خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۚ لَا يَجِدُونَ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراًۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahzâb Sûresi, 65. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ebedi azap, cehennem, yardımsızlık, ahzab suresi, ahzab 65, ahzab suresi 65. ayet, dostluk
-
64. ''Şüphesiz Allah kâfirlere lânet etmiş ve onlara alevli bir ateş hazırlamıştır.
65. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Hiçbir dost, hiçbir yardımcı bulamayacaklardır.”
İnkârcıların Âhirette Karşılaşacakları Azap ve Duyacakları Pişmanlık
Şüphesiz Allah kâfirlere lânet etmiş ve onlara alevli bir ateş hazırlamıştır. Allah kâfirleri lânetlemiştir. Yani onları rahmetinden uzaklaştırmıştır. Çünkü O, onların inkârı imana tercih edeceklerini ve sonuna kadar bu hal üzere olacaklarını bilmiştir. Onlara alevli bir ateş hazırlamıştır. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Bu beyan Cehmiyyenin ve Ebü’l-Huzeyl el-Allâf’ın görüşünü reddetmektedir. Cehmiyye’nin görüşünün reddine gelince onlar cennet ve cehennemin son bulacağını iddia etmektedir. Onlar demişlerdir ki: Çünkü bizler cennet ve cehennemi sonlu ve sınırlı kabul etmezsek bu ikisi Allah’ın ilminin dışına çıkar. Zira sonsuz olan varlıklar Allah’ın ilminin dışında kalır, yani onu kapsamaz. Fakat bu, gerçeğe uzak bir görüş olup Rab’lerine ilişkin bilgisizliklerinin bir sonucudur. Çünkü Allah’ın sonsuz olan varlıklara dair bilgisi onların sonsuz olduğudur. O’nun sonlu olan varlık hakkındaki bilgisi de onun sonlu olduğudur. İster sonlu ister sonsuz olsun bir şeyin Allah’ın ilminin kapsamı dışına çıkması mümkün değildir. Hatalardan korunma ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür. Allâf’ın görüşünün reddine gelince o şöyle demektedir: Cennetlikler ve cehennemlikler bir dönemde öyle bir hale gelirler ki Allah onlardan birinin lezzetini veya nimetini yahut azabını arttırmak istediğinde bunu yapamayacaktır. Veya o buna benzer bir görüş söylemiştir. Allah hakkında böyle aşırı sözler söylemekten O’na sığınırız.
Hiçbir dost, hiçbir yardımcı bulamayacaklardır. Âhirette kendilerine yarar sağlayacaklarını ve yardımcı olacaklarını umdukları dünyadaki araçların ve taraftarlarının çokluğu veya putlara tapmaları gibi hususlar. Aksine bütün bunlar onları bırakıp gitmiş ve onlar mahrum olmuşlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak bu durumu şöyle bildirmektedir: “Uydurdukları putlar kendilerini nasıl bırakıp gitti!”. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Hâlidîne (خَالِدِينَ)
İbn Fâris: "h-l-d" kökünün temel manasının, bir yerde uzun süre kalmak, ayrılmamak, sebat etmek ve bozulmadan aynı hal üzere devam etmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Hulûd kavramının, bir şeyin fesada uğramaktan (bozulmaktan) korunması ve bulunduğu durum üzere kalıcılık göstermesi olduğunu açıklar. Ahiret bağlamında kullanıldığında, ölümün ve değişimin tamamen ortadan kalktığı ezeli/ebedi varoluş formunu nitelediğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu: "Hulûd" kavramının İslam öncesi ve sonrası semantik evrimini tahlil eder. Cahiliye şiirinde bu kelimenin dağlar, kayalar veya uzun süre ayakta kalan harabeler için (göreli bir uzunluğu) ifade etmek amacıyla kullanıldığını; ancak Kur'an'ın bu kelimeyi alıp ona mutlak, eskatolojik ve zamanın ötesine geçen "sonsuzluk/ebediyet" manasını yükleyerek yepyeni bir teolojik boyut kazandırdığını derinlemesine inceler.
Fîhâ (فِيهَا)
İbn Fâris: Bir şeyin içinde olma, kapsama ve zarfiyet bildiren "fî" harf-i ceri ile, bir önceki ayette geçen cehenneme/ateşe (sa'îr) dönen dişil zamirin (hâ) birleşimi olduğunu kaydeder.
Ebedâ (أَبَدًا)
İbn Fâris: "e-b-d" kökünün, sonu olmayan, kesintiye uğramayan, zamanın ucu açık ve mutlak devamlılık arz eden hali (sonsuzluk) manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Ebed kelimesinin, "başlangıcı olmayan" manasındaki ezel kelimesinin zıddı olarak "sonu ve bitiş noktası olmayan" devasa zaman dilimini nitelediğini açıklar.
Theodor Nöldeke: "Hâlidîne" (sonsuza dek kalıcılar) kelimesinin tek başına yeterli bir sonsuzluk ifade etmesine rağmen, hemen ardından "ebedâ" (ebediyen/kesintisiz) kelimesinin eklenmesini Kur'an'ın eskatolojik retoriği bağlamında tahlil eder. Bu ikilemenin (pekiştirmenin), münafıkların ve kafirlerin cehennemden bir gün çıkabileceklerine dair besleyebilecekleri her türlü umudu, felsefi argümanı veya kurtuluş beklentisini (apokatastasis) mutlak surette ezip yok eden, teolojik bir "çifte mühürleme" olduğunu tarihsel verilerle vurgular.
Lâ Yecidûne (لَا يَجِدُونَ)
İbn Fâris: "v-c-d" kökünün, bir şeyi arayıp taradıktan sonra ona rastlamak, idrak etmek, ulaşmak ve elde etmek manalarına geldiğini belirtir. Olumsuzluk edatıyla (lâ) birlikte, "asla bulamazlar, elde edemezler" anlamına büründüğünü kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: Vücud eyleminin yokluğun (adem) tam zıddı olduğunu; "bulamama" fiilinin, failin şiddetli arayışına, çaresizliğine ve muhtaçlığına rağmen nesneye/kurtuluşa ulaşamaması şeklindeki o mutlak mahrumiyet durumunu nitelediğini açıklar.
Veliyyen (وَلِيًّا)
İbn Fâris: "v-l-y" kökünün temel manasının, iki şeyin arasına başka hiçbir şeyin girmeyeceği kadar birbirine yakın, bitişik ve yan yana olması durumu olduğunu belirtir. Buradan hareketle kişinin işlerini üstlenen, ona en yakın olan koruyucu, dost ve hamiye "veli" denildiğini aktarır.
Râgıb el-İsfahânî: Veli kavramının, ontolojik ve duygusal olarak kişiye o kadar yakın birini ifade ettiğini ki, bu yakınlığın doğal bir sonucu olarak koruma, yardım ve şefkatin devreye girdiğini; velinin bir nevi "kefil ve himaye edici otorite" olduğunu ifade eder.
Patricia Crone: Erken dönem Arap toplumundaki "velâ" (himaye/koruma) kurumunu sosyolojik bir perspektifle tahlil eder. Bedevi kabile sisteminde bireyin hayatta kalmasının tamamen "velilerine" (kabile atalarına, ittifak kurduğu güçlere) bağlı olduğunu; Kur'an'ın ahiret sahnesinde "hiçbir veli bulamazlar" diyerek, bu dünyevi, kan bağına ve kabile asabiyetine dayalı yatay güvenlik ağını (himaye sistemini) tamamen çökerttiğini, bireyi ilahi yargı karşısında çırılçıplak ve yapayalnız bıraktığını inceler.
Ve Lâ (وَلَا)
İbn Fâris: Atıf (bağlaç) harfi olan "vav" ile mutlak olumsuzluk edatı olan "lâ"nın birleşimi olup, kendisinden sonraki seçeneği de ihtimal dışı bıraktığını belirtir.
Nasîrâ (نَصِيرًا)
İbn Fâris: "n-s-r" kökünün, birine yardım etmek, onu düşmanına veya düştüğü sıkıntıya karşı destekleyip güçlendirmek ve kurtarmak manalarına geldiğini belirtir. Hızlanın (yardımsız/yüzüstü bırakmanın) tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî: Nusret kavramının, özellikle baskı gören, ezilen veya yenilmek üzere olan birine dışarıdan müdahale ederek sağlanan o aktif, eylemsel ve kurtarıcı destek olduğunu açıklar. "Nasîr" kelimesinin ise bu yardım eylemini en güçlü ve yoğun şekilde yapan (mübalağa) faili nitelediğini kaydeder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: Kur'an psikolojisinde "Veli" ve "Nasîr" kavramları arasındaki ince anlambilimsel farkı ve bu iki kelimenin neden yan yana reddedildiğini tahlil eder. Veli'nin, kişinin derdini paylaşan, ona şefkat duyan "içsel/yakın koruyucu" olduğunu; Nasîr'in ise şefkati olmasa bile gücüyle kişiyi krizden çekip çıkaran "dışsal/aktif kurtarıcı" olduğunu belirtir. Cehennemdeki insanın ne kendi derdiyle dertlenecek sıcak bir dosta (veli) ne de onu o ateşten çekip alacak dışsal bir güce (nasîr) sahip olamayacağının ilan edilmesinin; insan ruhunu hem duygusal (yalnızlık) hem de fiziksel (kurtuluşsuzluk) olarak mutlak bir çıkmaza ve çaresizliğe mahkum eden sarsıcı bir eskatolojik tasvir olduğunu derinlemesine vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla