مَلْعُون۪ينَۚۛ اَيْنَ مَا ثُقِفُٓوا اُخِذُوا وَقُتِّلُوا تَقْت۪يلاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahzâb Sûresi, 61. Ayet
Daralt
X
-
60-61. “Münafıklar, kalplerinde kötülük bulunanlar ve Medine’de asılsız haber yayanlar yaptıklarına son vermezlerse seni onların üzerine sevkedeceğiz; o zaman seninle beraber orada fazla oturamayacaklar, Allah'ın rahmetinden uzaklaşmış olarak nerede bulunsalar yakalanıp öldürülecekler,"
Münafıklar ve kalplerinde kötülük bulunanlar yaptıklarına son vermezlerse. Münafıklar yaptıklarına son vermezlerse sözü şu mânaya gelebilir: Yani onlar daha önce bahsedilen hür kadınlara zina teklifinde bulunma ve onlara kötülük etmeye son vermezlerse. Zira onlara bu fiilleri yapanlar münafıklardı. Müslümanların o dönemde böyle bir fiilde bulunmaları mümkün değildir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur; Münafıklar yaptıklarına son vermezlerse. Bu münafıklar ve bahsedilen kimseler söz konusu davranışlarından vazgeçmezlerse kendilerine belirtilen cezalar uygulanır. Bazıları şöyle demiştir: Münafıklar düşman haberleriyle insanları korkutuyor ve bu haberleri yayıyorlardı. Onlar şöyle diyorlardı: Size çok sayıda ve hazırlıklı düşman gelmektedir. Bu, tıpkı şu İlâhî beyanda bildirilen durum gibidir: “Birtakım insanlar onlara, ‘İnsanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun’ dediler”. Onları korkutuyor ve zayıf görüyorlardı ki o inkârcılarla savaşmasınlar. Bunlar münafıklıklarını ve müminlere muhalif olduklarını gizliyorlardı. Yine bu münafıklar müminlerle berabermiş gibi davranıyorlar, kendi aralarında ise gerçeği gizliyorlardı. Ayrıca onlar günah işleme, haksızlık etme ve peygambere karşı gelme konularını aralarında fısıldaşıyorlardı. Bundan dolayı böyle davranmaları yasaklandı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Günah işleme, haksızlık etme ve peygambere karşı gelme konusunda fısıldaşmayın”. O burada da şöyle buyurmuştur: Münafıklar ve kalplerinde kötülük bulunanlar son vermezlerse, yani yaptıklarına, seni onların üzerine sevkedeceğiz; o zaman seninle beraber orada fazla oturamayacaklar. Bazıları şöyle demiştir: seni onların üzerine sevkedeceğiz. Yani seni onlara musallat edeceğiz. Bazıları şöyle demiştir; Seni onların üzerine sevkedeceğiz. Bazıları şöyle demiştir: Seni onlara karşı hırslı yapacağız. Sanki buradaki hırsla yöneltme, peygamberin ötekilerle kılıçla karşı karşıya gelmesi ve onları öldürmesi için onunla diğerleri arasını serbest bırakma mânasındadır. Resûlullah onlarla daha önce dille karşı karşıya geliyordu. Cenâb-ı Hak bu zamana kadar onlarla kılıçla savaşma emri vermemişti.
Cenâb-ı Hak nerede bulunsalar, onların lanetlenmiş olduklarını bildirmiştir. Yani nerede bulunsalar kovulmuşlardır. Çünkü lanet kovulmak demektir. Yine onlar nerede bulunsalar yakalanıp öldürüleceklerdir. Sen, onları bilmediğin az bir dönem hariç seninle beraber oturamayacaklardır.
Kalplerinde çürüklük bulunanlar. Bazıları şöyle demiştir: Bunlar zina yapan kişilerdir. Münafıklar. Bunlar münafıklardır. Medine’de asılsız haberler yayanlar. Bunlar münafık değildirler. Fakat bunlar haberleri yaymayı seven bir gruptur. Denilir ki: “İrcâf ” haber yaymak demektir. Münafığın gerçekten inkârcılarla gizlice beraber olan kimse olması mümkündür. Kalbinde kötülük bulunan kimse ise kalbinde şüphe ve tereddüt bulunan ve fakat ne açık ne de gizli bir şekilde inkarcılarla beraber olmayan kişidir. Bu kişi inkârcı ile münafık arasında bulunan kimsedir.
Yorumu Yorumla
-
Mel'ûnîne (مَلْعُونِينَ)
İbn Fâris: "l-a-n" kökünün temel manasının, bir kimseyi öfkeyle, şiddetle ve aşağılayarak bulunduğu yerden uzaklaştırmak, sürmek ve dışlamak olduğunu belirtir. Bu kelimenin, lanete uğramış, kovulmuş ve her türlü himayeden mahrum bırakılmış pasif (edilgen) çoğul grubu nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: Lanet kavramının, Allah'tan olduğunda "ilahi rahmetten ve korumadan mutlak surette koparılmak"; insanlardan ve toplumdan olduğunda ise "aforoz edilmek, dışlanmak ve nefret objesi haline gelmek" olduğunu açıklar. Münafıkların (ve mürciflerin) bu ayette "mel'ûnîne" (lanetlenmişler) olarak kodlanmasının, onların Medine toplumundaki tüm yasal, ahlaki ve sosyal dokunulmazlıklarını (himayelerini) kaybettiklerini ilan eden hukuki bir statü olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu: "Mel'un" olma durumunu Kur'an'ın teo-politik ahlak sistemi içinde semantik bir analize tabi tutar. Bir önceki ayette devlete ihanet edenlerin şehirden çıkarılacağı (sürgün) tehdidinin ardından gelen bu sıfatın; sıradan bir beddua olmadığını, bu kişilerin yeni kurulan ahlaki nizam (ümmet) ve mutlak otorite (Allah) tarafından ontolojik olarak "yok sayıldığını", varlık hiyerarşisinin en dibine (zillet) fırlatıldıklarını gösteren devasa bir varoluşsal aforoz mührü olduğunu tahlil eder.
Patricia Crone: Erken dönem Arap kabile sosyolojisinde bu kavramın pratik karşılığını inceler. Kendi kabilesi tarafından himayesi kaldırılan ve çöle sürülen "kanunsuz/dışlanmış" (halî/sa'lûk) bedevilerin durumuna benzer şekilde; Medine'deki münafıkların "lanetlenmiş" (mel'ûn) ilan edilmesinin, onları İslam devletinin anayasal vatandaşlık korumasından çıkarıp, kanı helal ve sahipsiz "hedef" haline getiren katı bir siyasi/hukuki kararnameden farksız olduğunu tarihsel verilerle vurgular.
Eynemâ (أَيْنَمَا)
İbn Fâris: Mekan ve yer bildiren "e-y-n" (nerede) soru/zarf edatı ile, şart ve genelleme (umum) bildiren "mâ" (her/ise) edatının birleşimi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Bu zarfın, eylemin (yakalanmanın) gerçekleşebileceği tüm mekanları istisnasız kapsadığını; kaçakların saklanabileceği hiçbir coğrafi veya fiziki sığınağın, bu ilahi ve yasal takibattan muaf tutulmadığını açıklar.
Sükıfû (ثُقِفُوا)
İbn Fâris: "s-k-f" kökünün temel manasının, bir şeyi zekice, ustalıkla ve çabucak ele geçirmek, idrak etmek, rastlamak ve kıskıvrak yakalamak olduğunu belirtir. Teskıf eyleminin, düzeltmek veya doğrultmak için mızrağı ateşte tavlamak anlamına da geldiğini, buradan hareketle "birini köşeye sıkıştırıp boyun eğdirmek" manasını taşıdığını bedevi bir metaforla aktarır.
Râgıb el-İsfahânî: Sekaf veya teskıf fiilinin, kaçan veya saklanan birini gafil avlayarak, üstün bir beceri ve güçle derdest etmek, ona rastlayıp anında hakimiyet kurmak olduğunu ifade eder. Edilgen (meçhul) yapısıyla "bulunduklarında, rastlanıldıklarında, ele geçirildiklerinde" manasına geldiğini kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Bu fiilin (sükıfû) Medine'deki askeri ve istihbari bağlamını tahlil eder. Savaş psikolojisinde yalan haber yayanlara (mürciflere) ve münafıklara yönelik bu "bulundukları yerde ele geçirilme" vurgusunun; devletin güvenlik aygıtlarının aktif bir insan avına (takibata) çıkacağını, hainlerin artık toplum içinde rahatça dolaşamayacaklarını ve her an "derdest edilecekleri" korkusuyla yaşamaya mahkum edildiklerini gösteren muazzam bir psikolojik harp (caydırıcılık) dili olduğunu inceler.
Uhızû (أُخِذُوا)
İbn Fâris: "e-h-z" kökünün, bir şeyi almak, kavramak, tutmak, hapsetmek ve birini işlediği bir suçtan dolayı cezalandırmak maksadıyla yakalamak manalarına geldiğini belirtir. Terk etmenin tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî: Ahz eyleminin, sadece fiziksel bir tutma olmadığını; failin (devletin/ilahi yasanın) suçluyu kuşatarak onu kendi kudret ve otoritesi altına alması, kımıldayamaz hale getirmesi ve esir etmesi olduğunu açıklar.
Michael Cook: İslam site-devletinin (Medine'nin) ceza hukuku inşasında bu kavramı değerlendirir. "Yakalanırlar" (uhızû) hükmünün, kabileler arası kan davası mantığından çıkarak; ihanet suçlularının doğrudan merkezi devlet otoritesi (peygamber ve müminler) tarafından "tutuklanması, alıkonulması" ve kamu düzeni adına yargısız infazdan ziyade bir kolluk gücü eylemiyle (derdest edilerek) etkisiz hale getirilmesi yönündeki o yeni, kurumsal devlet tekeli/şiddeti olduğunu sosyolojik olarak tahlil eder.
Ve Kuttilû (وَقُتِّلُوا)
İbn Fâris: "k-t-l" kökünün, bir canlının ruhunu bedeninden ayırmak, hayatına son vermek ve öldürmek manasına geldiğini belirtir. Fiilin "tef'il" babında (kuttilû) getirilmesinin; sıradan bir öldürmeyi değil, eylemin şiddetini, çokluğunu, acımasızlığını ve cezalandırmadaki o tavizsiz kasıt/yoğunluk durumunu (şiddetli infazı) nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: Katl kavramının yaşamı sonlandırmak olduğunu, "kuttilû" şeklindeki şeddeli formun ise bu infazın hiçbir merhamet, pazarlık veya fidye (kurtuluş) seçeneği barındırmaksızın, en ağır şekilde tatbik edilmesi anlamına geldiğini açıklar.
Angelika Neuwirth: Kur'an'ın yasa koyucu ve eskatolojik retoriğindeki bu "şiddet" dozunu tahlil eder. Yeni kurulan İslam toplumunun varlığını içeriden çökertmeye çalışan ihanet şebekelerine (münafıklara) karşı, metnin neden bu kadar sert ve "kıyasıya öldürülme" (kuttilû) dili kullandığını inceler. Bunun, dönemin geç antik çağ ihanet suçlarına verilen evrensel ve mutlak ölüm cezası geleneğiyle örtüştüğünü; devletin bekasının (varoluşunun) tehlikede olduğu "olağanüstü hal" (kriz) durumlarında, ilahi yasanın toleransı sıfırlayan o devasa ve sarsıcı politik yaptırımını simgelediğini vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bu fiilin İslam hukukundaki (Fıkıh) tam karşılığını "Siyaset-i Şer'iyye" (kamu düzeni ve devlet yönetimi) bağlamında değerlendirir. Ayetteki "kuttilû" (şiddetle öldürülürler) yaptırımının sıradan bir cinayet cezası değil; doğrudan doğruya vatana ihanet, devlete başkaldırı (bağy), toplumsal kaosa yol açma (hırabe) ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarma (fesad) suçlarının devlete tanıdığı en üst sınırdan "infaz/idam" yetkisi olduğunu aktarır.
Taktîlâ (تَقْتِيلًا)
İbn Fâris: "k-t-l" kökünden (tef'il babından) gelen masdar (mef'ul-i mutlak) olduğunu; asıl fiilin taşıdığı anlamı, yoğunluğu ve şiddeti şüpheye yer bırakmayacak şekilde pekiştirmek için kullanıldığını belirtir.
Dücane Cündioğlu: "Ve kuttilû taktîlâ" (kıyasıya/tam bir öldürmeyle öldürülürler) ikilemesindeki estetik, psikolojik ve ontolojik dehşeti felsefi bir dille yorumlar. İlahi iradenin veya devlet aklının; merhameti, hoşgörüyü ve zarafeti sonuna kadar kullandıktan sonra (önceki ayetlerdeki mühlet verme, affetme, görmezden gelme evreleri); sınırları zorlayan kötülük karşısında nihayet kılıcını çektiğinde, bu cezanın nasıl pürüzsüz, mutlak ve acımasız bir varoluşsal sıfırlamaya (taktîlâ) dönüştüğünü tahlil eder. Bu tekrarlı masdarın (taktîlâ); münafıkların zihnindeki "peygamber bizi affeder, bizi ciddiye almaz veya araya adam koyar kurtuluruz" şeklindeki o kof ve şımarık güvenlik yanılsamasını paramparça eden, adaletin soğuk, estetik ve tavizsiz "mutlak infaz" mühürü olduğunu derinlemesine inceler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla