Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 58. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 58. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَاناً وَاِثْماً مُب۪يناً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne yu/żûne-lmu/minîne velmu/minâti biġayri mâ-ktesebû fekadi-htemelû buhtânen ve-iśmen mubînâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      57. ''Allah’ı ve resûlünü incitenleri Allah dünyada ve âhirette lânetlemiş ve onlar için alçaltıcı bir ceza hazırlamıştır''

      58. "Hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümin kadınları incitenler apaçık bir bühtan ve günah yüklenmiş olmaktadırlar.”


      Allah'ı ve resûlünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiştir. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet “Allah’ın eli bağlanmış!” ve ‘Allah fakirdir, biz zenginiz’ gibi sözler söylediklerinde yahudiler; “Mesih Allah’ın oğludur” ve “Allah üç unsurdan biridir” sözleri söylediklerinde de hıristiyanlar hakkında inmiştir. Yine bu âyet “melekler Allah’ın kızlarıdır”, “putlar ilâhlardır” ve buna benzer sözler söylediklerinde müşrik Araplar hakkında inmiştir. Onların Resûlullah’ı incitmeleri, onu üzdükleri ve azı dişini kırdıkları zamandır. Yine onların “o delidir, sihirbazdır” ve benzeri sözleri onu incitmektedir. Bunun üzerine Allah Allah’ı ve resûlünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiştir meâlindeki İlâhî beyanı indirmiştir. O şöyle buyurmaktadır: Allah onlara bu dünyada ve âhirette azap etmiştir. Allah’ın onlara bu dünyada azap etmesi Bedir savaşında kılıçla öldürülmeleridir. Yani müşrik Araplar’ın öldürülmeleridir. Ehl-i Kitab’ın bu dünyadaki cezası ise kıyâmete kadar cizye ödemeleridir. Âhiretteki azap ise cehennemdir. Bazıları buna yakın bir görüş olarak şöyle demiştir: Allah ve resûlünü incitenler birtakım sembollere ve heykellere tapanlardır. Onların cezası bildirilen durumlardır.

      Hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümin kadınları incitenler. Yani onlar hakkında kötü konuşanlar. Bazıları şöyle demiştir: Allah’ı ve resûlünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiştir. Bunlar Âişe’ye (r.a.) Safvân adlı kişi sebebiyle iftirada bulunanlardır. Onlar eşi Âişe’ye (r.a.) iftira attıklarında Resûlullah’ı incitmişlerdir. O, onların bu iftiralarından beridir. Mümin erkek ve mümin kadınlar. Yani Safvân ve Âişe (r.a.). Bazıları şöyle demiştir: Bu beyan Ali b. Ebû Tâlib (r.a.) hakkında inmiştir. Bu yoruma göre onların bu dünyadaki cezaları kırbaçlanmak; âhiretteki cezaları ise cehennemdir. Bu tehdidin bütün mümin erkek ve mümin kadınlara hak etmedikleri halde iftira atan kimseler hakkında olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah’ı ve resûlünü incitenler. İncitilmenin Allah’a nispet edilmesi, sadece resulünün murat edilmesi mânasında anlaşılabilir. Çünkü Allah hakkında “bir şeyden incinmekte veya bir şey onu incitmektedir’ denilmesi mümkün değildir. Çünkü incinme ona ilişen bir zarardır. Allah kendisine bir zarar veya menfaatin ilişmesinden münezzehtir. Bilakis O, zatıyla her şeye üstün ve galip gelen, güç yetiren ve hiçbir şeye muhtaç olmayandır. İncinmenin ona nispet edilmesinden maksat sadece resulünün incinmesidir. “Allah’ı aldatmaya kalkışıyorlar” mealindeki ilâhı beyanda bu mânayı açıklamıştık. Yani Resûlullah’ı aldatmaya kalkışıyorlar. Veya O’nun dostlarını aldatmaya kalkışıyorlar. Çünkü Allah aldatılmaz. Yine bu, “Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder” mealindeki İlâhî beyan gibidir. Yani Allah’ın dinine yardım ederseniz O da size yardım eder. Veya Resûlullah’a ve dostlarına yardım ederseniz O da size yardım eder. Bunun benzeri kullanımlar Kur’ân’da çoktur, Cenâb-ı Hak bunu kendi zatına nispet etmiş, fakat dostlarını murat etmiştir. Bu beyan da bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. Hatalardan korunma ve başarı ancak Allah sayesinde mümkündür. Ancak buradaki incitmeden -belirtilen Allah’ı incitmeyi kastediyorum- mâsiyetin murat edilmesine gelince bu mümkündür. Aynı şekilde Hz. Peygamber’in (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Beni inciten Allah’ı incitmiş olur”. Yani bana karşı gelen Allah’a karşı gelmiş olur.

      Bu âyette bir lafızdan farklı mânaların kastedilmesinin mümkün olduğuna dair açıklama vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, burada Resûlullah’ı incitmekten bahsetmiş ve akabinde bu dünya ve âhirette karşılaşılacak lânet ve azabı içeren şiddetli tehdidi bildirmiştir. Bundan önceki âyette ise yine incitme kavramını kullanarak şöyle buyurmuştur: “Bu davranışınız peygamberi incitiyor ... Resûlullah’ı incitmeye hakkınız yoktur”. Şüphesiz bu âyette bildirilen incitme kavramından anlaşılan mâna, Allah’ı ve resûlünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiştir meâlindeki İlâhî beyanda bildirilen incitme kavramından anlaşılan mânadan farklıdır. Her ne kadar lafzın zâhiri kök itibariyle aynı olsa da bunlardan biri müminler hakkında, diğeri ise kâfirler hakkındadır. Aynı şekilde “içinizden kim haksızlık yoluna sapmış ise ona büyük bir azap tattırırız!” mealindeki İlâhî beyanda Cenâb-ı Hakk’ın bildirdiği zulüm kavramından anlaşılan mâna, Âdem’in (a.s.) “Ey Rabb’imiz! Biz kendimize zulmettik” anlamındaki ilâhı beyanda söylediği zulümden anlaşılan mânadan farklıdır. Yine Mûsâ’nın (a.s.) “Ben, o işi o anda sonunun ne olacağını bilmeyerek yaptım” diyerek belirtmiş olduğu dalâlet kavramından anlaşılan mâna, Firavun ve diğer inkârcıların dalâletinden anlaşılan mânadan farklıdır. Fısk kavramı da böyledir. Bunun benzerini çoğaltmak mümkündür. Bunun benzeri kavramlar tek bir lafız olsalar da bunlardan tek bir mânayı anlamamız gerekmez. Aksine farklı yerlerde farklı mânalarda anlaşılabilir.

      Yine bu âyette Resûlullah’ın ismetine dair delil vardır. Buna göre onda hiçbir şekilde incitmeyi hak edecek bir davranış sâdır olmaz. Mümin erkekler ve mümin kadınlarda incitilmeyi hak edecek davranışlar ortaya çıkar. Nitekim Cenâb-ı Hak Resûlullah’ın incitilmesini herhangi bir sınırlama ve kayıt olmaksızın belirtmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: Allah’ı ve resûlünü incitenleri Allah lânetlemiştir. Halbuki O, müminlerin incitilmesi beyanını fiil yapma şartına bağlı kılarak bildirmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: Hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümin kadınları incitenler. Fiil yapma şartı, onların incitilmeyi hak edecek bir fiil yapabileceklerini ve onlardan bunu gerekli kılacak bir fiilin sâdır olabileceğini göstermektedir. Peygambere gelince ondan bunu hak edecek veya bunu gerekli kılacak bir fiil sâdır olmaz. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.

      “Lânet’ kelimesi sözlükte kovmak mânasına gelir. Cenâb-ı Hak onları rahmetinden kovmuş ve uzaklaştırmıştır. Bühtan hakkında ise şöyle denmiştir: Bir kişide bulunmayan bir durumun söylenmesidir. “Buhite” fiili hakkında şöyle denilmiştir: Şaşıp kaldı, söyleyecek bir şeyi kalmadı demektir.

      Bazıları şöyle demiştir: Hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümin kadınları incitenler. Bu beyan, câriyelerle zina etmeyi isteyen bir grup hakkında inmiştir. Hür kadınlar o dönemde geceleri câriyelerin giyindiği gibi dışarı çıkıyorlardı. Onlar da bu kadınları takip ediyorlar ve câriyelerden istedikleri ilişkiyi bunlardan istiyorlardı. Bu durum erkekleri incitiyor ve söz konusu kadınlar da bundan son derece inciniyorlardı. O kadınlar bu konuda Resûlullah’a şikâyette bulundular. Bunun üzerine hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümin kadınları incitenler meâlindeki İlâhî beyan nâzil olmuştur. Sonra bu durumda hür kadınlar oldukları anlaşılsın diye dış örtülerini örtmeleri ve örtüyü üzerlerine salmaları emredilmiş, incitilmemeleri için câriyelere benzemek kendilerine yasaklanmıştır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ellezîne (وَالَّذِينَ)

        İbn Fâris: Kendisinden sonra gelen cümleyle (sıla cümlesi) tanımlanan kimseleri veya grupları niteleyen, onlara işaret eden çoğul ilgi zamiri (ism-i mevsul) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İsimleri birbirine bağlayan ve ardından gelecek olan eylemin faillerini (öznelerini) belirginleştiren bir bağlaç olduğunu ifade eder.

        Yü'zûne (يُؤْذُونَ)

        İbn Fâris: "e-z-y" kökünün, insana rahatsızlık veren, hoşlanılmayan, fiziksel şiddetten ziyade kalbi kıran, can sıkan, dille yapılan eziyet ve psikolojik sıkıntı manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Eza kavramının, kişiyi bedensel olarak yok etmekten ziyade; dedikodu, hakaret, iftira veya asılsız söylentiler yoluyla muhatabın huzurunu kaçıran, onun itibarını zedelemeye çalışan her türlü çirkin söz ve tutumu kapsadığını açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Medine toplumunun sosyo-politik yapısı içinde bu fiili tahlil eder. Münafıkların, inananlara karşı doğrudan savaşmak yerine, onların aile mahremiyetlerine, namuslarına ve şereflerine dil uzatarak yürüttükleri o sistematik ve yıpratıcı psikolojik harp (algı) operasyonlarının Kur'an tarafından "eza/eziyet" olarak tanımlandığını inceler.

        el-Mü'minîne (الْمُؤْمِنِينَ)

        İbn Fâris: "e-m-n" kökünün, ruhun sükûnet bulması, korku ve şüphenin ortadan kalkması, emniyet, güven ve bir gerçeği tereddütsüz tasdik etmek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu: İman kavramını Kur'an'ın değerler sistemi içinde semantik bir analize tabi tutar. Müminlerin, Allah'a ve elçisine kayıtsız şartsız güvenerek yeni bir ahlaki nizam (ümmet) kuran "aktif sözleşmeciler" olduklarını; bu yüzden de eskinin pagan (cahili) ahlakını savunan kitlelerin öncelikli psikolojik hedefi ve nefret nesnesi haline geldiklerini belirtir.

        ve'l-Mü'minâti (وَالْمُؤْمِنَاتِ)

        İbn Fâris: İnanan, güvenen ve kalbi sükunet bulan kelimesinin dişil (müennes) çoğul formu olduğunu kaydeder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Eril (mü'minîn) ve dişil (mü'minât) formların ayette kasıtlı olarak yan yana ve ayrı ayrı zikredilmesinin sosyolojik ve hukuki değerini tahlil eder. İftira ve eziyet bağlamında Kur'an'ın sadece "inananlar" diyerek erkekleri merkeze alan genel bir ifade (tağlib) kullanmak yerine kadınları da bizzat zikretmesinin; kadının şerefinin, namusunun ve onurunun erkeğin bir eklentisi olmadığını, bağımsız ve mutlak bir ilahi koruma/yasa şemsiyesi altında olduğunu ilan eden muazzam bir edebi ve hukuki devrim olduğunu vurgular.

        Bi-ğayri (بِغَيْرِ)

        İbn Fâris: "ğ-y-r" kökünün, başkalık, zıtlık, bir şeyin hilafına olma ve yoksunluk manalarına geldiğini belirtir. Harf-i cer ile (bi-ğayri) kullanıldığında "olmaksızın, haksız yere, karşılığı/sebebi olmadan" anlamını verdiğini kaydeder.

        Me'ktesebû (مَا اكْتَسَبُوا)

        İbn Fâris: "k-s-b" kökünün, bir şeyi çalışarak, arayarak elde etmek ve kazanmak manasına geldiğini belirtir. "İktisab" formunun (iftial babı) ise bu kazanma veya işleme eyleminin bizzat failin kendi iradesi, kastı ve yoğun çabasıyla gerçekleştiğini vurguladığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Kesb ile iktisab arasındaki ince anlambilimsel farkı açıklar. Kesbin hem kendi lehine hem başkası lehine yapılan eylem olduğunu; iktisabın ise failin bizzat kendi fiiliyle, kasten işlediği ve sadece kendi sorumluluğuna giren (sonucuna kendisinin katlandığı) ahlaki/hukuki eylem olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Bu tamlamayı (kazanmadıkları/hak etmedikleri halde) insanın ahlaki sorumluluğu bağlamında inceler. İnanan erkek ve kadınların, kendilerine atılan o iğrenç iftiraları ve eziyetleri doğuracak hiçbir ahlaksızlık "işlemedikleri/iktisap etmedikleri" halde bu linçe maruz kalmalarının, eziyet edenlerin niyetindeki o saf kötülüğü ve zulmü ontolojik olarak ifşa eden kilit bir vurgu olduğunu tahlil eder.

        Fekadi'htemelû (فَقَدِ احْتَمَلُوا)

        İbn Fâris: "h-m-l" kökünün temel manasının, bir şeyi yerden kaldırmak, sırtta, kucakta veya zihinde ağır bir yükü taşımak ve yüklenmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İhtimal eyleminin, kişinin kendi iradesi ve inatçılığıyla ağır bir suçu, cezayı ve vebali (günahı) adeta fiziki bir ağırlıkmış gibi bilerek ve isteyerek kendi sırtına alması olduğunu açıklar.

        Dücane Cündioğlu: İhtimal (yüklenme) kavramının ontolojik ve felsefi ağırlığını derinlemesine yorumlar. İftira atanın veya masum insanları dille taciz edenin, bu eylemiyle aslında içindeki öfkeyi boşaltıp hafiflemediğini; tam aksine, bu asılsız iftiraların metafizik evrende devasa, karanlık ve ezen bir "kütleye/yüke" dönüştüğünü belirtir. İnsanın kendi uydurduğu yalanın altında bizzat kendi ruhunu ezdirmesinin (ihtimal) sarsıcı bir varoluşsal çöküş tasarımı olduğunu tahlil eder.

        Bühtânen (بُهْتَانًا)

        İbn Fâris: "b-h-t" kökünün, bir insanı aniden duyduğu bir şey karşısında şaşkına çevirmek, dondurup bırakmak, hayrete düşürmek ve afallatmak manasına geldiğini belirtir. Bühtan kelimesinin, asılsızlığı ve cüretkarlığı sebebiyle muhatabın donup kalmasına yol açan o devasa ve küstah yalan/iftira için kullanıldığını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî: Bühtanın, hiçbir gerçeklik payı olmayan, şüpheye dahi dayanmayan, tamamen kurgulanmış ve sahibini hayrette bırakan en ağır, en keskin iftira türü olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimenin tarihsel ve sosyolojik hedefini tahlil eder. Medine döneminde Hz. Aişe'ye yönelik İfk (iftira) hadisesinde veya Hz. Peygamber'in Zeynep ile olan evliliğinde üretilen o inanılmaz dedikodu ağında; münafıkların uydurduğu şeylerin sıradan yalanlar değil, toplumsal ahlakı temelinden sarsan, duyanı şok eden (bühtan) ve kasten dizayn edilmiş büyük "itibar suikastları" olduğunu tarihsel bağlamıyla inceler.

        Ve İsmen (وَإِثْمًا)

        İbn Fâris: "e-s-m" kökünün, insanı hayırdan, sevaptan ve iyilikten alıkoyan, onu yavaşlatan ve gerileten her türlü eylem ve durum manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İsm (günah) kavramının, aklı ve vicdanı körleştiren, insanın manevi ve ontolojik gelişimini durdurarak onu ilahi cezaya müstahak kılan ağır bir vebal/suç olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın "günah" (ism) semantiğini Arap bedevi kültürü ekseninde analiz eder. Cahiliye toplumunda kan davası ve fiziksel şiddet "suç" sayılırken; Kur'an'ın dille yapılan bir eziyeti, üretilen bir dedikoduyu ve masumlara atılan bir iftirayı (bühtanı) en ağır ahlaki suç ve varoluşsal bir günah (ism) seviyesine çıkarmasının, ahlak felsefesinde muazzam bir paradigma değişimi (sözün eylem kadar ağır bir mesuliyet haline gelmesi) olduğunu tahlil eder.

        Mübînâ (مُّبِينًا)

        İbn Fâris: "b-y-n" kökünün, bir şeyin diğerinden ayrışması, gizliliğinin ortadan kalkması, şeffaf, açık, net ve görünür olması anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Mübîn sıfatının, hem kendisi apaçık olan hem de içindeki durumu başkalarına beyan eden, hiçbir şüpheye, tevil veya mazerete yer bırakmayacak kadar kesin olan durumu nitelediğini kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Ayetin kapanışındaki "apaçık bir günah" (ismen mübînâ) vurgusunun teolojik ve hukuki ağırlığını inceler. Masum insanlara atılan iftiranın ve yapılan eziyetin; failleri tarafından dünyada ne kadar süslü kelimelerle, siyasi kılıflarla veya dedikodu bahaneleriyle gizlenmeye çalışılırsa çalışılsın, ilahi adalet ve kayıt mekanizması önünde mazeret kabul etmez, hafifletilemez ve inkar edilemez derecede "apaçık/net" (mübîn) bir cinayet olarak tescillendiğini aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X