini ifade eder. Bazı dilbilimcilerin kelimeyi "damga ve işaret" anlamındaki v-s-m köküne dayandırmasına karşın İbn Fâris s-m-v kökünü tercih eder. Râgıb el-İsfahânî de s-m-v kökenini benimseyerek, ismin bir şeyi bilmeye ve tanımaya yarayan, o şeyi zihinde yükselten ve açığa çıkaran bir sözcük olduğunu vurgular. Arthur Jeffery, Arapçadaki isim kelimesinin köken olarak Sami dillerinin ortak mirası olduğunu belirtmekle birlikte, bu ayetteki isim üzerinden Rabb'i anma formunun Aramice ve İbranicedeki "şem" (isim) kullanımıyla paralellik gösterdiğini ve dini ritüellerde Tanrı'nın adını anma geleneğinin dilsel yansıması olduğunu analiz eder.
Rabb (رب)
İbn Fâris, r-b-b kökünün ana anlamının "bir şeyi düzeltmek, gözetmek ve bir araya getirmek" olduğunu belirtir; kelimenin sahip, efendi ve ıslah eden anlamlarına bu temelden ulaştığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin asıl anlamının "bir şeyi, mükemmellik noktasına ulaşıncaya kadar yavaş yavaş, kademe kademe inşa etmek ve terbiye etmek" olduğunu belirtir ve ayetteki kullanımının yaratıcının bu sürekli gözetim ve terbiye edici vasfına atıf yaptığını vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin İslam öncesi dönemdeki semantik alanında yalnızca dünyevi bir mülkiyeti ve otoriteyi ifade ettiğini, ancak bu kelimenin tüm evrenin mutlak sahibi, besleyip büyütücüsü ve terbiyecisi anlamında yepyeni ve ontolojik bir boyuta taşındığını derinlemesine analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin kökeninde dini bir unvan olarak Aramice ve Süryanicede üstat, öğretmen ve efendi anlamına gelen "rabba" sözcüğünün bulunduğunu, diğer geleneklerde Tanrı veya dini liderler için kullanılan bu terimin Arapçaya geçerek en yüce otoriteyi ifade edecek şekilde uyarlandığını savunur.
Halak (خلق)
İbn Fâris, h-l-k kökünün iki temel anlama sahip olduğunu belirtir: Birincisi "bir şeyi ölçmek, takdir etmek ve oranlamak", ikincisi ise "düzgün yapmak". Yaratma eyleminin de rastgele değil, belirli bir ölçü ve takdire dayandığı için bu kökle ifade edildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin etimolojisinde varlığı yokluktan var etme anlamının yanı sıra, bir şeyi başka bir şeyden belirli bir ölçü ve hikmetle meydana getirme anlamının da bulunduğunu detaylandırarak açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında bu fiilin, insan faaliyetlerine atfedilen sıradan "yapma/üretme" eylemlerinden köklü bir şekilde ayrılarak, yalnızca mutlak kudrete özgü eşsiz bir var etme kudretini ifade eden teolojik bir kavrama dönüştüğünü analiz eder ve bu fiilin ayette Rabbin en belirleyici sıfatı olarak vurgulandığına dikkat çeker. Gabriel Said Reynolds, yaratılış terminolojisinde bu kelimenin, Geç Antik Çağ metinlerindeki evreni belirli bir düzene göre var etme şeklindeki kozmolojik algıyla dilsel ve anlamsal bir paralellik arz ettiğini ifade eder.
Yorum
Yorum