Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 50. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 50. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَحْلَلْنَا لَكَ اَزْوَاجَكَ الّٰـت۪ٓي اٰتَيْتَ اُجُورَهُنَّ وَمَا مَلَكَتْ يَم۪ينُكَ مِمَّٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلَيْكَ وَبَنَاتِ عَمِّكَ وَبَنَاتِ عَمَّاتِكَ وَبَنَاتِ خَالِكَ وَبَنَاتِ خَالَاتِكَ الّٰت۪ي هَاجَرْنَ مَعَكَۘ وَامْرَاَةً مُؤْمِنَةً اِنْ وَهَبَتْ نَفْسَهَا لِلنَّبِيِّ اِنْ اَرَادَ النَّبِيُّ اَنْ يَسْتَنْكِحَهَاۗ خَالِصَةً لَكَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۜ قَدْ عَلِمْنَا مَا فَرَضْنَا عَلَيْهِمْ ف۪ٓي اَزْوَاجِهِمْ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ لِكَيْلَا يَكُونَ عَلَيْكَ حَرَجٌۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-nnebiyyu innâ ahlelnâ leke ezvâceke-llâtî âteyte ucûrahunne vemâ meleket yemînuke mimmâ efâa(A)llâhu ‘aleyke vebenâti ‘ammike vebenâti ‘ammâtike vebenâti ḣâlike vebenâti ḣâlâtike-llâtî hâcerne me’ake vemraeten mu/mineten in vehebet nefsehâ linnebiyyi in erâde-nnebiyyu en yestenkihahâ ḣâlisaten leke min dûni-lmu/minîn(e)(k) kad ‘alimnâ mâ feradnâ ‘aleyhim fî ezvâcihim vemâ meleket eymânuhum likeylâ yekûne ‘aleyke harac(un)(k) vekâna(A)llâhu ġafûran rahîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ''Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah'ın sana ganimet olarak verip de elinin sahip olduğu kadınları, seninle birlikte hicret eden amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını, teyze kızlarını, kendini peygambere mehirsiz olarak bağışlar da peygamber de onunla evlenmek isterse böyle bir mümin kadını -ki sonuncusu diğer müminlere değil, zatına mahsustur - sana helâl kıldık. Müminlere eşleri ve sahip oldukları kadınları hakkında hangi kuralları geçerli kıldığımızı biliyoruz. Sana mahsus olanı güçlük çekmeyesin diye meşru kıldık, Allah çok bağışlayıcı, pek esirgeyicidir,”

      Peygamberin Evlenmesi Helâl Olan Kadınlar

      Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini sana helâl kıldık. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri şudur: Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini sana helâl kıldık. Yani mehirlerini üstlendiğin ve bunu kabul ettiğin eşlerini. Buna göre buradaki verme, kabul etme ve üstlenme mânasına gelmesi mümkündür. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın”. Bunun yorumu şudur: Eğer tövbe ederler, namaz kılmayı ve zekât vermeyi kabul ederlerse onları serbest bırakın. Bu, verme mânasında değil, kabul etme ve üstlenme anlamındadır. Zira zekât, malın üzerinden bir yıl geçtikten sonra ancak vacip olur. Yine şu İlâhî beyan da bu mânadadır: “Ehl-i Kitap’tan Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve resûlünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın”. Burada da bu beyan, verme mânasında değil, aksine cizyeyi kabul etme anlamındadır. Zira cizyenin ödenmesi de bir yıl geçtikten sonra zorunlu olur. Buna göre mehirlerini verdiğin eşlerin sözü de şu mânaya gelebilir: Yani mehirlerini kabul ettiğin ve üstlendiğin eşlerin. İkinci yorum şudur: Biz sana eşlerini helâl kıldık. Öyle ki onlar senindir. Eğer onlara mehirlerini verirsen. Bunun mânası şudur: Onların mehirlerini verdiğin takdirde onları yanında tutmanı sana helâl kıldık. Bunda mehirin karşılık (ecir) olarak isimlendirilebileceğine dair delil vardır. Dolayısıyla “onlarla karı-koca ilişkisi yaşamanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin” meâlindeki İlâhî beyanda geçen “ecirleri” ifadesi “mehirleri” mânasına gelmektedir. Böylelikle onlardan yararlanma da nikâhtaki yararlanma olmaktadır.

      Buna göre kendini peygambere mehirsiz olarak bağışlar da peygamber de onunla evlenmek isterse, böyle bir mümin kadını, -ki bu diğer müminlere değil, zatına mahsustur-. Bu İlâhî beyanın şu mânaya gelmesi mümkündür: Ona mahsus oluşu mehirsiz olmadır. Bağışlama lafzından (hibe) dolayı değildir. Çünkü bu beyan, mehirlerini verdiği eşlerin helâl oluşunun belirtilmesinden hemen sonra bildirilmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Sana mehirlerini verdiğin eşlerini helâl kıldık, aynı şekilde kendini mehirsiz olarak sana bağışlarsa böyle bir mümin kadını da sana helâl kıldık. Bu diğer müminlere değil, zatına mahsustur, yani mehirsiz. Çünkü bir şeyin birine mahsus oluşu, bunun söz konusu kişiye bedelsiz ve külfetsiz ait oluşu demektir. Fakat bir şeyin birine mahsus oluşunun bir lafızla olup diğer lafızla olmayışına gelince böyle bir durum mümkün değildir. Ayrıca, âyetin sonunda, belirtmiş olduğumuz görüşe delil teşkil edecek bir bilgi vardır. Bu da müminlere eşleri hakkında hangi kuralları geçerli kıldığımızı biliyoruz cümlesidir. Bu beyan, bu kadının ona mahsus oluşunun ondan bir mehir üstlenilmesi olmaksızın gerçekleştiğini göstermektedir. Yine onun hakkında böyle bir beyan, ona yönelik bir nimet mânasındadır. Allah’ın, bağışlama lafzında ona yönelik bir nimeti olmaz. Evlendirme lafzında da böyle bir durum söz konusu değildir -zira “kendimi bağışladım” sözü yerine “kendimi evlendirdim” cümlesini kullanmaktadır-. Bu durum, Allah’ın ona yönelik nimetinin, söz konusu edilen “bağışlama’da değil, mehirsiz olarak evlenmenin gerçekleşmesinde olduğunu göstermektedir. Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Bu, diğer müminlere değil, zatına mahsustur, yani âhirette. Yani sen onunla evlendiğinde ve o senin hanımlarından biri olduğunda, artık hiç kimseye helâl olmaz. Bu, diğer müminlere değil, zatına mahsustur mealindeki İlâhî beyandan bağışlama lafzının (hibe) anlaşılması ise mümkün değildir. Zira bir kişinin “kendimi bağışladım” sözü ile “kendimi evlendirdim” sözü arasında bir fark bulunmamaktadır. Ayrıca Abdullah b. Mesûd, İbn Abbâs (r.a.) ve bunların dışındaki sahâbe ve müfessirlerin birçoğu zatına mahsus sözünden belirli bir lafzın zorunluluğunu anlamamıştır. Öyle ki mümin kadınlarla nikâh akdi yapıp sonra onları boşadığınızda meâlindeki İlâhî beyan hakkında İbn Abbâs’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bunlar kendilerini bağışlayanlardır. Şâfiî’nin, bunu söz konusu edildiği şekliyle anlamasının sebebi nedir? Yine, alım-satım, kiralama ve diğer tüm akitler “bağışlama” (hibe) lafzıyla gerçekleşebilmektedir. Nikâh da böyledir. En doğrusunu Allah bilir.

      Elinin sahip olduğu kadınları. Yani elinin sahip olduğu kadınları sana helâl kıldık. Aynı şekilde amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını ve teyze kızlarını sana helâl kıldık. Amca ve dayı gibi burada belirtilen akrabaların kızlarının helâl oluşunun delili bu âyet olması mümkündür. Çünkü bu kızlar Nisâ sûresindeki evlenmesi haram olanlar arasında bildirilmemiştir. Dolayısıyla bunların Hz. Peygamber’e (s.a.) helâl olduğunun bildirilmesi, bütün insanlara helâl olduğunun bildirilmesi demektir. Bu durum tıpkı şuna benzer: Zeyd b. Hârisenin boşadığı eşinin Hz. Peygamber’e (s.a.) helâl olduğunun bildirilmesi, evlatlıkların boşadığı eşlerle evlenmenin bütün insanlara caiz olduğunu gösterir. Zira Cenâb-ı Hak bu hususta meâlen şöyle buyurmuştur: “Müminlere, evlatlıklarının -kendileriyle beraber olup ayrıldıkları- eşleriyle evlenmelerinde bir sıkıntı gelmesin diye”. İlk durumda böyledir. Veya amca kızları, hala kızları ve belirtilen diğer akraba kızlarıyla evlenmenin helâl oluşuna dair bilginin “bunlardan başkası size helâl kılındı” İlâhî beyanından çıkarılması da mümkündür. Âyette evlenilmesi haram olanlar, nesebe ve sebebe bağlı haram kılınanlar olmak üzere tamamıyla bildirilmiştir. Sonra Cenâb-ı Hak “bunlardan başkası size helâl kılındı” buyurmuştur. Dolayısıyla bildirilenlerden başkası âyetin zâhiriyle helâl kılınmış olur. Ancak haram olma konusunda bildirilenlerle aynı mânaya gelmesi durumu farklıdır. En doğrusunu Allah bilir. Seninle birlikte hicret eden kadınlardan. Hiç kimse seninle birlikte hicret eden sözünden bizâtihî onunla birlikte hicret etme mânasını anlamamıştır. Öyle ki ne geride kalmış ne de önceden hicret etmiş olsun. Bilakis seninle sözünün kapsamına adı geçen önce de sonra da hicret eden kadınlar girmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Müminlere eşleri hakkında hangi kuralları geçerli kıldığımızı biliyoruz. Bazıları şöyle demiştir: İnsanlara eşleri hakkında hangi kuralları geçerli kıldığımızı. Bu da dört kadınla evlenme hükmüdür. Dört kadından fazlasıyla evlenmek caiz değildir. Sahip oldukları kadınları hakkında. Bunlar câriyeler ve hizmetkârlardır. Ne kadar çok olsalar da bunlarda arttırma mümkündür. Bazıları şöyle demiştir: Allah’ın evlilik konusunda koyduğu hükümlerden biri, bir erkeğin veli, mehir ve şahitler olmaksızın evlenememesidir. Hz. Peygamber’in durumu ise başka olup bu ona mahsustur. Zira bir kadının, mehirsiz ve veli izni olmaksızın kendisini ona bağışlaması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Müminlere eşleri ve sahip oldukları kadınları hakkında hangi kuralları geçerli kıldığımızı biliyoruz. Yani onlara hükümlerini açıkladık. Sana mahsus olanı güçlük çekmeyesin diye meşru kıldık. Yani eşleri hakkında onlara çeşitli hükümler, haklar ve benzeri hususları vacip kıldık. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ahlalnâ (أَحْلَلْنَا)

        İbn Fâris: "h-l-l" kökünün temel manasının, bağlı olan bir düğümü çözmek, serbest bırakmak, bir yere inip yerleşmek ve bir eylemin önündeki kısıtlamayı/engeli kaldırmak olduğunu belirtir. Haramın (yasaklanmış/kısıtlanmış olanın) tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî: İhlal (helal kılma) eyleminin, aklen veya şer'an kişiyi bağlayan yasaklılık halini (ukdeyi) çözerek, eylemi meşru ve serbest hale getirmek olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bu kavramın Ahzab Suresi'ndeki sosyolojik ve hukuki boyutunu tahlil eder. Medine döneminde Hz. Peygamber'in evliliklerinin sıradan şahsi tercihler olmaktan çıkıp, yeni kurulan devletin siyasi ittifaklarını, kabileler arası diplomasiyi ve sosyal tabuların (evlatlık eşiyle evlenme gibi) yıkılmasını sağlayan stratejik/kurumsal hamleler olduğunu; bu yüzden bizzat ilahi irade tarafından "sınırları özel olarak çizilmiş bir meşruiyet" (ahlalnâ) alanına oturtulduğunu derinlemesine inceler.

        Ezvâceke (أَزْوَاجَكَ)

        İbn Fâris: "z-v-c" kökünün, birbirini tamamlayan çift, eş, yoldaş ve iki şeyden her biri manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Zevc kelimesinin, nikah akdiyle (sözleşmeyle) birbirine bağlanan, ontolojik ve hukuki bir bütünlük oluşturan kadın ve erkek için ortak olarak kullanıldığını kaydeder.

        Ucûrahünne (أُجُورَهُنَّ)

        İbn Fâris: "e-c-r" kökünün, yapılan bir hizmetin, emeğin veya akdin karşılığında hak edilen bedel, ücret ve tazminat anlamına geldiğini belirtir.

        Patricia Crone: Erken dönem İslam evlilik hukukundaki "mehir" kavramının bu kelime (ecr/ücret) üzerinden ifade edilmesini tarihsel bağlamda tahlil eder. Cahiliye dönemindeki evliliklerin, kadının velisine (babasına) ödenen bir "satın alma" bedeli iken; Kur'an'ın bu meblağı doğrudan kadının şahsına ödenen ve onun ekonomik bağımsızlığını/güvencesini sağlayan meşru bir "ücret/sözleşme bedeli" (ucûrahünne) olarak yeniden tanımladığını, bunun hukuki bir devrim olduğunu inceler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: İslami fıkıh terminolojisinde bu ayette geçen "ücret" (ecr) kelimesinin, doğrudan doğruya "mehir" (sadak) anlamında kullanıldığını; nikah akdinin geçerli olabilmesi için kadına bu mali hakkın teslim edilmesinin temel bir şer'î şart olarak belirlendiğini aktarır.

        Mâ Meleket Yemînüke (وَمَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ)

        İbn Fâris: "m-l-k" (kudret, tasarruf, sahip olma) ve "y-m-n" (sağ el, güç, kuvvet, yemin) köklerinden oluşan bu tamlamanın; kişinin meşru savaş yollarıyla bizzat gücü (sağ eli) altına aldığı, mülkiyetine ve himayesine geçen kimseleri (cariyeleri/köleleri) nitelediğini belirtir.

        Arthur Jeffery: "Sağ elin malik olduğu şeyler" tabirinin geç antik çağ Ortadoğu dillerindeki (özellikle Süryanice ve İbranice) hukuki metinlerle olan akrabalığını inceler. Savaş esirlerinin ve kölelerin statüsünü belirleyen bu ifadenin, o dönemin evrensel savaş hukukunda "meşru hakimiyet ve mülkiyet" bildiren kadim bir Sami deyimi olduğunu dilbilimsel olarak aktarır.

        Michael Cook: Kölelik ve cariyelik kurumunu İslam'ın tarihsel gerçekliği içinde tahlil eder. Ayetin, geç antik çağın acımasız savaş koşullarında esir düşen kadınların statüsünü (mâ meleket yemînüke) tamamen belirsiz, kuralsız ve istismara açık bir ganimet olmaktan çıkarıp; onları belirli şer'î kurallara, mülkiyet hukukuna ve aile sistemine entegre eden dönemsel (regülatif) bir yasa olduğunu inceler.

        Efâe (أَفَاءَ)

        İbn Fâris: "f-y-e" kökünün, dönmek, geri gelmek ve gölgenin yer değiştirmesi manalarına geldiğini belirtir. "Fey'" kelimesinin, sıcakta uzayan ve dönen gölge anlamına geldiğini; mecazen ise savaşılmaksızın (veya savaşın doğal bir sonucu olarak) düşmandan Müslümanlara "dönen, intikal eden" ganimet mallarına bu ismin verildiğini son derece somut bir bedevi metaforuyla aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî: Fey' kavramının, malların ve mülklerin asıl sahibi olan Allah'ın, o mülkü kafirlerin elinden alıp meşru hak sahiplerine (müminlere) "geri döndürmesi" işlemini nitelediğini açıklar.

        Gabriel Said Reynolds: İlahi iradenin mülkiyet üzerindeki mutlak tasarrufunu teolojik bir perspektifle tahlil eder. Ayette ganimetlerin peygambere kılıç zoruyla değil, doğrudan doğruya "Allah'ın ona döndürmesi/lütfetmesi" (efâellâhu) şeklinde ifade edilmesinin; zaferin ve ekonomik kazanımların beşeri bir başarıdan ziyade, aşkın bir ilahi paylaştırma (kutsal lütuf) olarak kodlandığını vurgular.

        Hâcerne (هَاجَرْنَ)

        İbn Fâris: "h-c-r" kökünün, bir şeyi terk etmek, ondan ayrılmak, bağı koparmak ve bir yerden başka bir yere göç etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ulaşmanın ve kavuşmanın (vasl) tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî: Hicretin, kişinin bedeniyle, diliyle veya kalbiyle kötü olandan ve zulüm diyarından uzaklaşması olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu: "Hicret" kavramını Kur'an'ın değerler sistemindeki en büyük ontolojik ve sosyolojik kırılma (paradigma değişimi) olarak analiz eder. Ayette peygamberin amca ve dayı kızlarının (akrabalarının) bile ona helal olması için "seninle birlikte hicret etmiş olmaları" (hâcerne meake) şartının koşulmasını muazzam bir devrim olarak görür. Kan bağının (cahiliye asabiyetinin) artık tek başına hiçbir değer ifade etmediğini; inanç uğruna vatanı terk etme (hicret) eyleminin, akrabalığı ve evlilik liyakatini belirleyen yepyeni, mutlak ve ideolojik bir üst kimlik haline geldiğini semantik olarak tahlil eder.

        Vemraeten (وَامْرَأَةً)

        İbn Fâris: "m-r-e" kökünün, insan, adam, kişi manasına geldiğini; imrae (kadın) kelimesinin de mer' (adam) kelimesinin dişil formu olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İnsanın biyolojik dişiliğini ve eş olma durumunu nitelediğini kaydeder.

        Mü'mineten (مُّؤْمِنَةً)

        İbn Fâris: "e-m-n" kökünden türeyen, güvenen, inanan ve kalbi sükunet bulan dişil formdur.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Kadının özne (fail) konumunu bu kelime üzerinden edebi bir tahlile tabi tutar. Ayette kadının kimliğinin sadece bir "kadın" (imrae) olarak değil, kendi hür iradesiyle hakikati tasdik etmiş bir "mümin kadın" (mü'mine) olarak zikredilmesinin, onun yapacağı hukuki tasarrufu (kendini hibe etmesini) meşrulaştıran en temel entelektüel ve ruhsal altyapı olduğunu vurgular.

        Vehebet (وَهَبَتْ)

        İbn Fâris: "v-h-b" kökünün, bir malı veya menfaati hiçbir karşılık, bedel (ivaz) veya çıkar beklemeksizin, sırf lütuf ve cömertlik maksadıyla bir başkasına bağışlamak, hediye etmek manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Hibeh eyleminin, satımdan ve ticaretten farklı olarak bütünüyle rızaya ve karşılıksız devretmeye dayandığını açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: "Kendisini hibe eden kadın" (vehebet nefsehâ) meselesini dönemin fıkhi ve sosyolojik pratikleri bağlamında inceler. Bunun, mehir (ecr/bedel) talep etmeden, doğrudan peygamberin himayesine ve nikahına girmeyi gönüllü olarak arzulayan kadınların durumunu düzenleyen istisnai bir fıkhi hüküm olduğunu belirtir. Bu durumun, peygamberin şahsına duyulan o devasa dini ve toplumsal sevginin, kadınlar cephesindeki hukuki tezahürü olduğunu tahlil eder.

        Yestenkihahâ (يَسْتَنكِحَهَا)

        İbn Fâris: "n-k-h" kökünün, evlilik akdi yapmak ve cinsel temasta bulunmak anlamlarına geldiğini; "istinkâh" (istif'al babı) formunun ise nikahlamayı talep etmek, nikahına almayı irade etmek manasını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Peygamberin de bu hibeyi kabul ederek onu eş olarak almayı (nikahlamayı) "arzulaması/istemesi" (erâde... yestenkihahâ) şartının, bu işlemin tek taraflı bir dayatma değil, karşılıklı rızaya dayalı bir evlilik akdi olduğunu gösterdiğini ifade eder.

        Hâlisaten (خَالِصَةً)

        İbn Fâris: "h-l-s" kökünün, bir şeyin içine karışmış olan yabancı maddelerden, kirden veya pürüzlerden arınarak saf, katıksız, berrak ve sadece birine tahsis edilmiş (özel) hale gelmesi manalarına geldiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Bu kelimenin İslam hukukundaki (Usul-i Fıkıh) yerini inceler. Mehirsiz ve şahitsiz olarak, sadece kadının kendini "hibe etmesiyle" kurulan bu nikah türünün, "sadece peygambere has, katıksız ve özel bir imtiyaz" (hâlisaten leke) olduğunu; diğer hiçbir müminin (min dûnil-mü'minîn) bu yolla (mehirsiz hibe yoluyla) evlenemeyeceğini belirten ve "Hasâisü'n-Nebi" (Peygamberin hukuki ayrıcalıkları) bahsini temellendiren en kesin şer'î nass (delil) olduğunu aktarır.

        Faradnâ (فَرَضْنَا)

        İbn Fâris: "f-r-d" kökünün temel manasının bir şeyi kesmek, kertmek, ölçüsünü belirlemek, takdir etmek, sınırlarını çizmek ve mecburi bir pay ayırmak olduğunu belirtir.

        Theodor Nöldeke: Kur'an'ın Medine dönemindeki "teşri" (yasa koyucu) dilini tahlil eder. "Farz kıldık" (faradnâ) ifadesinin, dini salt ahlaki bir öğüt olmaktan çıkarıp; toplumun evlilik, mülkiyet ve miras gibi en hayati alanlarını bağlayıcı kanunlarla, sert yaptırımlarla ve kati sınırlarla çerçeveleyen (yasama yapan) devasa bir hukuki ve devletsel eylem olduğunu tarihsel bağlamıyla inceler.

        Haracun (حَرَجٌ)

        İbn Fâris: "h-r-c" kökünün, daralmak, sıkışmak, içinden çıkılmaz hale gelmek, yoğun bir baskı hissetmek ve dinde kişiye hukuki bir vebal/sıkıntı veren günah manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Haracın, insanın göğsünü (vicdanını) sıkan, onu tereddüde düşüren ve eylemlerini kısıtlayan psikolojik veya hukuki darlık olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Bu kavramı doğrudan peygamberin iç dünyası ve toplum baskısı üzerinden tahlil eder. Yukarıda sayılan bunca esnekliğin, farklı evlilik kategorilerinin ve özel imtiyazların (hibe nikahı gibi) peygambere tanınmasının yegane sebebinin; o ağır risalet yükünü taşıyan elçinin üzerinde, kabilelerin, muhaliflerin veya fıkhi zorlukların yaratacağı her türlü psikolojik baskıyı, daralmayı ve kınanma endişesini (harac) ortadan kaldırmak olduğunu vurgular. İlahi yasanın, elçisini sosyolojik tabuların cendere ve daralmasından kurtarıp, ona geniş bir meşruiyet alanı açtığını derinlemesine inceler.

        Ğafûran (غَفُورًا)

        İbn Fâris: "g-f-r" kökünün, bir şeyi örtmek, kirlenmekten veya zarar görmekten korumak için üzerini kapatmak manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Mağfiretin, Allah'ın kulunun kusurlarını o engin merhamet perdesiyle örtmesi, onu cezalandırmaktan vazgeçmesi olduğunu açıklar. "Ğafûr" ise bu örtme işlemini çokça ve sürekli yapan manasındaki mübalağalı (yoğunluk bildiren) isimdir.

        Rahîmâ (رَّحِيمًا)

        (Önceki ayetlerde analiz edildiği üzere, Allah'ın özellikle inanan kullarına yönelik kesintisiz, koruyucu ve özel şefkatini niteleyen mutlak merhamet sıfatıdır.)

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X