Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 67. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 67. Ayet

    وَقَالُوا رَبَّنَٓا اِنَّٓا اَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُـبَرَٓاءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّب۪يلَا​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâlû rabbenâ innâ eta’nâ sâdetenâ vekuberâenâ feedallûnâ-ssebîlâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ''Yine şöyle diyecekler: Ey Rabb’imiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar.”

      Yine şöyle diyecekler: Ey Rabb’imiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Bazıları şöyle demiştir: Önderler krallardır. Büyükler ise âlimlerdir. Önderlerin liderler; büyüklerin de onlardan daha düşük seviyedeki liderler olması mümkündür.

      “Resûlâ” ve “Sebîlâ” kelimelerinin sonundaki elif, burada durulduğunda (vakf) okunur, durmayıp geçildiğinde ise okunmaz. Zira Araplar genel olarak okumada hareke üzerinde durmazlar, aksine kelime fethalı ise bir elif, kesralı ise bir yâ harfi eklerler.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Kâlû (وَقَالُوا)

        İbn Fâris: "k-v-l" kökünün, bir düşünceyi, niyeti veya duyguyu sesli harflerle ve söz dizimiyle dışarıya aktarmak, söylemek ve itiraf etmek manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kavil eyleminin, ahiret sahnelerinde sıradan bir diyalogdan ziyade; azabın getirdiği o şiddetli yıkım altında iradesizce dışa vurulan, sarsıcı, çaresiz ve acı dolu bir feryat/itiraf olduğunu açıklar.

        Rabbenâ (رَبَّنَا)

        İbn Fâris: "r-b-b" kökünün, bir şeye sahip olmak, onu terbiye etmek, besleyip büyütmek, gözetmek ve ıslah etmek manalarına geldiğini belirtir. Çoğul zamir (nâ) ile birleşerek "Bizim Rabbimiz, sahibimiz" anlamına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Rab isminin mutlak anlamda sadece Allah için kullanılabileceğini; bu feryadın (Rabbenâ) cehennemdeki insanların dünyadaki sahte efendilerinden (rablardan) ümitlerini tamamen kesip, mutlak ve yegâne efendinin Allah olduğunu o korkunç anın dehşetiyle idrak edişlerini ifade ettiğini açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: "Rabbimiz" nidasındaki psikolojik çöküşü tahlil eder. Dünyadayken Allah'ın rububiyetini (kural koyuculuğunu ve efendiliğini) kendi kabile reisleriyle, siyasi liderleriyle veya çıkarlarıyla paylaşan (şirk koşan) bu kitlelerin; ateşi gördüklerinde o sahte efendilerin bir hiç olduğunu anlayıp, çaresizlik içinde asıl ve tek "Rabb'e" (sahibe) sığınmaya çalışmalarının, insanın fıtratıyla yaşadığı o en acı ve geç kalınmış ontolojik yüzleşme olduğunu derinlemesine vurgular.

        İnnâ (إِنَّا)

        İbn Fâris: Cümlenin başına gelen "inne" pekiştirme edatı ile "nâ" (biz) zamirinin birleşiminden oluştuğunu; ardından gelecek itirafın hiçbir mazeret, şüphe veya bahane barındırmayan mutlak bir kesinlik taşıdığını belirtir.

        Eta'nâ (أَطَعْنَا)

        İbn Fâris: "t-v-a" kökünün, bir iradeye zoraki veya dışsal bir fiziki baskıyla (ikrah) değil; gönüllü olarak, kendi hür seçimiyle, yumuşaklıkla ve isteyerek boyun eğmek, itaat etmek manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Ta'at eyleminin, emredilen veya yönlendirilen şeye içsel bir kabullenmişlikle ve rızayla uymak olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu: İtaat kavramını Cahiliye dönemi Arap ahlakı ve Kur'an semantiği ekseninde tahlil eder. Kafirlerin "biz zorla sürüklendik" diyememelerinin, aksine "kendi isteğimizle boyun eğdik" (eta'nâ) itirafında bulunmalarının önemine dikkat çeker. Dünyadayken atalarına, kabile geleneklerine ve elitlerin kurduğu düzene duyulan o "körü körüne bağlılığın" (kabilevi itaatin), İslam'ın getirdiği bireysel akıl ve ahlaki sorumluluk (tevhidi otorite) karşısında nasıl devasa bir varoluşsal suça dönüştüğünü inceler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Sosyolojik bir boyun eğiş olarak itaat fiilini değerlendirir. Ahiretteki bu feryadın, kitlelerin (avamın) kendi akıllarını kullanmak yerine kurulu düzene, konfora ve statükoya "gönüllü olarak" (itaatle) teslim olmalarının getirdiği o büyük hüsranın itirafı olduğunu belirtir. Suçu sadece liderlere atmadan önce, kendi edilgenliklerini ve akıl tutulmalarını kabullenişleri olduğunu aktarır.

        Sâdetenâ (سَادَتَنَا)

        İbn Fâris: "s-v-d" kökünün, siyahlık/karanlık manasına geldiği gibi; bir topluluğa hakim olmak, yücelik, şeref, asaleten liderlik ve efendilik yapmak anlamlarına da geldiğini belirtir. "Seyyid" kelimesinin çoğulu olan "sâdet" (efendiler) formunun, toplumun en üst katmanında yer alan asilzadeleri nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Siyadet kavramının, bir kişinin veya grubun diğerleri üzerinde mutlak söz hakkına, emretme ve yönetme gücüne sahip olması durumu olduğunu açıklar.

        Patricia Crone: Erken dönem Arap sosyolojisindeki kabile ve liderlik kurumunu tarihsel bağlamda inceler. Bedevi toplum yapısında "Seyyid"in (efendinin/liderin), kabilenin onurunu, savaş kararını ve tüm hukuki düzenini tek başına temsil eden mutlak bir siyasi otorite olduğunu belirtir. Kur'an'ın bu ayette kitlelerin "seyyidlerine" itaat etmesini mahkum etmesinin, kabilevi siyasal sadakat modelini kökünden yıkarak, bireyi klanından bağımsızlaştıran ve sadece ilahi yasaya (şeriata) sorumlu tutan yepyeni bir "sivil/bireysel anayasal düzen" inşası olduğunu tahlil eder.

        Ve Küberâenâ (وَكُبَرَاءَنَا)

        İbn Fâris: "k-b-r" kökünün, hacimce, yaşça, statü, şeref, servet ve güç bakımından büyüklük, yücelik ve azamet anlamına geldiğini belirtir. "Kebîr" kelimesinin çoğulu olarak, toplumun ileri gelenleri, kodamanları ve büyükleri manasındadır.

        Râgıb el-İsfahânî: Küberâ kelimesinin, sıradan halkın (avamın) karşısında konumlanan; ekonomik, siyasi ve dini gücü elinde tutan seçkinler zümresini (elitleri) ifade ettiğini açıklar.

        Dücane Cündioğlu: "Büyükler" (Küberâ) kavramını insanın ontolojik yanılsaması ve güç istenci üzerinden felsefi bir dille yorumlar. İnsan yığınlarının, hakikati kendi akıllarıyla aramak yerine; şatafatlı, güçlü, servet sahibi ve toplum tarafından "büyük" (küberâ) olarak kodlanmış figürlere nasıl taparcasına sığındıklarını inceler. Cehennemdeki bu feryadın; dünyadayken göz kamaştıran o ihtişamlı sahte büyüklerin, ilahi adalet karşısında aslında ne kadar "küçük, aciz ve kof" olduklarının idrak edilmesiyle yaşanan devasa bir estetik ve felsefi çöküş olduğunu derinlemesine tahlil eder.

        Fe-edallûne (فَأَضَلُّونَا)

        İbn Fâris: "d-l-l" kökünün, doğru yoldan çıkmak, şaşırmak, kaybolmak, helak olmak ve hakkı kaybetmek manalarına geldiğini belirtir. "İdlâl" (if'al babı) formunun, başkasını kasten yoldan çıkarmak, onu yanlış yöne sevk etmek ve saptırmak anlamına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Dalalet ve idlal kavramlarının, sadece pasif bir bilgisizlik olmadığını; saptıranların (liderlerin) bilinçli bir manipülasyonla, yalanlarla ve güç kullanarak halkı hakikatten kopardığı aktif bir "yok etme ve körleştirme" operasyonu olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bu fiildeki (bizi saptırdılar) sorumluluk aktarımını İslam ceza hukuku ve kelam ilmi (irade problemi) bağlamında değerlendirir. Kitlelerin ahirette suçu tamamen liderlerine ve elitlere (bizi onlar saptırdı diyerek) yıkma çabasının ilahi mahkemede onları kurtarmadığını belirtir. Çünkü İslam hukukunda "hür iradeyle ve akılla" yapılan yanlış bir eylemin sorumluluğunun devredilemeyeceğini; kitlelerin de bu liderlere kendi rızalarıyla boyun eğdikleri için (eta'nâ) "ortak fail" olarak eşit derecede cezaya müstahak olduklarını vurgular.

        es-Sebîlâ (السَّبِيلَا)

        İbn Fâris: "s-b-l" kökünün, uzayıp giden, belirgin, üzerinde yürünen ve hedefe ulaştıran açık yol manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Sebîl kelimesinin, insanı Allah'a, hakikate ve mutlak kurtuluşa götüren "ilahi din, hidayet ve doğru yaşam tarzı" olduğunu açıklar.

        El-Cevâlîkî: Klasik Arapça dilbilgisi kuralları ve Kur'an'ın edebi ritmi (fasıla) bağlamında sondaki "Sebîlâ" (السَّبِيلَا) kelimesini inceler. Ayetin sonundaki kelimenin normal şartlarda (durak yapıldığında) "Sebîl" şeklinde okunması gerektiğini; ancak burada ayet sonlarının uyumunu, ahengini ve kıraat ritmini (secili yapıyı) sağlamak maksadıyla kelime sonuna bir "med (uzatma) elifi" eklendiğini dilbilimsel bir kural olarak aktarır.

        Angelika Neuwirth: El-Cevâlîkî'nin vurguladığı bu "uzatılmış elif" (Sebîlâ) yapısının sadece gramatik bir kafiye veya şiirsel süsleme olmadığını tahlil eder. Kur'an'ın akustik (işitsel) retoriğinde bu uzun ünlü sesinin; cehennemde yanan, hayatlarını yalan peşinde harcamış, elitler tarafından kandırılmış o devasa yığınların bitmek bilmeyen feryadını, çaresiz pişmanlığını ve sonsuzluğa uzayıp giden o kahredici çığlığını (wailing) kıraat esnasında fiziksel olarak sese dönüştürdüğünü; metnin anlamsal dehşetini doğrudan insan kulağına ve psikolojisine kazıyan muazzam bir edebi ve litürjik (ayinsel) tasarım olduğunu derinlemesine yorumlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X