اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُۜ اِنَّهُ كَانَ ظَلُوماً جَهُولاًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahzâb Sûresi, 72. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: sorumluluk, insan, ahzab 72, zalim, emanet, cahil, ahzab suresi, ahzab suresi 72. ayet, zulüm, sema
-
“Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zâlim, çok bilgisizdir”
İnsanın Yüklendiği Emanet
Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik. Müfessirler bu âyette bildirilen emanetin yorumunda güç bir işe koyularak çeşitli görüşler bildirmişlerdir. Bazıları şöyle demiştir: Bu emanet, kelime-i şehâdet ve tevhittir. Onlardan bazıları şöyle demiştir: Bu, Allah’ın kullarına farz kılmış olduğu tüm farzlardır. Bazıları şöyle demiştir: Bu, namaz, oruç, hac ve benzeri, insanlara emredilen ve yasaklanan tüm buyruklardır. Fakat burada bildirilen ve ismi belirtilen varlıklara teklif edilen emanetin mahiyeti konusunda konuşmakla meşgul olma ve böyle bir yükün altına girme çok gerekli bir iş değildir. Bunun yorumuna dair "kesinlikle şudur” diyerek yükümlülük altına girmek gerekli değildir. Çünkü bu beyan açık değildir (müphem), ancak Resûlullah’tan gelen bir rivayetle bilinebilir. Yine bu beyanın, yorumuyla meşgul olunmayacak anlamı gizli beyanlardan kabul edilmesi gerekir. Bu hususta en doğrusunu Allah bilir.
Burada belirtilen emanetin göklere, yere ve dağlara teklif edilmesi, onların bunu yüklenmekten kaçınmaları ve bundan korkmalarına dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik. Yani burada belirtilen gökler, yer ve dağların yaratılışını bu bildirilen emaneti yüklenemeyecek şekilde yarattık. Onlar bunu yüklenmek istemediler. Bu, yaratılıştan kaynaklanan bir istememedir. Yani onlar bunu taşıyabilecek bir yaratılışta yaratılmamışlardır. Onu insan yüklendi. Yani insanı bunu yüklenebilecek bir yaratılışta yarattık. Bazıları bu görüşü benimsemiştir. Bazıları şöyle demiştir: Teklif ettik. Bu beyan hakikat mânasına göre teklifi ifade etmektedir. Ancak bu, bunu kabul etme, yüklenme, yerine getirdiğinde buna karşılık âhirette sevap, yerine getirmediğinde karşılığında ceza olması ile bu emaneti yüklenmeme, kabul etmeme dolayısıyla diğer cansız varlıklar gibi olma ve dünyanın son bulmasıyla sona erme, âhirette ne sevap ne de cezanın olması durumu arasında bir tercih mânasındadır. Yoksa belirtilen emanetin onlara zorunlu bir şekilde teklif edilmiş olması, sonra da onların bunu istememiş ve bundan korkmuş olmaları mümkün değildir. Allah bunları, başka âyetlerde itaat eden ve boyun eğen varlıklar olarak nitelemiştir. Nitekim meâlen şöyle buyurmuştur: “Ardından ona ve arza, 'İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin!’ buyurdu. ‘İsteyerek geldik’ dediler”; “Şayet biz bu Kur’ân’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün”. O, başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Kuşları ve teşbih eden dağları da Dâvûd’un buyruğu altına soktuk”. Buna benzer beyanlarda bu durum belirtilmiştir. Dolayısıyla eğer söz konusu beyan hakikat mânası itibariyle teklifi ifade ediyorsa belirttiğimiz gibi bu, tercih etme mânasına gelir. Onu insan yüklendi. Dolayısıyla eğer bu emaneti yerine getirirse ona sevap, eğer yerine getirmezse ceza vardır.
Bazıları şöyle demiştir: Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik. Yani gök ehline, yer ehline ve dağ ehline emaneti teklif ettik, fakat onlar bunu yüklenmediler. Ancak bu varlıklar içerisinden insan bu emaneti yüklendi. Kuşkusuz insan çok zâlim, çok bilgisizdir. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Kendine karşı çok zâlim, Rabb’inin emrine yönelik olarak çok cahildir.
Bazıları şöyle demiştir: Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular. Yani Allah’a isyan etmekten kaçındılar ve bundan korktular. Yani hiçbir şekilde isyan etmediler. Onu insan yüklendi. Yani insan Rabb’ine isyan etti. Dolayısıyla buradaki yüklenme, isyandan ve günahtan kinâye yapılmıştır. Yine o şöyle der: Çünkü Kur’ân’da bahsedilen yüklenmenin tümü günah ve hata konusundadır. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: “‘Gelin bizim yolumuza uyun, günahınızı biz yüklenelim’ derler. Oysa onların hiçbir günahını gerçekten yüklenecek değillerdir”; “Onlar mutlaka kendi günah yükleriyle birlikte başka yükler de yüklenecekler”. “Sonuç olarak, kıyâmet gününde kendi günahlarını eksiksiz yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da yüklenmiş oldular”. “Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?” Bunun benzeri beyanlar çoktur. Kuşkusuz insan çok zâlim, çok bilgisizdir. Bu beyan belirttiğimiz yorumlardan hangisine hamledilirse edilsin mânası doğru olur. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Abbâs’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Emanet ibadet demektir. Allah göklere, yere ve dağlara dedi ki: İçerdiği sonuçlarıyla birlikte kulluk yapmaya başlayacak mısınız? Onlar “Yâ Rabbi kulluğun sonuçları nedir?” dediler. Cenâb-ı Hak buyurdu ki: Eğer iyilik yaparsanız mükâfat alırsınız; eğer kötülük yaparsanız cezalandırılırsınız. Onlar bunu yüklenmek istemediler. Ondan korktular. Yani ürktüler. Bu emanet insana teklif edildi, o bunu kabul etti. Bu Allah'ın âdemoğluna söylediği şu beyandır: “Ey iman edenler! Allah ve resûlüne karşı hainlik etmeyin, emanetinize verilenlere de bile bile hıyanet etmeyin”. Allah ve resûlüne karşı hainlik etmeleri emanet edilenlere mâsiyette bulunmaları mânasındadır. Emanete hainlik etmeleri ise Allah’ın onlara farz kıldığı ibadetleri terketmeleridir. Katâde şöyle demektedir: Allah’a andolsun ki emanet edilen varlıklarda mâsiyet bulunmamaktadır. Fakat onlara denildi ki: Bunu yüklenip hakkını yerine getirecek misiniz? Onlar da “buna gücümüz yetmez” dediler. İnsana -ki o Âdem’dir- denildi ki: Sen bunu yüklenip hakkını yerine getirecek misin? O, “evet” dedi. Kuşkusuz o çok zâlim, çok bilgisizdir. Bu, emanetin hakkına dairdir. Übey, İbn Mesûd ve Hafsa mushaflarında “feebeyne” şeklindedir. Yani ona güç yetiremediler. Ebû Muâz şöyle demiştir: “el-İbâü” Arap dilinde iki mânaya gelir. Bunlardan biri budur ki güç yetirememe demektir. Diğeri şu İlâhî beyanda geçen mânadır: “İblis dışındakiler derhal secde ettiler; o direndi”. yani isyan etti ve emri yerine getirmedi. Hasan-ı Basrî şöyle demektedir: Emanet göklere ve bahsedilen varlıklara teklif edildi ve onlara denildi ki: İçerdiği sonuçlarla birlikte beraber emaneti alacak mısınız? Onlar “Ey Rabb’imiz içerdiği sonuçlar nedir?” dediler. Onlara dendi ki: Eğer iyilik yaparsanız karşılığını alırsınız, eğer kötülük yaparsanız cezalandırılırsınız. Onlar da “hayır” dediler. Onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zâlimdir. Kendine karşı. Çok bilgisizdir. Rabb’inin emrine dair. Bu, önceki yorumun benzeridir.
Bazıları şöyle demiştir: O çok zâlimdir. Günah işlemesi konusunda kendine karşı. Çok bilgisizdir. Yüklendiği emanetin neticesine dair. Bu beyanda işin aslı başta belirttiğimiz gibi emanetin mahiyetinin, sözü edilen göklere, yere ve dağlara emanetin nasıl teklif edildiğinin, onların bundan nasıl kaçındıklarının ve korktuklarının tefsir edilemeyeceğidir. Bundan ne murat ettiği hususunda en doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İnnâ (إِنَّا)
İbn Fâris: Şüpheyi ortadan kaldıran, cümlenin anlamını tahkim eden pekiştirme edatı "inne" ile çoğul birinci şahıs zamiri "nâ"nın (biz) birleşiminden oluştuğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Bu yapının, failin sıradan bir varlık olmadığını, doğrudan doğruya mutlak kudret sahibi olan ilahi otoritenin azametini ve kararının kesinliğini ilan etmek için kullanıldığını açıklar.
Aradnâ (عَرَضْنَا)
İbn Fâris: "a-r-d" kökünün, bir şeyi gözler önüne sermek, açığa çıkarmak, genişliğine ve enine boyuna ortaya koymak, muhatabın seçimine ve idrakine sunmak manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Arz eyleminin, dayatma veya zorlama (ikrah) olmaksızın, bir görevi, teklifi veya bedeli doğrudan doğruya muhatabın hür kabulüne veya reddine açık bir şekilde "sunmak" olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Sunma (arz) fiilinin bu ayetteki kozmik boyutunu tahlil eder. Emanetin göklere, yere ve dağlara "sunulmasının" kelimenin tam anlamıyla fiziki bir nesne alışverişi olmadığını; bunun, evrenin o devasa kütleli varlıklarına "akıl, irade ve ahlaki sorumluluk" potansiyelinin gösterilmesini anlatan muazzam bir edebi teşhis (kişileştirme) ve temsil (allegory) sanatı olduğunu inceler.
el-Emânete (الْأَمَانَةَ)
İbn Fâris: "e-m-n" kökünün, korkunun ve şüphenin ortadan kalkarak kalbin sükûnet bulması, güven duymak ve birine hıyanet etmemek manalarına geldiğini belirtir. Emanet, korunması ve vakti geldiğinde eksiksiz iade edilmesi şartıyla tevdi edilen her türlü maddi veya manevi yükümlülüktür.
Râgıb el-İsfahânî: Emanet kavramının fıkhî ve ontolojik olmak üzere iki boyutu olduğunu; ayetteki kullanımın, insanın fıtratına yüklenen "akıl, hür irade, ilahi teklif (sorumluluk) ve ilahi halifelik" gibi devasa manevi yükleri ve sözleşmeleri kapsadığını açıklar.
Toshihiko Izutsu: Emanet kavramını Kur'an'ın varlık felsefesi (ontoloji) ve ahlak sistemi içinde derinlemesine analiz eder. Emanetin, Tanrı ile insan arasında kurulan o büyük "ahlaki sözleşmenin" ta kendisi olduğunu belirtir. İçgüdüleriyle yaşayan diğer canlıların aksine, insanın iyi ile kötüyü seçebilme "özgürlüğünün" (iradesinin), insana evrende eşsiz bir statü kazandıran ama aynı zamanda onu cehenneme sürükleyebilecek kadar tehlikeli ve ağır bir "emanet" olduğunu semantik olarak tahlil eder.
Dücane Cündioğlu: Felsefi bir düzlemde emaneti "bilinç ve kendi olma (otonomi) yükü" olarak yorumlar. Göklerin ve dağların itaatkâr, mekanik ve bilinçsiz (taş gibi) kalarak huzur içinde olmayı seçtiklerini; insanın ise bu "emaneti" kabul ederek kendi doğasına bir yarık açtığını, bilincin ve özgürlüğün getirdiği o sarsıcı "varoluşsal acıyı ve sorumluluğu" yüklendiğini estetik bir dille inceler.
Ales-Semâvâti (عَلَى السَّمَاوَاتِ)
İbn Fâris: "s-m-v" kökünün, yükseklik, yücelik ve başın üstünde yer alan her şey manasına geldiğini belirtir. İnsanı ve yeryüzünü kuşatan devasa kozmik uzay ve gökler tabakasıdır.
Vel-Ardı (وَالْأَرْضِ)
İbn Fâris: "e-r-d" kökünün, altta kalan, ayak basılan, göğün tam zıddı olan yeryüzü ve taban manasına geldiğini kaydeder.
Vel-Cibâli (وَالْجِبَالِ)
İbn Fâris: "c-b-l" kökünün, sabitlik, sarsılmazlık, büyüklük, kütlesel ağırlık ve dağ manalarına geldiğini belirtir. İnsanın fıtratına/yaratılışına da bu kökten hareketle "cibilliyet" denildiğini aktarır.
Angelika Neuwirth: Gökler, yer ve dağlar üçlemesinin Kur'an'ın kozmolojik retoriğindeki işlevini tahlil eder. Kur'an'ın, insanoğlunun yüklendiği o "soyut ahlaki iradenin" ne kadar dehşet verici bir ağırlık olduğunu muhataba hissettirebilmek için; fiziksel evrenin tasavvur edilebilecek en büyük, en ağır ve en sarsılmaz nesnelerini (kütlelerini) kıyas unsuru olarak seçtiğini, bu uzamsal karşılaştırmanın edebi bir şok etkisi yarattığını vurgular.
Fe-ebeyne (فَأَبَيْنَ)
İbn Fâris: "i-b-y" kökünün temel manasının, bir şeyi şiddetle reddetmek, ondan kaçınmak, uzak durmak ve kabul etmemek (imtina) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: İbâ eyleminin, sadece "yapmamak" değil; bir teklif karşısında bilinçli bir içsel direniş göstermek, o yükün ağırlığını idrak ederek korkuyla ve kararlılıkla geri adım atmak olduğunu açıklar.
En Yahmilnehâ (أَن يَحْمِلْنَهَا)
İbn Fâris: "h-m-l" kökünün, bir şeyi sırta, başa veya kucağa alarak taşımak, onu bir yerden başka bir yere nakletmek ve yüklenmek manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Haml fiilinin, cisimsel bir ağırlığı fiziki olarak sırtlanmanın yanı sıra; hukuki bir vebali, bir cezayı veya ahlaki bir sorumluluğu boynuna almak (sorumluluk üstlenmek) manasını da taşıdığını ifade eder.
Ve Eşfakne (وَأَشْفَقْنَ)
İbn Fâris: "ş-f-k" kökünün, incelik, hassasiyet, bir şeyin elden gitmesinden veya zarara uğramasından korkup titremek manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: İşfâk eyleminin, salt bir dehşet (korku) olmadığını; içinde sevgi, saygı ve "üzerine düşen görevi layıkıyla yerine getirememe, emanete hıyanet etme kaygısının" birleştiği o derin psikolojik titreme ve sakınma hali olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: Göklerin ve dağların "titremesi/korkması" (işfâk) fiili üzerinden Kur'an'ın varlık bilincine (panpsişizm) dair yaklaşımını tahlil eder. Evrenin cansız sanılan o devasa kütlelerinin aslında ontolojik bir "farkındalığa" sahip olduğunu; iradenin ve ahlaki sorumluluğun (emanetin) getireceği ilahi yargılanma ihtimali karşısında bu devasa kütlelerin kelimenin tam anlamıyla "dehşete düştüklerini ve acziyetlerini itiraf ettiklerini" derinlemesine vurgular.
Minhâ (مِنْهَا)
İbn Fâris: Harf-i cer ile emanete dönen dişil zamirin birleşimi olup, "ondan (emanetten, onun getireceği sorumluluktan) çekindiler/korktular" manasını taşıdığını kaydeder.
Ve Hamelehâ (وَحَمَلَهَا)
İbn Fâris: "h-m-l" kökünden türeyen, tüm o kozmik varlıkların reddettiği yükü (emaneti) bizzat kendi isteği, cesareti ve iradesiyle sırtına alanın eylemini nitelediğini belirtir.
el-İnsânü (الْإِنسَانُ)
İbn Fâris: Kökü hakkında iki görüş olduğunu belirtir: İlki "ü-n-s" (başkasının varlığıyla sükunet, yakınlık ve sosyal bağ kurmak), ikincisi ise "n-s-y" (verilen sözü unutmak, nankörlük etmek). İnsanın her iki özelliği de doğasında barındırdığını aktarır.
Toshihiko Izutsu: İnsan kavramının bu ayetteki trajik ve görkemli yalnızlığını ontolojik bir zeminde analiz eder. Bütün kozmosun (göklerin ve dağların) altında ezilmekten korkarak reddettiği o mutlak "akıl, irade ve ahlaki yasa" yükünü sadece insanın üstlendiğini belirtir. İnsanın bu eyleminin, onu evrendeki diğer tüm varlıklardan (itaatkâr meleklerden ve cansız doğadan) tamamen ayıran, kendi kaderini kendi elleriyle çizen "yüce, özgür ama bir o kadar da tehlikeli bir fail" konumuna yükselttiğini tahlil eder.
İnnehû (إِنَّهُ)
İbn Fâris: "Muhakkak ki, şüphesiz" manasındaki pekiştirme edatı ile insana dönen zamirin birleşimidir. İnsanın doğasına dair verilecek hükmün kesinliğini vurgular.
Kâne (كَانَ)
İbn Fâris: "k-v-n" kökünün, var olmak ve tabiatı gereği baştan beri o durum üzere bulunmak manalarına geldiğini belirtir.
Zalûmen (ظَلُومًا)
İbn Fâris: "z-l-m" kökünün temel manasının, bir şeyi ait olmadığı yere koymak, adaletten sapmak, karanlık, haksızlık ve haddi aşmak olduğunu belirtir. "Zalûm" kelimesinin mübalağa (abartı/yoğunluk) formu olduğunu; bu haksızlığı ve karanlığı kendi doğasında çokça barındıran ve üreten manasına geldiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: Zulüm kavramının sadece başkasına eziyet etmek olmadığını; insanın yüklendiği o yüce emanetin (aklın ve iradenin) hakkını veremeyerek onu hevası (arzuları) uğrunda harcamasının, insanın doğrudan kendi fıtratına ihanet etmesi ve "kendi nefsine zulmetmesi" (kendine kıyması) olduğunu açıklar.
Cehûlâ (جَهُولًا)
İbn Fâris: "c-h-l" kökünün, ilmin (bilginin) zıddı olduğunu; ancak salt bilgisizlikten ziyade, bildiği halde kibrinden dolayı hakikati reddetmek, öfkeyle, fevrilikle ve taşkınlıkla hareket etmek manalarına geldiğini belirtir. "Cehûl" de tıpkı "zalûm" gibi mübalağa formudur ve "son derece cahil, sınır tanımaz" demektir.
Toshihiko Izutsu: Cahiliye dönemi ahlakında "cehl" kavramının, yumuşakbaşlılık ve aklın sükuneti olan "hilm"in tam zıddı olduğunu inceler. Cehlin, insanın gücüne ve kibrine aldanarak, eyleminin nereye varacağını hesap etmeden (iradesinin getireceği felaketi düşünmeden) pervasızca, körü körüne ve taşkınca ileri atılması olduğunu; emaneti yüklenen insanın da evrensel bir "cehl" (kibirli bir taşkınlık) örneği sergilediğini semantik olarak tahlil eder.
Dücane Cündioğlu: İnsanın ayetin sonunda "zalûm" (çok zalim) ve "cehûl" (çok cahil) olarak sıfatlandırılmasındaki muazzam felsefi paradoksu yorumlar. İnsanın bu devasa emaneti (iradeyi) yüklenmesinin bizzat "cahilce ve sonunu düşünmeyen" varoluşsal bir cüret olduğunu belirtir. Ancak meleklerin kusursuz itaatine karşılık, insanın tam da bu noksanlıkları, karanlıkları, zalimlikleri ve cahillikleri aşa aşa, yanılarak ve tövbe ederek "kemal" (yetkinlik) noktasına ulaşabilme potansiyeli taşıdığını vurgular. Kusurun ve cehaletin, aslında insanın iradeyi deneyimleyebilmesi için ihtiyaç duyduğu "ontolojik imkanın (özgürlüğün) ta kendisi" olduğunu kusursuz bir diyalektikle inceler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla