Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 51. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 51. Ayet

    تُرْج۪ي مَنْ تَشَٓاءُ مِنْهُنَّ وَتُــْٔـو۪ٓي اِلَيْكَ مَنْ تَشَٓاءُۜ وَمَنِ ابْتَغَيْتَ مِمَّنْ عَزَلْتَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكَۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ تَقَرَّ اَعْيُنُهُنَّ وَلَا يَحْزَنَّ وَيَرْضَيْنَ بِمَٓا اٰتَيْتَهُنَّ كُلُّهُنَّۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَل۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Turcî men teşâu minhunne vetu/vî ileyke men teşâ(u)(s) vemeni-bteġayte mimmen ‘azelte felâ cunâha ‘aleyk(e)(c) żâlike ednâ en tekarra a’yunuhunne velâ yahzenne veyerdayne bimâ âteytehunne kulluhun(ne)(c) va(A)llâhu ya’lemu mâ fî kulûbikum(c) vekâna(A)llâhu ‘alîmen halîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onlardan dilediğinin beraberliğini erteler, dilediğini yanına alırsın. Uzaklaştırdıklarından birini tekrar istemende senin için bir sakınca yoktur. Bu hüküm onların mutlu olmaları, üzülmemeleri ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için en uygun olanıdır. Allah gönüllerinizdekini bilir, Allah ilim ve hilim sahibidir.”

      Hz. Peygamber’in Evlilik Hayatına İlişkin Bazı Hükümler

      Onlardan dilediğinin beraberliğini erteler, dilediğini yanına alırsın. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basrî’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.) bir kadına evlilik teklif ettiğinde, onun söz konusu kadını bırakması veya onunla evlenmesi durumu gerçekleşmeden başka birinin kadına teklifte bulunma hakkı yoktu. Eğer Hz. Peygamber evlilik teklifinden vazgeçerse başkasının ona teklifte bulunma hakkı olurdu. Sonra eğer Hz. Peygamber bir kadına evlilik teklif ederse bundan sonra o, söz konusu kadına teklifinden vazgeçmediği müddetçe başkasının teklifte bulunma hakkı olmaz. Veya o buna benzer sözler söylemiştir. Dolayısıyla âyetin yorumu belirtmiş olduğumuz mânaya göre yapılır. Aynı şekilde Katâde şöyle demektedir: Bu âyet evlilik teklifi hakkındadır. Bazıları şöyle demiştir: Bu beyan, Hz. Peygamber’in günleri eşleri arasında taksim etmesi hakkındadır. Hz. Peygamber onlar arasında günleri eşit bir şekilde paylaştırmıştı. Allah bu konuda ona genişlik sağlamış ve bunu ona helâl kılmıştır. O, şöyle buyurmuştur: Onlardan dilediğinin beraberliğini erteler. Yani hanımlarından. Yani onlardan dilediğini geriye bırakır ve ona gitmezsin. Dilediğini yanına alırsın. Dolayısıyla ona gidersin. Uzaklaştırdıklarından birini tekrar istemen. O şöyle buyurmaktadır: Eşlerinden yanına gitmeyi tercih ettiğine gidersin. O şöyle burmuştur: Bu hüküm en uygun olanıdır. O, buyuruyor ki: En lâyık olanıdır. Onların mutlu olmaları, üzülmemeleri için. Onların günleri paylaştırmada istediğin gibi davranmanı Allah’ın sana helâl kıldığını ve onlar hakkında âyet indirdiğini öğrendiklerinde senin günleri eşit paylaşmayı bırakmana dair. Ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için. Allah katından gelen ruhsatın kendileri için bunu terketmekten daha iyi olduğunu ve daha az üzüntü verici olduğunu öğrendiklerinde. Bazıları şöyle demiştir: Resûlullah’ın nikâhı altında bulunan hanımları kendilerini boşamasından korkmuşlardı. Bu sebeple onlar şöyle demişlerdi: “Günlerimizi ve malını bize istediğin gibi taksim et ama bizi boşama”. Bunun üzerine onlardan dilediğinin beraberliğini ertelersin meâlindeki âyet nâzil olmuştur. Yani onlar arasında dilediğinden uzaklaşırsın. Yani boşama olmaksızın onlardan uzaklaşırsın. Yanına alırsın. Yani geri alır ve bağrına basarsın. Dilediğini. Onlardan dilediğini yanına almanda bir sakınca yoktur. Bazıları şöyle demiştir: Âyet, akrabalar arasında Allah’ın kendisine helâl kıldıklarından dilediği kimselerle evlenmeyi terketmesi, dilediğiyle de evlenmeye yönelmesi hakkındadır. Çünkü bu beyan, akrabalara ilişkin hükümlerin hemen peşi sıra gelmektedir. Böylelikle Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onlardan dilediğinin beraberliğini ertelersin. Yani amca, hala, dayı ve teyze kızlarından dilediğinle evlenmezsin. Yanına alırsın. Yani dilediğini bağrına basar ve onunla evlenirsin. Biz şöyle deriz: Allah Teâlâ, Resûlullah’ı akrabalarla evlenmekte muhayyer bırakmıştır. Bu, şu İlâhî beyanda bildirilen durumdur: Onlardan birini istemen durumunda, yani evlenmen durumunda. Uzaklaştırdıklarından birisiyle. Bunda senin için bir sakınca yoktur. Yani bu konuda sana bir günah yoktur.

      Ebû Avsece şöyle demiştir: Onlardan dilediğinin beraberliğini ertelersin. Yani onlardan dilediğini yerinde bırakır ve ona yaklaşmazsın. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Türcî”, ertelersin demektir. Denilir ki: “Erceytü’l-emra ve erce’tühû” yani işi erteledim. “Ercih ve ehâhu” “Onu da kardeşini de beklet” sözü hakkında da aynı şeyi söylemişlerdir. Bazıları şöyle demiştir: Onu beklet. Bazıları ise şöyle demiştir: Onu ertele. Yanına alırsın. Yani bağrına basarsın.

      Bu hüküm en uygun olanıdır. O, şöyle buyurmaktadır: En lâyık, en uygun ve hakikate en yakın. Onların mutlu olmaları için. Yani senin yanında bulunan ve seçtiğin kadınlar. Üzülmemeleri için. Onların üzerine evlenmediğini öğrendiklerinde. Ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için. Nafaka olarak verdiğine. Zira onların nafakaları azdı. “Bu hüküm onların mutlu olmaları, üzülmemeleri ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için en uygun olanıdır”. Bu beyanın şu mânaya gelmesi mümkündür: Bu durum, Hz. Peygamber’in hanımlarını dünya hayatı ve güzellikleri ile Resûlullah ve âhiret yurdu arasında muhayyer bıraktığı zamandadır. Onlar Resûlullah’ı tercih etmişlerdir. O, -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyle buyurmaktadır: Onlar Resûlullah’ın yanında kalmayı ve âhiret yurdunu tercih ederlerse bu, onların mutlu olmaları ve üzülmemeleri için en uygun olanıdır. Nafakanın ve beraber olmanın azlığına karşın. Ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için. Nafaka ve diğer harcamalarına. Allah gönüllerinizdekini bilir. Sevgi ve rızayı. Allah ilim ve hilim sahibidir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Türcî (تُرْجِي)

        İbn Fâris: "r-c-v" kökünün iki temel anlama geldiğini belirtir: Birincisi umut etmek, beklemek; ikincisi ise bir şeyi ertelemek, geriye bırakmak ve mühlet vermektir. Ayetteki "ircâ" eyleminin doğrudan ikinci anlama (ertelemeye) karşılık geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: İrcâ kavramının, bir işi veya kararı sonraya bırakmak, tehir etmek olduğunu açıklar. Ayette bu fiilin, Hz. Peygamber'in eşleri arasındaki gece nöbeti (kasm) sırasını kendi iradesiyle erteleme, bekletme veya sırayı değiştirme yetkisini ifade ettiğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bu fiilin fıkhi ve sosyolojik ağırlığını tahlil eder. İslam evlilik hukukunda çok eşlilik durumunda kocanın eşleri arasında geceleme süresi bakımından mutlak bir "eşitlik" (kasm) sağlaması farz iken; bu ayetteki "türcî" (ertelersin) yetkisiyle bu farziyetin sadece peygamberin şahsından kaldırıldığını, eşleri arasındaki vakit taksimatının tamamen onun hür ve esnek iradesine bırakılarak ona yepyeni bir hukuki otonomi sağlandığını inceler.

        Teşâu (تَشَاءُ)

        İbn Fâris: "ş-y-e" kökünün, bir şeyi istemek, irade etmek ve kasten yönelmek manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Meşiet kavramının, bir eylemi var etme gücünü de barındıran güçlü bir istek ve hür seçim (irade) olduğunu açıklar.

        Theodor Nöldeke: Kur'an'ın yasa koyucu (teşri) dilinde "dilediğin" (men teşâu) vurgusunu tahlil eder. Devlet başkanlığı, komutanlık, yargıçlık ve elçilik gibi devasa kamu görevlerini tek başına yürüten peygamberin; aile hayatının o dar, kuralcı ve stresli rutinine hapsedilmemesi için, ona "istediğini/dilediğini" öne alma veya erteleme hakkının verilmesinin, dönemin siyasi yükünü hafifletmeye yönelik doğrudan ilahi bir müdahale olduğunu tarihsel verilerle aktarır.

        Tü'vî (وَتُؤْوِي)

        İbn Fâris: "e-v-y" kökünün, bir şeyi kendine doğru çekmek, barındırmak, yanına almak, sığınak olmak ve kucaklamak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İvâ eyleminin, bir kimseyi kendi mekanına ve himayesine dahil ederek onu yakınlaştırmak olduğunu ifade eder. Ertelemenin (türcî) tam zıddı olarak; peygamberin dilediği eşini kendi yanına almasını, nöbetini öne çekmesini veya beraberliği tercih etmesini nitelediğini açıklar.

        Patricia Crone: Erken İslam dönemindeki kabile sosyolojisi bağlamında bu kelimeyi (yanına alma/tercih etme hakkını) inceler. Peygamberin evliliklerinin büyük bir kısmının kabileler arası siyasi ittifaklara, savaş sonrası himayelere (ivâ) ve sosyal tabuları yıkmaya yönelik stratejik evlilikler olduğunu; dolayısıyla eşler arasındaki bu hiyerarşiyi ve beraberlik sırasını belirleme yetkisinin sıradan bir ailevi mesele değil, Arap kabileleri arasındaki dengeyi yöneten ince bir diplomasi ve siyaset aracı olduğunu tahlil eder.

        İbteğayte (ابْتَغَيْتَ)

        İbn Fâris: "b-ğ-y" kökünün, bir şeyi aramak, şiddetle talep etmek ve ulaşmayı istemek manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İbtiğa fiilinin, sıradan bir istek (irade) olmadığını, içinde eyleme dökülmüş bir çaba, güçlü bir meyil ve arzu barındırdığını ifade eder.

        Azelte (عَزَلْتَ)

        İbn Fâris: "a-z-l" kökünün, bir şeyi bulunduğu yerden alıp bir kenara koymak, diğerlerinden ayırmak, izole etmek ve uzaklaştırmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Uzaklaştırma (azl) kavramının, peygamberin nöbet sırasını veya beraberliğini geçici olarak "ertelediği, bir kenarda tuttuğu" eşleri manasında kullanıldığını açıklar. Ayette, peygamberin daha önce ertelediği (azlettiği) bir eşini, sonradan tekrar kendi isteğiyle (ibteğayte) yanına alabileceği esnekliğinin vurgulandığını kaydeder.

        Cünâha (جُنَاحَ)

        İbn Fâris: "c-n-h" kökünün temel manasının, bir tarafa meyletmek, eğilmek, gerçekten sapmak ve kuşun kanadı (cenah) olduğunu belirtir. Hak yoldan ve adaletten sapıp vebale girmeye, hukuki bir suç işlemeye de bu kökten hareketle "cünâh" (günah) denildiğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî: Cünah kavramının, insanın vicdanını ve fıkhi statüsünü daraltan, onu kınanmaya maruz bırakan dini vebal ve suçluluk durumu olduğunu açıklar. Ayetteki "Senin üzerine hiçbir günah/sorumluluk yoktur" (lâ cünâha aleyke) ifadesiyle, peygamberin eşleri arasındaki bu seçimlerinin tamamen helal dairesine alındığını, ahlaki veya hukuki bir ayıplamadan mutlak surette muaf tutulduğunu ifade eder.

        Ednâ (أَدْنَىٰ)

        İbn Fâris: "d-n-v" kökünün, yakın olmak, yaklaşmak ve mesafenin kısalması manalarına geldiğini belirtir. "Ednâ" kelimesinin ism-i tafdil (en üstünlük/karşılaştırma derecesi) olarak "daha yakın, en yakın, en uygun" anlamına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Bir amaca veya bir fıtrata "en elverişli, akla en yatkın ve en makul" olan durumu nitelediğini açıklar.

        Tekarra (تَقَرَّ)

        İbn Fâris: "k-r-r" kökünün, soğukluk, sükûnet, sabit kalmak, durulmak ve yerleşmek anlamlarına geldiğini belirtir. Sıcağın insanı bunaltan hareketliliğine karşı, serinliğin verdiği durağanlık ve ferahlama hissinden türediğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî: "Kurretu'l-ayn" (gözün aydın olması/sükunet bulması) deyiminin kökenini inceler. Arapçada üzüntü ve acıdan akan gözyaşının sıcak, sevinçten akan gözyaşının ise serin (karr) kabul edildiğini; dolayısıyla gözün "kurret" bulmasının, insanın acıdan kurtulup derin bir neşe, tatmin ve psikolojik sükûnet yaşaması anlamına geldiğini açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Kadın psikolojisini ve hane içi sosyolojiyi bu eylem üzerinden edebi bir tahlile tabi tutar. Hz. Peygamber'e eşleri arasında dilediği gibi davranma yetkisi verilmesinin (ve bunun bir ayetle, yani ilahi yasa ile ilan edilmesinin); eşler arasında kriz yaratmak bir yana, tam tersine kadınların kalplerindeki o yakıcı insani kıskançlığı, hırsı ve "acaba bana haksızlık mı ediliyor" şüphesini bitirdiğini belirtir. Kararın kocadan değil, "Allah'ın mutlak emrinden" kaynaklandığını bilmelerinin, eşlerin psikolojik rekabetini dondurarak onlara o muazzam sükuneti ve "göz aydınlığını" (tekarra a'yünühünne) getirdiğini derinlemesine inceler.

        A'yünühünne (أَعْيُنُهُنَّ)

        İbn Fâris: "a-y-n" kökünün, insanın görme organı (göz), su pınarı ve bir şeyin bizzat kendisi (zatı) manalarına geldiğini belirtir. A'yün kelimesinin çoğul formu olduğunu kaydeder.

        Yahzenne (يَحْزَنَّ)

        İbn Fâris: "h-z-n" kökünün, yerin sert, sarp, taşlık ve engebeli olması anlamına geldiğini belirtir. İnsanın içine çöken, kalbini sıkan o sert, ağır ve çözümsüz keder/üzüntü hissine de bu sarp araziden kinaye ile "hüzün" denildiğini son derece somut bir bedevi metaforuyla aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî: Hüznün, insanın kaybettiği, ulaşamadığı veya elinden alınan bir şeyden dolayı kalbinde duyduğu derin ve sarsıcı acı olduğunu açıklar. Sevinç ve ferahın tam zıddıdır.

        Yerdavne (وَيَرْضَيْنَ)

        İbn Fâris: "r-d-y" kökünün, hoşnut olmak, onaylamak, içsel bir itiraz veya isyan duymamak manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Rızanın, insanın kendisine verilenle (payla) yetinmesi, nefsin itirazdan vazgeçerek olanı olduğu gibi, şikayetsizce ve gönül rahatlığıyla kabul etmesi durumu olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Kadın psikolojisi bağlamında bu üç kavramın (göz aydınlığı, hüznün bitişi ve rıza) peş peşe sıralanışındaki o muazzam pedagojik değeri inceler. İlahi yasanın peygamber eşlerinin psikolojisini aşama aşama nasıl onardığını belirtir: Önce gözyaşları dindirilmiş ve sükunet verilmiş (tekarra), ardından geçmişe dair o sert ve ağır duygusal acı, kaybetme korkusu ortadan kaldırılmış (la yahzenne) ve en sonunda peygamberin onlara sunduğu o mütevazı hayata karşı kalplerinde tam bir gönül hoşnutluğu, mutlak bir kabul (yerdavne) inşa edildiğini semantik bir derinlikle vurgular.

        Bi-mâ Âteytehünne (بِمَا آتَيْتَهُنَّ)

        İbn Fâris: "e-t-y" kökünün, bir şeyi getirmek, vermek, sunmak ve ulaştırmak anlamlarına geldiğini belirtir. "Senin onlara verdiğin/sunduğun şeyler" manasındadır.

        Küllühünne (كُلُّهُنَّ)

        İbn Fâris: "k-l-l" kökünün, hiçbir istisna kabul etmeyen, parçaların tamamını kapsayan mutlak bütünlük ve ihata manasına geldiğini belirtir. Ayette, peygamber eşlerinin tümünün (istisnasız hepsinin) bu rıza ve sükunet haline ulaşacağının altını çizen güçlü bir pekiştirme (tekit) olduğunu kaydeder.

        Kulûbiküm (قُلُوبِكُمْ)

        İbn Fâris: "k-l-b" kökünün, bir şeyi tersine çevirmek, içini dışına getirmek ve sürekli halden hale dönmek/evrilmek manasında olduğunu belirtir. Kalbin, insanın şuur, irade ve değişken duygu merkezi olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Kalbin, insanın niyetlerini, düşüncelerini ve dışarıya yansıtmadığı en gizli meyillerini (örneğin eşler arasındaki o fıtri kıskançlıkları, daha çok sevilme arzularını veya peygamberin kalbindeki eşitsiz meyli) barındıran şeffaf iç dünya olduğunu ifade eder.

        Alîmâ (عَلِيمًا)

        İbn Fâris: "a-l-m" kökünün, bir şeyin gerçekliğine hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde nüfuz etmek, idrak etmek ve bilmek manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Allah'ın sıfatı olarak "Alîm" isminin, insanların sadece dışsal (hukuki/fıkhi) eylemlerini değil; tam da yukarıda bahsedilen kalplerin derinliklerindeki o ince itirazları, kırgınlıkları ve kıskançlık kırıntılarını (nefsi meyilleri) eşzamanlı ve eksiksiz olarak bilen mutlak bilinç olduğunu açıklar.

        Halîmâ (حَلِيمًا)

        İbn Fâris: "h-l-m" kökünün, aklın sükuneti, acelecilik ve taşkınlığın (cehl) tam zıddı olan ağırbaşlılık, yumuşaklık ve cezalandırmada acele etmemek manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Hilm kavramının, gücü yettiği halde, yapılan hatalara karşı öfkeye kapılmadan cezayı erteleyen, kullarının zayıflıklarına karşı son derece anlayışlı ve hoşgörülü olan yüce bir ahlaki sıfat olduğunu açıklar.

        Dücane Cündioğlu: Ayetin kapanışındaki Alîm ve Halîm esmasının (Allah'ın isimlerinin) yan yana gelişindeki teolojik estetiği ve varoluşsal merhameti derinlemesine felsefi bir dille yorumlar. Eşler arasındaki o fıtri sevgi rekabetinin, insanın doğasındaki zayıflıkların ve kalplerdeki o gizli "daha fazla ilgi görme" arzusunun suç olmadığını belirtir. Allah'ın, kullarının kalplerindeki bu zaafları "bildiğini" (Alîm), ancak bu insani zayıflıklardan dolayı onlara hemen kızıp ceza kesmediğini; aksine onların doğasını anlayarak muazzam bir esneklik, şefkat ve mühlet (Halîm) gösterdiğini; ilahi adaletin insanın psikolojik zaaflarını ezmek yerine onları şefkatle tolere ettiğini gösteren kusursuz bir edebi final olduğunu tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X