Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 66. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 66. Ayet

    يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَٓا اَطَعْنَا اللّٰهَ وَاَطَعْنَا الرَّسُولَا​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yevme tukallebu vucûhuhum fî-nnâri yekûlûne yâ leytenâ eta’na(A)llâhe veeta’nâ-rrasûlâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, ‘Keşke Allah’a ve resûle itaat edeydik’ diyecekler.

      Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün. Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Yüzüstü cehenneme sürülecek olanlar”. Bunun aslı şu İlâhî beyanda bildirilen durumdur; “Şimdi (düşünün, önünü görmeden), yüzüstü sürünen mi hedefe erişir, yoksa doğru yolda düzgün yürüyen mi?”. Onlara bu dünya hayatında bulundukları durumun aynısıyla muamele edilecektir.

      Keşke Allah’a ve Resûl’e itaat edeydik diyecekler. İnkârcılar, başlarına geldiği sırada azabı gördükleri için âhirette devamlı bir şekilde bu sözü tekrar edip söyleyeceklerdir: Keşke Allah’a ve Resûl’e itaat edeydik. Mutlak olarak peygamber kavramı Resûlullah’ı ifade eder. Mutlak olarak yol Allah’ın yolunu ifade eder. Mutlak olarak din de Allah’ın dinini ifade eder. Bu, Kur’ân’da bilinen bir durumdur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yevme (يَوْمَ)

        İbn Fâris: "y-v-m" kökünün, güneşin doğuşundan batışına kadar olan süreyi ifade ettiği gibi, herhangi bir olayın gerçekleştiği mutlak zaman aralığı, dönem veya çağ manasına da geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Yevm kelimesinin zamanın bir ölçüsü olduğunu; bu bağlamda dünyevi bir takvim gününü değil, eylemlerin mutlak sonuçlarıyla yüzleşileceği ve hükmün verileceği o dehşetli "Kavuşma ve Yargı Gününü" (ahireti) nitelediğini açıklar.

        Angelika Neuwirth: Eskatolojik (ahiret eksenli) metinlerde "Gün" (Yevm) kavramının Kur'an'daki litürjik (ayinsel) ağırlığını tahlil eder. Yevm kelimesinin burada sıradan bir zaman birimi olmadığını; tarihin son bulduğu, zamanın donduğu ve insanın doğrudan ilahi infaz mekanizmasıyla muhatap olduğu o devasa kozmik sınırı temsil ettiğini inceler.

        Tükallebü (تُقَلَّبُ)

        İbn Fâris: "k-l-b" kökünün, bir şeyi tersine çevirmek, içini dışına getirmek, altüst etmek ve bir halden başka bir hale döndürmek manalarına geldiğini belirtir. "Taklîb" (tef'il babı) formunun, bu çevirme eyleminin sürekli, tekrarlı ve şiddetli bir biçimde yapıldığını gösterdiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Taklîb eyleminin, bir nesnenin ateşte kızartılırken her tarafının yanması için sürekli döndürülmesi gibi, azabın bedenin her zerresine nüfuz etmesi için uygulanan kesintisiz ve şiddetli bir "çevrilme/altüst edilme" durumu olduğunu açıklar. Fiilin meçhul (edilgen) yapıda olmasının, azap görenlerin mutlak çaresizliğine işaret ettiğini ifade eder.

        Dücane Cündioğlu: "Çevrilme" (taklîb) fiilini estetik, psikolojik ve felsefi bir dehşet tasviri olarak yorumlar. İnsanın dünyadaki o otonom, kibirli ve özgür iradesinin elinden alınarak; cehennemde adeta ateşte çevrilen cansız bir nesneye (ete) dönüşmesinin, iradenin ve varoluşun mutlak sıfırlanması olduğunu tahlil eder. Bu eylemin bedensel acıdan çok daha öte, insanın haysiyetini ve egosunu parçalayan ontolojik bir aşağılanma olduğunu derinlemesine vurgular.

        Vucûhühüm (وُجُوهُهُمْ)

        İbn Fâris: "v-c-h" kökünün, bir şeyin ön tarafı, yüzü, yönelilen taraf, makam, şeref ve itibar manalarına geldiğini belirtir. Vech kelimesinin çoğulu (vücûh) ile onlara dönen zamirin (hüm) birleşimi olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Vech (yüz) kavramının, insanın diğer canlılardan ve insanlardan ayırt edilmesini sağlayan en belirgin, en şerefli uzvu olduğunu; bu nedenle mecazen insanın zatını, niyetini, onurunu ve tüm kimliğini temsil ettiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu: "Yüz" (vech) kavramını Cahiliye dönemi ahlakı ve Kur'an semantiği ekseninde analiz eder. Bedevi kültüründe yüzün, kibrin, asaletin, şerefin ve dokunulmazlığın (vecahet) nihai sembolü olduğunu belirtir. Kur'an'ın, cehennem azabını tasvir ederken özellikle bu "kibir merkezini" (yüzü) hedef alarak onu ateşte evirip çevirmesinin; dünyada ilahi yasaya karşı diklenen o asilzade kibrinin ve egosunun tam da merkezinden vurularak ontolojik bir cezalandırmaya (ilahi kısasa) tabi tutulması olduğunu tahlil eder.

        Fîn-Nâri (فِي النَّارِ)

        İbn Fâris: "n-v-r" kökünün, ışık, aydınlık, ısı ve ateşi harlamak manalarına geldiğini belirtir. Nâr kelimesinin, yakan, kavuran ve içine düşeni yok eden fiziksel ateşi nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Ateşin (nâr), ilahi azabın ve eskatolojik infazın en yakıcı ve somut tezahürü olduğunu ifade eder.

        Yekûlûne (يَقُولُونَ)

        İbn Fâris: "k-v-l" kökünün, bir düşünceyi, niyeti veya duyguyu sesli harflerle dışarıya aktarmak, söylemek ve konuşmak manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kavil eyleminin, burada sıradan bir konuşma değil; azabın şiddeti altında iradesizce dışa vurulan, sarsıcı, çaresiz ve acı dolu bir feryat/itiraf olduğunu açıklar.

        Yâ Leytenâ (يَا لَيْتَنَا)

        İbn Fâris: Arapçada nida (seslenme) edatı olan "Yâ" ile, gerçekleşmesi imkansız veya son derece zor olan arzuları, pişmanlıkları bildiren temenni edatı "Leyte"nin ve "biz" zamirinin (nâ) birleşimi olduğunu belirtir. "Keşke biz, ah n'olurdu" manasına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Leyte edatının, geçmişte kaçırılan, telafisi artık mümkün olmayan ve geri dönülmesi imkansız olan fırsatlar için duyulan o derin, çaresiz ve yıkıcı "keşke" pişmanlığını ifade ettiğini açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Psikolojik bir yıkım ifadesi olarak "Keşke" (Leyte) kavramını tahlil eder. İnsanın doğası gereği umutsuzluğa dayanamadığını; ancak cehennemdeki bu feryadın, zamanın geriye akmayacağının kesin olarak idrak edildiği o mutlak çaresizlik anındaki "bilişsel ve ruhsal çöküşü" temsil ettiğini belirtir. "Leyte", insanın kendi geçmişiyle yaptığı ama sonucu değiştiremeyen o en acı ve son yüzleşmedir.

        Eta'nâ (أَطَعْنَا)

        İbn Fâris: "t-v-a" kökünün, bir iradeye zoraki veya baskıyla değil; gönüllü olarak, yumuşaklıkla, isteyerek ve boyun eğerek itaat etmek manasına geldiğini belirtir. İkrahın (zorlanmanın) tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî: Ta'at eyleminin, emredilen şeyi içsel bir kabullenmişlikle ve rızayla yerine getirmek olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Bu fiili dünyevi sosyoloji ve uhrevi itiraf bağlamında inceler. Azap görenlerin dünyadayken kendi kabile reislerine, sahte otoritelerine veya hevalarına gönüllü olarak "itaat ettiklerini"; ateşteyken gelen bu "keşke itaat etseydik" feryadının, dünyadaki o yanlış otorite seçiminin ve yanlış merkeze boyun eğişin getirdiği devasa faturanın (hüsranın) itirafı olduğunu vurgular.

        Allâhe (اللَّهَ)

        İbn Fâris: "i-l-h" kökünden türediğini ve bütün varlıkların kendisine yöneldiği, boyun eğdiği mutlak yaratıcının özel ismi olduğunu kaydeder.

        Ve Eta'ner-Resûlâ (وَأَطَعْنَا الرَّسُولَا)

        İbn Fâris: "r-s-l" kökünden türeyen, ilahi mesajı insanlara ulaştırmakla görevli, gönderilmiş elçi (resul) manasına geldiğini belirtir.

        Theodor Nöldeke: Kur'an'ın teo-politik otorite inşasında "Allah ve Resulü"nün peş peşe (ve bağlacıyla) zikredilmesini tahlil eder. Ahiretteki bu pişmanlığın ikili bir yapıya sahip olmasının; dünyadayken ilahi olanla (Allah) beşeri elçinin (Resul) hiyerarşik olarak birbirine kenetlendiğini, elçinin getirdiği düzene ve yasalara uymamanın doğrudan ontolojik bir isyan ve varoluşsal bir hata olarak kavrandığını inceler.

        El-Cevâlîkî: Klasik Arapça dilbilgisi kuralları ve Kur'an'ın edebi ritmi (fasıla) bağlamında sondaki "Resûlâ" (الرَّسُولَا) kelimesini inceler. Normal şartlarda kelimenin sonundaki elif harfinin olmaması gerektiğini; ancak burada ayet sonlarının uyumu, ahengi ve kıraat ritmini (secili yapıyı) sağlamak maksadıyla kelime sonuna bir "med (uzatma) elifi" eklendiğini dilbilimsel bir kural olarak aktarır.

        Angelika Neuwirth: El-Cevâlîkî'nin belirttiği bu "uzatılmış elif" (Resûlâ) yapısının sadece gramatik bir kafiye kaygısı olmadığını; bunun Kur'an'ın akustik (işitsel) ve psikolojik retoriğinde devasa bir işlev gördüğünü tahlil eder. Kelimenin sonundaki o uzun ünlü sesinin; ateşte yananların o bitmek bilmeyen feryadını, iniltisini, uzayıp giden çaresiz çığlığını (wailing) kıraat esnasında fiziksel olarak sese dönüştüren, metnin manasını sesiyle canlandıran muazzam bir edebi/litürjik tasarım olduğunu derinlemesine vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X