Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 73. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 73. Ayet

    لِيُعَذِّبَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِك۪ينَ وَالْمُشْرِكَاتِ وَيَتُوبَ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Liyu’ażżiba(A)llâhu-lmunâfikîne velmunâfikâti velmuşrikîne velmuşrikâti veyetûba(A)llâhu ‘alâ-lmu/minîne velmu/minât(i)(k) vekâna(A)llâhu ġafûran rahîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Böyle yaptı ki Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları cezalandırsın, mümin erkeklerin ve mümin kadınların da tövbelerini kabul buyursun. Allah çok bağışlayıcı, ziyadesiyle esirgeyicidir''

      Böyle yaptı ki Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları cezalandırsın, mümin erkeklerin ve mümin kadınların da tövbelerini kabul buyursun. Yani buna riayet etmeyeceğini ve bunu zâyi edeceğini bildiği kimseleri cezalandırsın diye. İnsanın yüklendiği emaneti kastediyorum. Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın bildirmiş olduğu münafıklar ve müşrikler bu emaneti zâyi etmişlerdir. Yine bu emaneti zâyi etmeyen ve buna riayet edeni mükâfatlandırsın diye. Bunlar da müminlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah çok bağışlayıcı, ziyadesiyle esirgeyicidir. Yani âhirette müminlere karşı kesinlikle çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Tövbe etmeden ölseler dahi onların akıbeti cennettir. İnkârcılara karşı ise tövbe etmeleri durumunda çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Liyu'azzibe (لِيُعَذِّبَ)

        İbn Fâris: "a-z-b" kökünün temel manasının, insanı hayatın tatlılığından, huzurundan ve rahatından alıkoymak, onu men etmek ve ona derin bir acı/elem vermek olduğunu belirtir. Başındaki "lâm" harfinin, eylemin gerekçesini, sonucunu ve ontolojik hedefini (âkıbetini) bildiren bir bağlaç olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Azap kavramının, fıtrata ve ilahi yasaya aykırı davranmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak bedene veya ruha isabet eden ağır bir ilahi yaptırım olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Bu fiilin başındaki "lâm" (için/sonucunda) harfinin kelam ilmindeki (teolojik) tartışmalarını tahlil eder. Emaneti (akıl ve iradeyi) yüklenen insanın bu yükü taşıyamamasının mutlak bir sonucu olarak bu azabın zikredilmesinin, ilahi adaletin nedenselliğini gösterdiğini belirtir. Allah'ın insanlara durduk yere azap etmediğini; bu azabın, insanın kendi özgür iradesiyle aldığı sorumluluğa (emanete) ihanet etmesinin fıtri ve kaçınılmaz bir "hukuki faturası" olduğunu inceler.

        Allâhu (اللَّهُ)

        İbn Fâris: "i-l-h" kökünden türediğini ve bütün varlıkların yöneldiği, ibadet ettiği mutlak yaratıcının özel ismi olduğunu kaydeder. Cümlenin faili olarak azap etme ve tövbeleri kabul etme yetkisinin yegâne sahibi olduğunu belirtir.

        el-Münâfikîne (الْمُنَافِقِينَ)

        İbn Fâris: "n-f-k" kökünün, tarla faresinin yuvasından türediğini; farenin tehlike anında kaçmak için yuvasına birden fazla çıkış tüneli gizlemesi gibi, bu kimselerin de inançlarında ve siyasi duruşlarında ikiyüzlü bir strateji izlediklerini, içlerini gizleyip dışlarına başka bir kimlik giydirdiklerini belirtir.

        Theodor Nöldeke: Medine dönemindeki nifak kurumunu tarihsel bir çerçevede inceler. İnsanın yüklendiği o ağır ahlaki sorumluluk (emanet) karşısında ikiyüzlü bir strateji izleyen, yükü taşıyormuş gibi görünüp aslında kendi çıkarlarını önceleyen bu siyasi ve dini grubun, ilahi cezanın (azabın) ilk ve en birincil muhatabı olarak zikredilmesinin sosyo-politik önemini vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Fıkhi ve siyasi bir bağlamda münafıkların müşriklerden bile önce (ayet sıralamasında ilk olarak) zikredilmelerini tahlil eder. Düşmanın açık ve net olmasının (şirk) tolere edilebilir bir savaş hukuku ürettiğini; ancak toplumu içeriden çürüten, güveni yok eden ve emanete en büyük hıyaneti yapan "gizli düşmanlığın" (nifakın) ilahi adalet terazisinde en ağır ve en öncelikli suç kategorisi olarak yargılandığını aktarır.

        Ve'l-Münâfikâti (وَالْمُنَافِقَاتِ)

        İbn Fâris: İkiyüzlülük yapan ve inancını gizleyerek menfaat sağlayan kelimesinin dişil (müennes) çoğul formu olduğunu kaydeder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Kadınların siyasi ve dini failliğini bu kelimenin dişil formu üzerinden derinlemesine tahlil eder. Kur'an'ın, nifak (ikiyüzlülük) ve devlete ihanet suçunda kadınları erkeklerin ardına gizlenmiş, aklı ermeyen pasif varlıklar olarak görmediğini belirtir. Onların da kendi iradeleriyle bu siyasi/ahlaki suçu işleyen, sözleşmeyi (emaneti) bozan ve dolayısıyla azabı hak eden bağımsız, bilinçli ve aktif "suç özneleri" (failleri) olarak teolojik tutanaklara kaydedildiğini estetik bir dille vurgular.

        Ve'l-Müşrikîne (وَالْمُشْرِكِينَ)

        İbn Fâris: "ş-r-k" kökünün, bir şeyde ortak olmak, pay sahibi olmak ve bir hakkı bölüşmek manalarına geldiğini belirtir. Tevhidin (birlemenin) tam zıddı olarak, Allah'ın mutlak otoritesine ve yaratıcılığına başka güçleri, putları veya otoriteleri ortak koşanları nitelediğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Şirk kavramını Kur'an'ın ontolojik ve ahlaki sözleşmesi ekseninde semantik bir analize tabi tutar. Müşriklerin, evrenin o tek ve mutlak sahibini tamamen inkar eden ateistler olmadığını; aksine o mutlak otoriteyi kendi dünyevi çıkarları, kabilevi putları ve geleneksel asabiyetleriyle "paylaşmaya" kalkan, Allah'ın gücünü sınırlandırmaya çalışan teolojik isyankarlar olduklarını inceler. Şirkin, insanın yüklendiği emaneti (tek olan Allah'a sorumluluğu) sahte efendiler arasında paylaştırması (parçalaması) olduğunu tahlil eder.

        Ve'l-Müşrikâti (وَالْمُشْرِكَاتِ)

        İbn Fâris: "ş-r-k" kökünden türeyen ve Allah'a ortak koşanlar manasındaki kelimenin dişil (müennes) çoğul formu olduğunu belirtir.

        Patricia Crone: Erken dönem Arap sosyolojisinde pagan (müşrik) kadınların rolünü tarihsel verilerle inceler. Kur'an'ın müşrik kadınları özel olarak zikretmesinin; Bedir veya Uhud gibi savaşlarda pagan ordularını kışkırtan, eski inanç sistemini (putperestliği) hane içinde ve çocukların eğitiminde fanatik bir şekilde koruyan ve ayakta tutan o aktif "kadın direncini" muhatap aldığını, onların da bu politeist (çok tanrılı) ideolojinin doğrudan taşıyıcıları ve failleri olarak hesaba çekildiklerini tahlil eder.

        Ve Yetûbe (وَيَتُوبَ)

        İbn Fâris: "t-v-b" kökünün, dönmek, geri gelmek, vazgeçmek ve aslına rücu etmek manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Tövbe eyleminin, hem kuldan hem de Allah'tan sadır olabilen çift yönlü bir fiil olduğunu açıklar. Kulun tövbesinin, işlediği günahtan pişmanlık duyarak hakikate (Allah'a) geri dönmesi; Allah'ın tövbesinin (yetûbe) ise kuluna rahmetiyle, lütfuyla ve bağışlamasıyla yeniden "yönelmesi", onu kabul etmesi olduğunu ifade eder.

        Dücane Cündioğlu: Tövbe eylemini insanın ontolojik serüveni ve zayıflığı bağlamında felsefi bir dille yorumlar. Emaneti yüklenerek zalim ve cahil olma riskini alan insanın; hata yaptığında aslına (hakikate) "dönebilme" (tövbe) yeteneği sayesinde meleklerin o statik ve risksiz itaatini aştığını belirtir. Allah'ın inananlara "tövbe ile yönelmesinin", insanın doğasındaki o fıtri cehaleti ve karanlığı onaran, emanet yükünün altında ezilen insanı ayağa kaldıran devasa bir varoluşsal estetik ve merhamet mekanizması olduğunu derinlemesine tahlil eder.

        Allâhu (اللَّهُ)

        (Tövbeyi kabul edip merhametiyle kuluna yönelen mutlak fail olarak tekrar zikredilmiştir.)

        Ale'l-Mü'minîne (عَلَى الْمُؤْمِنِينَ)

        İbn Fâris: Yönelim bildiren "alâ" harf-i ceri ile "e-m-n" (güvenen, kalbi sükunet bulan, sözleşmeye sadık kalan) kökünden türeyen inanan erkekler (eril çoğul) kelimesinin birleşimi olduğunu belirtir.

        Ve'l-Mü'minâti (وَالْمُؤْمِنَاتِ)

        İbn Fâris: İnanan, emanete sadık kalan ve ilahi otoriteyi tasdik eden kadınlar (dişil çoğul) manasına geldiğini kaydeder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Kur'an'ın bu ayetteki kusursuz edebi ve sosyolojik simetrisini (leff ü neşr sanatını) tahlil eder. İnsanın yüklendiği o büyük emanetin sonucunda insanlığın üç ana kampa (münafıklar, müşrikler ve müminler) ayrıldığını; her bir kampın hem eril hem de dişil formlarıyla tek tek zikredilmesinin, ilahi adaletin ve merhametin hiçbir cinsiyeti dışarıda bırakmayan, herkesi kendi hür iradesiyle eşit birer "ahlaki fail" olarak gören o evrensel ve mutlak felsefesini yansıttığını vurgular.

        Ve Kâne (وَكَانَ)

        İbn Fâris: "k-v-n" kökünün, var olmak ve sabit bir durum üzere bulunmak manalarına geldiğini belirtir. Allah'ın sıfatlarıyla birlikte kullanıldığında ezeli ve ebedi bir hakikati (Allah daima öyledir) ifade ettiğini kaydeder.

        Allâhu (اللَّهُ)

        (Sıfatların ve varoluşun kaynağı olarak cümlenin asıl öznesidir.)

        Ğafûran (غَفُورًا)

        İbn Fâris: "ğ-f-r" kökünün, bir şeyi kirlenmekten veya zarar görmekten korumak için üzerini kapatmak, örtmek manasına geldiğini belirtir. "Ğafûr" kelimesinin bu örtme işlemini çokça, sürekli ve yoğun bir biçimde yapan (mübalağa) fail manasında olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Mağfiretin, insanın zayıflığından (zalim ve cahil tabiatından) kaynaklanan kusurları ve emaneti taşırken yaşadığı sendelemeleri ilahi bir merhamet perdesiyle tamamen örtmek ve onu bu kusurların azabından korumak olduğunu açıklar.

        Rahîmâ (رَّحِيمًا)

        İbn Fâris: "r-h-m" kökünün; şefkat göstermek, acımak, koruyup gözetmek, merhamet etmek ve birine iyilikte bulunmak manalarına geldiğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Surenin kapanışında yer alan "Ğafûr" ve "Rahîm" (Çok Bağışlayan ve Çok Merhamet Eden) sıfatlarının teolojik ve psikolojik bütünlüğünü inceler. Emanet gibi devasa bir yükü kendi cehaleti ve cüretiyle yüklenen insanın; bu yolda ister istemez hatalara, günahlara ve eksikliklere düşeceğini; ancak ilahi yasanın, tövbe edip hakikate yönelen insanı (mümini) bu iki sıfatın muazzam kuşatıcılığıyla sarıp sarmaladığını aktarır. Ahzab Suresi'nin, ihanet edenlere yönelik o çok sert azap tehditleriyle (ilk bölüm) başlamasına rağmen; insanın kırılganlığına şefkatle yaklaşan, onun kusurlarını örten ve yaralarını saran mutlak bir ilahi af (merhamet) ilanıyla son bulmasının, Kur'ani estetiğin zirvesi olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X