Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 63. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 63. Ayet

    يَسْـَٔلُكَ النَّاسُ عَنِ السَّاعَةِۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِۜ وَمَا يُدْر۪يكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَر۪يباً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yes-eluke-nnâsu ‘ani-ssâ’a(ti)(s) kul innemâ ‘ilmuhâ ‘inda(A)llâh(i)(c) vemâ yudrîke le’alle-ssâ’ate tekûnu karîbâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İnsanlar sana kıyâmetin vaktini soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Allah katındadır. Ne bilirsin, belki de kıyamet yakında gerçekleşir.”

      İnsanlar sana kıyâmetin vaktini soruyorlar. Buradaki kıyâmete ilişkin sorunun, bir diğer âyette bildirilen husus olması mümkündür. Nitekim söz konusu âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ne zaman gelip çatacak?” diye sana kıyâmet saatini sorarlar. Sorunun kıyâmetin kopması hakkında olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: De ki: Onun ilmi ancak Allah katındadır. Bu âyette Resûlullah’ın nübüvvetinin ispatına dair delil vardır. Çünkü kendisine kıyâmet hakkında soru sorulduğunda kendisine emredildiği üzere bu işi ve bunun bilgisini Allah’a havale etmiştir. Resûlullah’ın dışında biri olsaydı bilsin veya bilmesin onlara cevap verirdi. Zira dünya hayatında liderlik talep eden kimseler böyle yaparlar. Bu kimselere bir şey sorulduğunda bilmeseler de bir şey söylerler. Çünkü bu durum onların liderliğinin devamı için daha uygundur. Dolayısıyla Resûlullah dünya hayatındaki liderlerin yaptığı gibi yapmadığına, aksine “onun bilgisi Allah katındadır” dediğine göre bu durum, Resûlullah’ın kendisine tebliğ etmesi emredilen İlâhî buyrukları ve vahiyleri tebliğ eden bir kişi olduğunu göstermektedir.

      Ne bilirsin, belki de kıyâmet yakında gerçekleşir. Bu beyan, bir tehdit ve uyarı konumundadır. Yine bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur ki sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Bil ki kıyâmet yakında gerçekleşecektir, bu gereklilik mânasındadır. Çünkü “lealle” kelimesi Allah tarafından kullanılınca zorunluluk mânası içerir. Gelecekte olacak olan olay vuku bulmuş olan gibidir. İkinci olarak bu beyan ummak (teraccî) mânasına gelir. Yani kıyâmetin yakın olduğunu umarak amel edin. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yes'elüke (يَسْأَلُكَ)

        İbn Fâris: "s-e-l" kökünün temel manasının, birinden bir şey istemek, talep etmek, soru sormak ve bilmediği bir hususta aydınlanmayı beklemek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Sual kavramının iki amacı olduğunu açıklar: Biri mal veya maddi bir şey talep etmek, diğeri ise bilgi talep etmektir. Ayetteki "sana soruyorlar" fiilinin, gizli (gayb) olan bir gerçekliğe dair bilgi edinme çabasını nitelediğini kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Bu sorma (sual) eyleminin sosyo-psikolojik arka planını tahlil eder. Ayette bahsedilen "sana soruyorlar" fiilinin, saf ve masum bir bilgi arayışından ziyade; müşriklerin veya Medine'deki münafıkların peygamberi köşeye sıkıştırmak, onun peygamberliğini test etmek ve "madem peygambersin hadi zamanını söyle" diyerek onu alaya almak maksadıyla yönelttikleri provokatif ve alaycı bir sorgulama (meydan okuma) olduğunu inceler.

        en-Nâsü (النَّاسُ)

        İbn Fâris: Kökü hakkında iki temel görüş olduğunu belirtir: İlki "ü-n-s" (başkasının varlığıyla sükunet ve yakınlık bulmak), ikincisi ise "n-v-s" (hareket etmek, yer değiştirmek). İnsanların doğası gereği hem hareketli hem de sosyal varlıklar olmasından dolayı bu ismi aldıklarını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî: İnsan türünü bütüncül bir topluluk olarak ifade eden genel bir isim olduğunu kaydeder.

        Dücane Cündioğlu: "Nas" (insanlar/kitleler) kelimesinin bu bağlamdaki kullanımını felsefi bir zeminde yorumlar. Sualin belirli bir gruptan (örneğin sadece müşriklerden) değil de, genel olarak "insanlardan" (en-Nâsü) gelmesinin; kıyametin ve dünyanın sonunun ne zaman geleceği sorusunun, inançlı veya inançsız fark etmeksizin tüm insanlığın bilinçaltında yatan o devasa, evrensel ve ontolojik bir anksiyete (korku ve merak) olduğunu derinlemesine tahlil eder.

        Ani's-Sâ'ati (عَنِ السَّاعَةِ)

        İbn Fâris: "s-v-a" kökünün, zamanın bir parçası, bir bölümü ve an manasına geldiğini belirtir. Gündüz veya gecenin belirli bir dilimine bu isim verildiği gibi, vaktin bizzat kendisine de dendiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Sâ'at kelimesinin genel zaman dilimi anlamından çıkarak, evrenin mevcut düzeninin ansızın, tek bir hamlede çöküp yok olacağı o dehşetli ve kesin zaman dilimini (Kıyameti) niteleyen özel bir teolojik terime dönüştüğünü açıklar.

        Arthur Jeffery: "Saat" kavramının İslami eskatolojideki (ahiret inancındaki) yerini etimolojik olarak inceler. Kelimenin geç antik çağda Süryanice "şa'tâ" ve Aramice dini metinlerdeki kıyamet/son gün kullanımlarıyla ortak bir teo-politik havzadan beslendiğini; Kur'an'ın bu evrensel zaman terimini alarak onu kozmik yıkımın ve ilahi mahkemenin kurulacağı o dehşet verici "Son An" olarak kavramsallaştırdığını dilbilimsel bir yaklaşımla tahlil eder.

        Toshihiko Izutsu: "Saat" kavramını Kur'an'ın zaman ve varlık (ontoloji) felsefesi üzerinden analiz eder. Cahiliye dönemi bedevi Araplarının inandığı ve insanı çaresizce öğüten o kör, amaçsız ve sonsuz zamana (Dehr) karşı; Kur'an'ın "Saat" kavramıyla zamanı doğrusal bir çizgiye oturttuğunu ve ona mutlak bir bitiş/durma noktası (kıyamet) atayarak tarihi anlamlandırdığını, "Saat"in dünyevi zamanın yırtılıp ilahi zamanın başladığı sınır çizgisi olduğunu vurgular.

        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris: "k-v-l" kökünün, bir düşünceyi, emri veya bilgiyi sesli harflerle ve söz dizimiyle dışarıya aktarmak, söylemek manasına geldiğini belirtir.

        Angelika Neuwirth: "De ki / Söyle" (Kul) emir kipinin Kur'an'ın iletişim modelindeki litürjik (ayinsel) ve teolojik işlevini tahlil eder. İnsanların kıyamet kışkırtmasına karşı peygamberin kendi aklından bir cevap üretmediğini; "Kul" emrinin, peygamber ile ilahi vahiy arasına çekilen keskin bir sınır olduğunu, onun sadece mutlak ve aşkın (transandantal) bir kaynaktan gelen yasanın "elçisi/sözcüsü" olduğunu kanıtlayan kusursuz bir edebi bariyer olduğunu inceler.

        İnnemâ (إِنَّمَا)

        İbn Fâris: Doğrulama ve pekiştirme edatı olan "inne" ile, ardından gelen hükmü sınırlayan "mâ" harfinin birleşiminden oluşan bir hasr (sınırlandırma/tahsis) edatı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kendisinden sonra gelen vasfı, eylemi veya bilgiyi sadece ve sadece belirtilen özneye ait kılan, başka hiçbir ihtimale yer bırakmayan "yalnızca, ancak ve sadece" manasındaki dilsel kilit olduğunu açıklar.

        İlmühâ (عِلْمُهَا)

        İbn Fâris: "a-l-m" kökünün, bir şeyin gerçekliğine hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde nüfuz etmek, idrak etmek ve kesin olarak bilmek manalarına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu: "İlim" kavramını gayb (bilinmeyen) bağlamında semantik bir tahlile tabi tutar. Kıyametin vaktine dair o devasa sırrın "bilgisinin" (ilmühâ) tartışmaya açılmasının, insan ile Tanrı arasındaki epistemolojik sınırı belirlediğini ifade eder. İnsanın sadece zahiri (görüneni) bilebileceğini; kıyamet gibi kozmik bir kırılmanın ilminin ise tamamen insanın bilgi dairesinin dışında bırakıldığını vurgular.

        İndellâhi (عِندَ اللَّهِ)

        İbn Fâris: "İnd" zarfının, bir şeyin yanında, huzurunda, katında ve mülkiyetinde olma durumunu, mekansal veya manevi bir aidiyeti nitelediğini belirtir. Allah lafzı ile birlikte kullanıldığında mutlak aidiyeti ifade ettiğini kaydeder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Bu ifadenin (Yalnızca Allah katındadır) psikolojik ve teolojik sarsıcılığını inceler. İnsanların ve münafıkların peygamberden tarih, gün veya saat beklemesine karşılık; "bilginin sadece Allah'ın tekelinde (katında) olması" vurgusunun, insan zihnindeki kontrol saplantısını yıktığını belirtir. Kıyamet bilgisinin hiçbir melek, peygamber veya kahine verilmemiş olmasının, mutlak otoriteyi sadece yaratıcıda toplayan ve sahte dünyevi kurtarıcıların (gelecekten haber verenlerin) iddialarını iptal eden eşsiz bir tevhidi güvenlik duvarı olduğunu tahlil eder.

        Ve Mâ Yüdrîke (وَمَا يُدْرِيكَ)

        İbn Fâris: "d-r-y" kökünün, bir şeyi ince hilelerle, tahminle, yoğun bir araştırmayla veya dolaylı yollardan sezerek/araştırarak bilmek manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Dirayet kavramının, sıradan bir bilginin (ilim) ötesinde, gizli kalmış bir gerçeği aklın sınırlarını zorlayarak çözmeye çalışmak olduğunu açıklar. Soru formundaki "mâ yüdrîke" (sana ne bildirebilir / sen nereden bileceksin) ifadesinin, muhatabın bu bilgiye kendi çabasıyla ulaşmasının ontolojik olarak imkansız olduğunu ilan ettiğini kaydeder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Bu retorik sorunun doğrudan peygambere yöneltilmesindeki edebi ihtişamı ve teolojik dürüstlüğü tahlil eder. Allah'ın, kendi seçtiği ve vahiy indirdiği elçisine bile "Sen nereden bileceksin?" diyerek ontolojik bir sınır çizmesinin; peygamberin yarı-tanrısal bir varlık olmadığını, onun da gayb (bilinmeyen) karşısında tıpkı diğer insanlar gibi aciz ve ilahi bilgilendirmeye muhtaç bir "beşer" olduğunu kanıtlayan devasa bir felsefi yüzleşme olduğunu derinlemesine yorumlar.

        Le'alle (لَعَلَّ)

        İbn Fâris: Arapçada bir durumun gerçekleşmesine dair umut, beklenti, ihtimal veya endişe bildiren (teracci ve tevekku) zarf edatı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Bu edatın Allah'tan sadır olduğunda (Kur'an dilinde) bir şüpheden ziyade, muhatabın zihnini o olayın kesinliğine ve aniliğine hazırlayan çok güçlü bir "beklenti ve teyakkuz" inşası olduğunu ifade eder.

        es-Sâ'ate (السَّاعَةَ)

        (Etimolojisi yukarıda işlenen Kıyamet/Son An kavramı, burada beklentinin ve ihtimalin merkezindeki nesne olarak tekrar vurgulanmıştır.)

        Tekûnü (تَكُونُ)

        İbn Fâris: "k-v-n" kökünün, var olmak, vuku bulmak, meydana gelmek ve ortaya çıkmak manalarına geldiğini belirtir.

        Karîbâ (قَرِيبًا)

        İbn Fâris: "k-r-b" kökünün, iki şey arasındaki mesafenin sıfırlanmaya yüz tutması, mekansal, zamansal veya makam olarak yakınlık manalarına geldiğini belirtir. Uzaklığın (bu'd) tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî: Kurb veya karîb kavramının burada fiziksel bir ölçü birimini değil, zamanın her an dolabileceği ihtimalini ve o dehşetli anın (kıyametin) nefes kadar iç içe geçmiş olan zamansal yakınlığını nitelediğini açıklar.

        Theodor Nöldeke: Eskatolojik (ahiret eksenli) "yakınlık" motifinin erken İslam dönemindeki tarihsel bağlamını tahlil eder. Kıyametin "çok yakın" (karîb) olabileceği vurgusunun, geç antik çağdaki Yahudi-Hıristiyan apokaliptik edebiyatıyla benzer bir "sonun eşiğinde olma" (imminence) aciliyetini taşıdığını; Kur'an'ın bu "yakınlık" algısıyla, ilk muhataplarını dünyevi rehavetten koparıp ahlaki bir arınmaya ve mutlak bir eylem aciliyetine sevk ettiğini inceler.

        Dücane Cündioğlu: Kıyametin "yakın" (karîb) olmasını felsefi bir zaman algısı üzerinden yorumlar. Kur'an'daki bu yakınlığın takvimsel veya kronolojik bir daralma olmadığını; aksine ontolojik bir durum olduğunu belirtir. İnsanın ölümlü doğası gereği, kendi kişisel kıyametine (ölüme) ve evrensel sona zaten her an bir adım mesafede durduğunu; bu yüzden "belki de çok yakındır" (le'alle... karîbâ) uyarısının, insan bilincini "hep o an gelecekmiş gibi" sarsılmaz bir uyanıklıkta ve varoluşsal bir ürpertide (teyakkuzda) tutmak için tasarlanmış kusursuz bir estetik/psikolojik tasarım olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X