Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 52. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 52. Ayet

    لَا يَحِلُّ لَكَ النِّسَٓاءُ مِنْ بَعْدُ وَلَٓا اَنْ تَبَدَّلَ بِهِنَّ مِنْ اَزْوَاجٍ وَلَوْ اَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ اِلَّا مَا مَلَكَتْ يَم۪ينُكَۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ رَق۪يـباً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lâ yahillu leke-nnisâu min ba’du velâ en tebeddele bihinne min ezvâcin velev a’cebeke husnuhunne illâ mâ meleket yemînuk(e)(k) vekâna(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in rakîbâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz; mülkiyetin altında bulunanlar dışında kadınlarını, güzellikleri hoşuna gitse bile başka eşlerle değiştirmen de helâl olmaz. Allah her şeyi görüp gözetmektedir.

      Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz. Bundan sonra beyanı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Onların Resûlullah’ı ve âhiret yurdunu tercih etmelerinden sonra. Çünkü Allah, onları dünya hayatı ve güzellikleri ile Resûlullah’ı ve âhiret yurdunu tercih etme arasında muhayyer bırakıp onlar da Resûlullah’ı ve âhiret yurdunu tercih ettiklerinde, onu hanımlarıyla sınırlamıştır. O, bu hususta şöyle buyurmuştur: Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz. Yani onların seninle beraber kalmayı tercih etmelerinden sonra. Mülkiyetin altında bulunanlar dışında kadınlarını, güzellikleri hoşuna gitse bile başka eşlerle değiştirmen de helâl olmaz. Eğer söz konusu beyan bu mânada ise burada peygambere yönelik yasaklama, hanımlarına dönük onu dünya hayatı ve içindeki güzelliklere mukabil tercih etmelerinden dolayı bir karşılık ve mükâfat konumundadır ki peygamber, hanımlarına ilişkin taksiminde başkalarını ortak kılmasın. Âişe’nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Biz Resûlullah’ı ve âhiret yurdunu tercih ettiğimizde ona, bizim üzerimize evlenmemesini ve bizi başka eşlerle değiştirmemesini şart koştuk. Sonra sahip olduğu câriyeler bundan istisna edilmiştir. Çünkü onların taksimatta herhangi bir payları yoktur. Bazıları şöyle demiştir: Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz. Yani müslüman kadınlardan sonra Ehl-i Kitap kadınları helâl olmaz. Ne yahudi ne de hıristiyan kadınlar. Yani yahudi ve hıristiyan kadınlarla evlenme, sonra onlar da müminlerin anneleri olurlar. Mülkiyetin altında bulunanlar hariç. Yani yahudi ve hıristiyan câriye almanda bir sakınca yoktur. Eğer ilâhı beyan bu mânada ise bundan Ehl-i Kitap kadınlarının özel olarak bildirilmesinden dolayı Resûlullah’a yasak olduğu anlaşılmaktadır. Allah, müminlerin Ehl-i Kitap kadınlarıyla evlenmelerini ise helâl kılmıştır. Bu hüküm şu İlâhî beyanla bildirilmiştir: “Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar size helâldir”. Dolayısıyla Peygamber’e (s.a.) değil de müminlere Ehl-i Kitap kadınlarının helâl kılınması, Resûlullah’a (s.a.) helâl olan lütuf ve ziyadenin mukabilidir. Bazıları şöyle demiştir: Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz. Yani bu âyetten önceki âyette bildirilen helâl kılınmış kadınlardan sonra. Bunlar amca, hala, dayı ve teyze kızlarıdır. Buna göre O, şöyle buyurmaktadır: Allah’ın bildirmiş olduğu kadınların dışında bir kadınla, eşlerinin üzerine evlenmen veya onlarla değiştirmen sana helâl değildir. Güzellikleri hoşuna gitse bile. Ancak mülkiyetin altında bulunanlar hariç. En doğrusunu Allah bilir.

      Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz. Bu beyan şu mânaya gelebilir: Onların dünya hayatı ve içindeki güzelliklerine karşı seni ve âhiret yurdunu tercih etmelerinden sonra ahlâkî bakımdan onların üzerine evlenmen sana helâl olmaz. Veya bu beyanın, hüküm bakımından haramlık mânası taşıması da mümkündür. Bizim Cenâb-ı Hakk’ın hangi haramlık mânasını murat ettiğini açıklamamız mümkün değildir. Bu, ahlâkî bakımdan bir yasaklama haramlığı mıdır? Yoksa hüküm bakımından bir haramlık mıdır? Çünkü bu durum Resûlullah içindi ve o Cenâb-ı Hakk’ın bundan ne murat ettiğini biliyordu. Bununla meşgul olmak ise zorunlu bir şey değildir. “Hanımları başka eşlerle değiştirme” sözü, boşama meselesiyle ilgili olabilir. Yani onları boşar ve onların dışındaki kadınlarla evlenir. Bu durumun ölümle de gerçekleşmesi mümkündür. Aynı şekilde onlardan biri vefat ettiğinde başka bir kadınla evlenmesi helâl olmaz. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah her şeyi görüp gözetmektedir. Yani koruyup kollayandır. Denildi ki: Şâhittir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Lâ Yehıllü (لَّا يَحِلُّ)

        İbn Fâris: "h-l-l" kökünün temel manasının, bağlı olan bir düğümü çözmek, serbest bırakmak ve bir yere inip yerleşmek olduğunu belirtir. Olumsuzluk edatı (lâ) ile birleştiğinde (lâ yehıllü), bir eylemin önündeki serbestiyetin kaldırıldığını, şer'î veya ahlaki bir yasaklama/kısıtlama getirildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: İhlâl (helal kılma) ve hill kavramlarının, kişinin üzerindeki yükümlülük bağını çözmesi olduğunu; ayette "sana artık helal olmaz" denilerek, Hz. Peygamber'in evlilik serbestisinin ilahi bir kararla kesin olarak dondurulduğunu, bir sınır ve kota konulduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bu ifadenin fıkhi ve sosyolojik boyutunu tahlil eder. Bir önceki ayette peygambere tanınan o geniş evlilik imtiyazlarının sınırsız olmadığını; Ahzab Suresi'nin bu ayetiyle birlikte peygamberin evlilik hayatına nihai ve mutlak bir "hukuki kilit" vurulduğunu, bu kısıtlamanın peygamberi eleştiren muhaliflere de ilahi bir cevap niteliği taşıdığını inceler.

        en-Nisâu (النِّسَاءُ)

        İbn Fâris: "n-s-v" veya "n-s-y" kökünden türediğini, erkekler kelimesinin zıddı olarak kadınlar topluluğunu ifade ettiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Kadın kimliği ve hane içi sosyoloji bağlamında tahlil yapar. Ayetteki bu kesin kısıtlamanın (yeni kadınların yasaklanmasının), aslında peygamberin mevcut eşlerini onurlandıran devasa bir psikolojik ve hukuki lütuf olduğunu belirtir. Dünyevi süsleri reddedip Allah ve Resulü'nü seçen mevcut eşlerin (Ümmehatü'l-Mü'minin), peygamberin hayatındaki o eşsiz ve bir daha üzerine kimsenin getirilemeyeceği "tekil/nihai" konumlarının bu ayetle tescillendiğini derinlemesine vurgular.

        Min Ba'dü (مِن بَعْدُ)

        İbn Fâris: "b-a-d" kökünün, bir şeyin zıddı, evvelin ve kabl'in (öncesinin) karşıtı olduğunu; zaman veya mekan olarak bir durumun sonrasını, bitiş çizgisini ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Zaman bildiren bir zarf olarak, "şu andan itibaren, bundan böyle" manasında kesin bir zaman sınırı (milat) koyduğunu açıklar.

        Tebeddele (تَبَدَّلَ)

        İbn Fâris: "b-d-l" kökünün, bir şeyi bulunduğu yerden çıkarıp yerine başka bir şeyi koymak, değiştirmek ve takas etmek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Mübadele veya tebeddül eyleminin, bir durumdan, nesneden veya kişiden vazgeçip yerine onun muadilini veya başkasını almak (eş değiştirmek) olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimenin dönemin Cahiliye sosyolojisindeki pratik karşılığını tahlil eder. İslam öncesi Arap toplumunda erkeklerin, aralarında anlaşarak eşlerini geçici veya kalıcı olarak takas etmeleri (mübadeletü'z-zevcât) gibi yerleşik bir bedevi geleneği bulunduğunu; Kur'an'ın bu ayetle "onları başka eşlerle değiştirmeyi" (tebeddül) peygambere (ve dolayısıyla ümmete) kesin bir dille yasaklayarak, kadını ticari bir "takas/değişim nesnesi" olmaktan çıkardığını ve evlilik kurumunu onurlandırdığını tarihsel verilerle inceler.

        Bihinne (بِهِنَّ)

        İbn Fâris: Birliktelik, karşılık veya bitişiklik bildiren "bâ" harf-i ceri ile, dişil çoğul zamiri olan "hünne" (onlar/mevcut eşlerin) kelimesinin birleşimi olduğunu kaydeder. "Onların yerine, onlara karşılık" manasını verir.

        Ezvâcin (أَزْوَاجٍ)

        İbn Fâris: "z-v-c" kökünün, çift, eş, birbirini tamamlayan iki yapıdan her biri manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Zevc kelimesinin (çoğulu ezvâc), nikah akdiyle birbirine bağlanan tarafları nitelediğini ifade eder.

        Ve Lev (وَلَوْ)

        İbn Fâris: Gerçekleşmesi zor veya imkansız olan, yahut bir şartın en uç sınırını belirten "farz edelim ki, -se bile" manasındaki şart ve bağlaç edatı olduğunu belirtir.

        A'cebeke (أَعْجَبَكَ)

        İbn Fâris: "a-c-b" kökünün, bir şeyin insanın alışkanlıklarına, beklentilerine veya sıradan algısına ters düşerek onu şaşırtması, hayran bırakması, dikkatini celbetmesi ve onu etkilemesi anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İ'cab fiilinin, insanın fıtratına hoş gelen bir nesne, güzellik veya durum karşısında duyduğu derin beğeni, hayret ve psikolojik çekilim olduğunu açıklar.

        Dücane Cündioğlu: İnsanın güzellik karşısındaki ontolojik ve estetik zaafını felsefi bir dille tahlil eder. Kur'an'ın, peygamberin bile fıtri ve insani bir özellik olarak karşı cinsin güzelliğinden "etkilenebileceğini, hayran kalabileceğini" (a'cebeke) açıkça ifade etmesinin devasa bir edebi dürüstlük ve realizm olduğunu belirtir. İlahi yasanın, insanın içindeki o bedensel ve estetik çekilimi (beğeniyi) inkar edip yok saymadığını; bilakis tam da bu güçlü insani meyle rağmen "iradenin, yasanın ve ahlaki sadakatin" estetik arzunun üstünde tutulması gerektiğini vurguladığını derinlemesine yorumlar.

        Husnühünne (حُسْنُهُنَّ)

        İbn Fâris: "h-s-n" kökünün, çirkinliğin (kubh) tam zıddı olarak; güzellik, zarafet, uygunluk, göze, akla ve tabiata hoş gelen, insana sürur (sevinç) veren her türlü nitelik anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Hüsn kavramının hem fiziki/bedensel simetri ve estetiği hem de ahlaki/ruhsal güzelliği kapsayan son derece geniş ve olumlu bir sıfat olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu: "Hüsn" (güzellik) kavramını Kur'an'ın değerler ve ahlak sistemi içinde semantik bir analize tabi tutar. Dış güzelliğin, cahiliye aklında değerleri belirleyen en temel kriterlerden biri olduğunu; Kur'an'ın bu ayette "güzellikleri seni çok etkilese bile" vurgusuyla, salt fiziksel estetiğin (hüsnün) hukuki meşruiyet ve ahlaki kurallar (sadakat) karşısında tek başına bir yetki veya ayrıcalık üretemeyeceğini, güzelliğin yasanın sınırlarına tabi kılındığını tahlil eder.

        İllâ (إِلَّا)

        İbn Fâris: Genel bir hükümden, kuraldan veya yasaktan bir parçayı ayırmak, onu dışarıda bırakmak için kullanılan istisna edatı olduğunu belirtir.

        Mâ Meleket Yemînüke (مَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ)

        İbn Fâris: "m-l-k" (kudret, tasarruf, elinde tutma) ve "y-m-n" (sağ el, güç, kuvvet, meşruiyet) köklerinden oluşan ve "sağ elinin malik oldukları" manasına gelen bu tamlamanın; kişinin meşru yollarla ve bizzat kendi gücüyle (sağ eliyle) himayesine/mülkiyetine aldığı cariyeleri nitelediğini belirtir.

        Arthur Jeffery: "Sağ elin sahip olduğu şeyler" tabirinin etimolojik serüvenini inceler. Bu deyişin erken dönem Ortadoğu ve Sami dillerindeki (Süryanice ve İbranice) savaş ve mülkiyet hukuku metinlerinde sıkça kullanılan evrensel bir "meşru hakimiyet" ibaresi olduğunu dilbilimsel olarak aktarır.

        Michael Cook: Kölelik/cariyelik kurumunu geç antik çağın tarihsel gerçekliği içinde tahlil eder. Ayetin peygambere yeni hür eşler almayı yasaklarken, savaş esiri kadınları (mâ meleket yemînüke) bu yasaktan istisna etmesinin; dönemin durdurulamaz savaş ve esir sosyolojisiyle doğrudan bağlantılı olduğunu, kimsesiz kalan esir kadınların sosyal ve cinsel bir kaosa sürüklenmemesi için bir "emniyet supabı" (istisna) olarak açık bırakıldığını inceler.

        Ve Kânellâhu (وَكَانَ اللَّهُ)

        İbn Fâris: "k-v-n" kökünün, var olmak, meydana gelmek ve sabit bir durum üzere olmak manalarına geldiğini belirtir. Allah lafzıyla birleştiğinde (geçmiş zaman yapısında olmasına rağmen) "Allah daima öyledir ve bu sıfatı ezeli-ebedidir" manasını taşıdığını kaydeder.

        Alâ Külli Şey'in (عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ)

        İbn Fâris: İstisna kabul etmeyen mutlak bütünlük (küll) ile, var olan, akledilebilen her türlü nesne, durum ve eylemi (şey) kapsayan en geniş tamlama olduğunu belirtir.

        Rakîbâ (رَّقِيبًا)

        İbn Fâris: "r-k-b" kökünün temel manasının, yüksek bir yere (tepeye/boyna) çıkarak aşağıyı gözetlemek, korumak, dikkatle izlemek, bekçilik yapmak ve hiçbir detayı kaçırmadan denetlemek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Murakabe ve rakîb kavramlarının, hiçbir şeyin kendi ilminden ve gözetiminden kaçmadığı, her anı, her eylemi ve her düşünceyi kusursuz bir kayıt ve kontrol altında tutan mutlak denetleyici güç olduğunu açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Esma-i Hüsna'dan (Allah'ın güzel isimlerinden) biri olarak "Rakîb" ismini Kelam ilmi bağlamında değerlendirir. Evlilik kısıtlamaları, eş seçimi ve kalpte uyanan "güzelliğe duyulan hayranlık" (a'cebeke husnühünne) gibi insanın en mahrem sınırlarını çizen bu ayetin "Rakîb" ismiyle son bulmasının teolojik ağırlığını aktarır. Bunun, insanın en gizli estetik arzularının, evlilik niyetlerinin ve özel hayatındaki kararlarının dahi ilahi gözetimden (murakabeden) azade olmadığını, mutlak bir "Aşkın Gözetleyici" tarafından anbean izlendiğini ilan eden sarsıcı bir eskatolojik mühür olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X