Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 59. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 59. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-nnebiyyu kul li-ezvâcike vebenâtike venisâ-i-lmu/minîne yudnîne ‘aleyhinne min celâbîbihin(ne)(c) żâlike ednâ en yu’rafne felâ yu/żeyn(e)(k) vekâna(A)llâhu ġafûran rahîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.

      Kadınlara Yönelik Tesettür Emri

      Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet Medine’de muhacir kadınlar hakkında inmiştir. Buna göre muhacirler Medine’ye geldiler. Burası dar bir yerdi. Muhacirlerle birlikte kadınları da vardı. Onlar ensarla birlikte yurtlarında yaşadılar. Böylelikle yer onlar için iyice daraldı. Kadınlar geceleyin boş araziye çıkıp orada ihtiyaç gideriyorlardı. İçinde kötülük bulunan kimseler geceleyin kadınları gözetliyor ve onlara gelip cinsel ilişkide bulunmayı teklif ediyorlardı. Onlar aslında câriyeleri arıyorlardı. Fakat geceleyin câriye ile hür kadın birbirinden fark edilmiyordu. Çünkü o dönemde hür ve câriyelerin kıyafetleri aynıydı. Müminlerin hanımları, geceleyin kötü ve içi bozuk insanlar tarafından karşılaştıkları durumu kocalarına anlatmışlardır. Onlar da bunu Resûlullah’a anlatmış, bunun üzerine onlar hakkında Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle meâlindeki âyetin sonuna kadar olan kısmı nâzil olmuştur. Böylece hür kadınlara dış örtülerini üzerlerine giyip salmaları emredilmiştir ki bu, hür kadınlarla câriyeleri ayırt etmek için bir işaret olsun. Ömer (r.a.)’in rivayete edilmiştir ki bir câriye örtünmüş bir halde yanından geçmiş, o da onu kamçıyla dövmüştür. Hz. Ömer ona “örtünü aç, kendini hür kadınlara benzetme” demiştir. Dolayısıyla o câriyelere örtüsünü açmasını, hür kadına ise bunu örtmesini emretmiştir. Ayrıca hür kadınlara Nûr sûresinde şu ilâhı beyanla başörtülerini yakalarının üzerine örtmeleri emredilmiştir: “Başörtülerini yakalarının üzerine örtsünler”. Bu emrin sebebi boyundaki zînetlerin görünmemesidir. Yine kadınlara görünen kısımlar hariç yabancılara zînet yerlerini göstermek yasaklanmıştır. Bu âyette onlara, hür kadınlar oldukları bilinsin ve böylece belirtilen sebeplerle incitilmesinler diye dış örtülerini giyip üzerlerine salmaları emredilmiştir.

      Bu âyette geçen “cilbâb” kelimesi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bunun manto gibi dış giysi (ridâ) olduğunu söylemiştir. Bu kelimenin çoğulu olan “celâbîb” “erdiye” yani cübbe demektir. Bu İbn Kuteybe’nin görüşüdür. Kadınlara dış giysi ve örtülerini giymeleri emredilmiştir. Ebû Avsece şöyle demiştir: “Celâbîb” başı da örten dış örtüdür (mekâni‘). Bu kelimenin tekili “cilbâb”dır. Denilir ki: “Tecelbebî”, yani başını da örten giysiyi örtün. Bu kelime başörtüsünün üzerine giyilen örtü demektir.

      Bu âyette hür kadınların ihtiyaçlarını karşılamak üzere dışarı çıkmalarına ruhsat verildiğine dair delil vardır. Çünkü eğer dışarı çıkmaları caiz olmasaydı dış örtülerini giyip üzerlerine salmaları emredilmezdi; aksine dışarı çıkmaları yasaklanırdı. Bu durum kadınların ihtiyaçlarını karşılamak üzere dışarı çıkmalarının caiz olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yâ Eyyühe (يَا أَيُّهَا)

        İbn Fâris: Uzakta olanı veya dikkati dağınık olanı uyarmak için kullanılan "yâ" (ey) nida edatı ile, muhatabı belirginleştiren "eyyü" ve tenbih (uyarı) harfi olan "hâ"nın birleşimi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Söylenecek olan emrin, kuralın veya mesajın son derece hayati olduğunu, muhatabın zihinsel uyanıklık haline geçmesi gerektiğini bildiren güçlü bir yöneliş formu olduğunu ifade eder.

        en-Nebiyyu (النَّبِيُّ)

        İbn Fâris: "n-b-e" (önemli bir haber getiren) ve "n-b-v" (şerefi, makamı yüce olan, tümsek) köklerinden türediğini belirtir. İlahi haberi yeryüzüne taşıyan ve ahlaki statüsü yüksek olan kimse manalarını barındırdığını kaydeder.

        Arthur Jeffery: Dini terminolojideki "Nebi" kelimesinin kadim Sami dillerindeki (özellikle Süryanice "nebiya" ve İbranice "navi") kullanımlarla akraba olduğunu; Kur'an'ın bu kavramı alarak yasa koyucu (teşrii) bir makamın mutlak unvanı haline getirdiğini dilbilimsel olarak inceler.

        Angelika Neuwirth: Hitabın doğrudan "Muhammed" ismine değil de "Nebi" (Peygamber) makamına yapılmasının teo-politik bağlamını tahlil eder. Ardından gelecek olan giyim/toplumsal düzen kurallarının, şahsi bir koca veya baba tavsiyesi değil; doğrudan doğruya kurumsal, bağlayıcı ve yasa koyucu ilahi bir elçilik (nübüvvet) fermanı olduğunu vurgulamak için bu sıfatın seçildiğini inceler.

        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris: "k-v-l" kökünün, bir düşünceyi, emri veya bilgiyi sesli harflerle ve söz dizimiyle dışarıya aktarmak, söylemek manasına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu: "Söyle/De ki" (Kul) emrinin Kur'an'ın vahiy teolojisindeki (iletişim modelindeki) ontolojik işlevini analiz eder. Bu emrin, Hz. Peygamber'in kendi şahsi fikirlerini veya ataerkil arzularını topluma dikte etmediğini; onun sadece kendisini aşan, mutlak ve dışsal (aşkın) bir kaynaktan gelen yasanın sadık bir "aktarıcısı/sözcüsü" olduğunu kanıtlayan en temel dilsel bariyer olduğunu semantik olarak tahlil eder.

        Li-Ezvâcike (لِأَزْوَاجِكَ)

        İbn Fâris: "z-v-c" kökünün, birbirini tamamlayan, eşleşen ve nikah bağıyla bir araya gelen çiftlerden her biri manasına geldiğini belirtir. Çoğulu "ezvâc"dır.

        Râgıb el-İsfahânî: Zevc kelimesinin sadece fiziksel bir birlikteliği değil, karşılıklı haklar ve sorumluluklar doğuran o hukuki ve ahlaki bütünleşmeyi (evlilik akdini) nitelediğini ifade eder.

        Ve Benâtike (وَبَنَاتِكَ)

        İbn Fâris: "b-n-y" kökünün, temel atmak, inşa etmek, bir araya getirmek ve vücuda getirmek manalarına geldiğini belirtir. "Bint" (kız çocuk) ve çoğulu olan "benât" kelimelerinin bu kökten türemesinin, çocuğun ebeveyni tarafından dünyaya getirilip "inşa edilen/yetiştirilen" bir varlık olmasından kaynaklandığını son derece somut bir etimolojiyle aktarır.

        Ve Nisâi (وَنِسَاءِ)

        İbn Fâris: "n-s-v" veya "n-s-y" kökünden türediğini, erkekler kelimesinin zıddı olarak kadınlar topluluğunu ifade ettiğini belirtir.

        el-Mü'minîne (الْمُؤْمِنِينَ)

        İbn Fâris: "e-m-n" kökünün, ruhun sükûnet bulması, güven duymak ve bir gerçeği tereddütsüz tasdik etmek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Sosyolojik ve hukuki bağlamda ayetin muhatap kitlesinin nasıl aşama aşama genişletildiğini tahlil eder. Örtünme ve kamusal alan adabına dair bu emrin; önce peygamberin eşlerinden (sosyal hiyerarşinin en üstünden) başlatılarak kızlarına, oradan da "tüm inanan kadınlara" (nisâil mü'minîne) teşmil edilmesinin, bu kuralın sadece peygamber ailesine has (hicap gibi) özel bir protokol değil, evrensel ve genelgeçer bir İslami şeriat (yasa) olduğunu kanıtladığını inceler.

        Yüdnîne (يُدْنِينَ)

        İbn Fâris: "d-n-v" kökünün, bir şeye yaklaşmak, mesafeyi kısaltmak, sarkıtmak ve aşağıya doğru salmak manalarına geldiğini belirtir. Uzaklaşmanın (bu'd) tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî: İdnâ fiilinin, bir örtüyü, giysiyi veya nesneyi kendine doğru çekmek, üstüne salmak ve açıklıkları kapatacak şekilde yaklaştırmak olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Fiilin (yüdnîne) dönemin giyim kuşam pratikleri bağlamındaki pratik işlevini tahlil eder. Cahiliye dönemi Arap kadınlarının başörtülerini sadece arkaya doğru attıklarını, gerdan ve boyun kısımlarının açıkta kaldığını belirtir. "Üzerlerine yaklaştırsınlar/sarkıtsınlar" emrinin, bu mevcut dış örtünün uçlarının öne doğru çekilerek vücut hatlarını ve açık kısımları "örtecek/kapatacak" şekilde yeni bir formla bağlanmasını ifade eden fıkhi ve pratik bir müdahale olduğunu vurgular.

        Aleyhinne (عَلَيْهِنَّ)

        İbn Fâris: "a-l-v" kökünden türeyen, yukarıdan aşağıya doğru kuşatma, kapsama ve yönelim bildiren "alâ" harf-i cerinin, "onlar" manasındaki dişil zamirle birleşmiş hali olduğunu belirtir.

        Min Celâbîbihinne (مِن جَلَابِيبِهِنَّ)

        İbn Fâris: "c-l-b" kökünün, bir şeyi bir yerden başka bir yere çekmek, getirmek, sarmak ve tamamen örtmek manalarına geldiğini belirtir. "Cilbâb" kelimesinin (çoğulu celâbîb), kadının elbiselerinin (gömlek veya başörtüsünün) tamamının üzerinden, bütün bedeni kaplayacak şekilde giyilen en dış ve geniş örtü olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Cilbabın, normal başörtüsünden (hımar) çok daha geniş, bedeni saran dış giysiden (milhafe) ise farklı özellikler taşıyan; kadının dışarı çıkarken üzerine aldığı devasa bir "manto, dış örtü veya çarşaf" olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery: "Cilbab" kelimesinin etimolojik serüvenini inceler. Kelimenin büyük ihtimalle Habeşçe "gülbâb" (örtü/şal) kelimesinden veya geç antik çağdaki Süryanice giyim terminolojisinden Arapçaya geçtiğini belirtir. Bunun, o dönem Ortadoğu'sunda kadınların dışarı çıkarken kullandıkları evrensel bir "dış mekan giysisi" olduğunu dilbilimsel olarak aktarır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fıkıh ilmi açısından cilbab kavramını değerlendirir. Ayette "cilbablarından bir kısmını/bir ucuyla" (min celâbîbihinne) ifadesindeki "min" (den/dan) harf-i cerinin bazı alimler tarafından "teb'iz" (bir kısmı), bazıları tarafından ise "beyan" (açıklama) olarak anlaşıldığını; her halükarda amacın, kadının ev içi (mahrem) kıyafetiyle sokak (kamusal) kıyafeti arasına dışarıdan giyilen kalın bir örtüyle net bir sınır çekilmesi olduğunu aktarır.

        Zâlike (ذَٰلِكَ)

        İbn Fâris: Arapçada uzakta olan bir nesneye, duruma veya bir önceki cümlede geçen hükme (cilbabların örtülmesi emrine) işaret eden zamir olduğunu belirtir.

        Ednâ (أَدْنَى)

        İbn Fâris: "d-n-v" kökünün, yakınlık ve yatkınlık manasına geldiğini; ism-i tafdil olarak "ednâ" kelimesinin amaca en yakın, akla en uygun, en yatkın ve en elverişli olan ihtimali nitelediğini belirtir.

        En Yu'rafne (أَن يُعْرَفْنَ)

        İbn Fâris: "a-r-f" kökünün, bir şeyin sınırlarını belirlemek, onu diğerlerinden ayırt etmek, idrak etmek, bilmek ve tanımak manalarına geldiğini belirtir. Meçhul (edilgen) formda "tanınmaları, ayırt edilmeleri" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî: İrfan ve marifet kavramlarının, bir kişiyi taşıdığı bir vasıfla, kıyafetle veya alametle diğerlerinden net bir biçimde ayırarak statüsünü idrak etmek olduğunu açıklar.

        Michael Cook: Kölelik kurumu ve geç antik çağın toplumsal tabakalaşması bağlamında bu "tanınma/ayırt edilme" gerekçesini (illetini) tahlil eder. O dönemde sokaklarda gezen köle ve cariye kadınların genellikle açık giyindiklerini ve erkeklerin sözlü/fiziksel sarkıntılıklarına hedef olabildiklerini belirtir. Ayette inanan kadınların cilbab giymesi emrinin; onların kölelerden ayrılarak "hür, saygın, namuslu ve peşine düşülmeyecek kadınlar" (yu'rafne) olarak "tanınmalarını" sağlayan devasa bir toplumsal sınıf ve statü işareti/zırhı olduğunu sosyolojik verilerle inceler.

        Patricia Crone: Erken dönem İslam sosyolojisinde kıyafetin bir iletişim ve kimlik aracı (kod) olmasını inceler. "Tanınmaları için" vurgusunun; örtünün sadece Allah ile kul arasında fıkhi bir ritüel olmadığını, aynı zamanda sokağa çıkan kadının, çevresindeki erkeklere "Ben saygın bir inananım, bana yaklaşmayın" mesajını ileten çok güçlü, görsel ve sosyolojik bir deklarasyon (ilan) olduğunu tahlil eder.

        Fe Lâ Yü'zeyne (فَلَا يُؤْذَيْنَ)

        İbn Fâris: "e-z-y" kökünün, bedene zarar vermekten ziyade; sözle taciz etmek, sataşmak, rahatsız etmek, dille incitmek ve mide bulandıran psikolojik sıkıntı vermek manalarına geldiğini belirtir. Meçhul (edilgen) yapıda, "böylece onlara eziyet/taciz edilmez" manasına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî: Eza kavramının, kadının sokakta maruz kalabileceği her türlü sözlü sataşma, bakışla rahatsız etme veya cinsel içerikli laf atma (tahrik) eylemlerini kapsadığını ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Örtünme emrinin psiko-sosyal mantığını (hükmün illetini) bu kelime üzerinden değerlendirir. Kur'an'ın tesettürü emrederken bunu soyut ve anlamsız bir baskı olarak sunmadığını; tam aksine, bunu doğrudan kadının kamusal alandaki "güvenliği, bedensel dokunulmazlığı ve eziyetten/tacizden korunması" (lâ yü'zeyne) gibi son derece rasyonel, ahlaki ve sosyolojik bir gerekçeye bağladığını vurgular.

        Dücane Cündioğlu: Giyim, beden ve bakış felsefesi üzerinden ayeti derinlemesine yorumlar. Örtünün (cilbabın) kadının ontolojik özgürlüğünü kısıtlayan bir cezaevi olmadığını; aksine kamusal alandaki "erkek bakışını" (nazarını) terbiye eden, erkeğin kadını bir cinsel nesne olarak tüketmesine engel olan ve bakışı bedenden uzaklaştırıp saygıya zorlayan estetik ve felsefi bir "güvenlik duvarı/sınır" olduğunu tahlil eder. Örtünün, eziyetin kökünü kesen aktif bir duruş olduğunu belirtir.

        Ve Kânellâhu (وَكَانَ اللَّهُ)

        İbn Fâris: "k-v-n" kökünün, var olmak ve sabit hakikat olmak manalarına geldiğini; Allah lafzıyla birleştiğinde zamanın dışına çıkarak, geçmiş bir durumu değil, ezeli ve ebedi ilahi bir yasayı ifade ettiğini belirtir.

        Ğafûran (غَفُورًا)

        İbn Fâris: "g-f-r" kökünün, bir şeyi örtmek, kirlenmekten veya zarar görmekten korumak için üzerini kapatmak manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Mağfiretin, Allah'ın kulunun günahlarını kendi sonsuz merhamet perdesiyle örtmesi, onu cezalandırmaktan vazgeçmesi olduğunu açıklar.

        Rahîmâ (رَّحِيمًا)

        İbn Fâris: "r-h-m" kökünün; şefkat göstermek, acımak, koruyup gözetmek ve merhamet etmek manalarına geldiğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Ayetin, "Ğafûr" ve "Rahîm" (çok bağışlayan ve çok merhamet eden) sıfatlarıyla son bulmasındaki fıkhi ve teolojik merhameti inceler. Bu ayet inmeden (örtünme emri kesin bir yasaya bağlanmadan) önce, cehaletle, alışkanlıkla veya dönemin şartları gereği örtünme kurallarına riayet edemeyen inanan kadınların geçmişteki tüm hatalarının, ihmallerinin ve eksikliklerinin; ilahi irade tarafından tamamen "örtüldüğünü" ve bağışlandığını ilan eden muazzam bir eskatolojik af ve teselli kapanışı olduğunu aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X