Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 48. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 48. Ayet

    وَلَا تُطِـعِ الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَدَعْ اَذٰيهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ tuti’i-lkâfirîne velmunâfikîne veda’ eżâhum vetevekkel ‘ala(A)llâh(i)(c) vekefâ bi(A)llâhi vekîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İnkârcılara ve ikiyüzlülere kulak asma, onların sana verdikleri eziyete aldırma. Allah'a dayan ve güven, güvenmek için Allah yeter."

      İnkârcılara ve iki yüzlülere kulak asma. Bunu bu sûrenin başında açıklamıştık. Onların sana verdikleri eziyete aldırma. Bu beyan şu anlama gelebilir: Onlardan yüz çevir, sana verdikleri eziyete karşılık verme. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Onların sana verdikleri eziyete aldırma. Yani onların eziyetlerine sabret. Allah’a dayan. Yani Allah’a güven. Güvenmek için Allah yeter. Yani dayanak ve vekil olarak Allah yeter. Veya şöyle denilebilir: Güvenmek için Allah yeter. Yani koruyucu ve sana karşı başkalarını engelleyici olarak Allah yeter. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Lâ Tutı' (وَلَا تُطِعِ)

        İbn Fâris: "t-v-a" kökünün, bir iradeye zoraki ve baskıyla değil; gönüllü olarak, yumuşaklıkla, isteyerek ve rıza göstererek boyun eğmek, itaat etmek manasına geldiğini belirtir. (Kerhen/zorla kelimesinin tam zıddıdır).

        Râgıb el-İsfahânî: İtaat eyleminin, emredilen veya istenen şeyi içsel bir kabullenmişlikle yerine getirmek olduğunu; ayetteki olumsuz (nehiy) kullanımının, peygamberin muhaliflerinin taleplerine veya baskılarına karşı zihinsel ve eylemsel bir boyun eğişten kesinlikle men edildiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: İtaat kavramını doğrudan Ahzab Suresi'nin sosyo-politik bağlamına oturtarak tahlil eder. "İtaat etme" emrinin, Medine'deki kriz anlarında (özellikle Zeynep ile evlilik süreci ve sonrasındaki dedikodular) peygamberin geri adım atmasını, uzlaşmasını veya toplumsal baskılara boyun eğmesini isteyen o muhalif cepheye karşı sergilenmesi gereken tavizsiz, siyasi ve "kurumsal bir direniş" duruşu olduğunu derinlemesine inceler.

        Toshihiko Izutsu: İtaat kelimesini Kur'an'ın değerler hiyerarşisi (otorite sistemi) içinde semantik bir analize tabi tutar. Allah'a itaatin (taat) emredildiği bir sistemde, inkarcılara "itaat etmemenin" basit bir ret olmadığını; bunun evrendeki mutlak itaat merkezinin (Allah'ın) karşısına konulan sahte beşeri otoritelerin ve baskı gruplarının ontolojik olarak sıfırlanması, iptal edilmesi anlamına geldiğini vurgular.

        el-Kâfirîne (الْكَافِرِينَ)

        İbn Fâris: "k-f-r" kökünün temel anlamının, bir şeyi örtmek, gizlemek ve üstünü kapatmak olduğunu belirtir. Tohumu toprağa gizleyen çiftçinin eylemindeki örtme manasından yola çıkarak, gerçeğin ve ilahi nimetin üstünü inatla örten kimselere bu ismin verildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Küfür kavramının, Allah'ın varlığına dair delilleri ve hakikati reddedip, gerçeğin üzerini bilerek ve kasten örtmek olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu: "Küfür" kavramının sadece pasif bir zihinsel inançsızlık durumu olmadığını tahlil eder. Kafirlerin, Kur'an semantiğinde Allah'ın nizamına karşı aktif bir nankörlük (şükrün zıddı) sergileyen, kibirleri yüzünden fıtri hakikati yok etmeye çalışan ve İslam toplumunu içeriden/dışarıdan çökertmek için çabalayan "ontolojik isyankarlar" olduğunu belirtir. Ayette onlara itaat edilmemesinin istenmesi, bu isyan cephesiyle varoluşsal bir uzlaşmazlığın ilanıdır.

        ve'l-Münâfikîne (وَالْمُنَافِقِينَ)

        İbn Fâris: "n-f-k" kökünün, tarla faresinin yuvasından (nâfika) türediğini, farenin tehlike anında kaçmak için yuvasına birden fazla çıkış tüneli gizlemesi gibi; bu kimselerin de inançlarında bir kapıdan girip diğerinden çıkarak ikiyüzlü bir strateji izlediklerini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kalpteki inançsızlığı, şüpheyi ve düşmanlığı gizleyerek dışarıya iman ediyormuş gibi görünmek, içi ile dışının bir olmaması durumu olarak tanımlar.

        Theodor Nöldeke: Kur'an'da özellikle Medine döneminin o ağır siyasi krizlerinde belirginleşen bu terimin etimolojisini inceler. Klasik Arapçadan ziyade Habeşçe "menafek" (şüpheci/tereddüt eden/bölücü) kelimesinden dini terminolojiye aktarılmış, spesifik bir siyasi çifte standardı ve beşinci kol faaliyetini tanımlayan dış kaynaklı bir sosyo-politik kavram olduğunu tahlil eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Münafık tipolojisini Kur'an psikolojisi bağlamında ele alır. Bunların, kafirler gibi açıkça savaşmayan, ancak toplumun içine sızarak dedikodu, iftira (özellikle Ahzab suresindeki ailevi meselelerde) ve şüphe yayarak peygamberin otoritesini içeriden kemirmeye çalışan "psikolojik bölücüler" olduklarını; onlara "itaat etmemenin/boyun eğmemenin" toplumun sinir uçlarını korumak için elzem olduğunu vurgular.

        Ve Da' (وَدَعْ)

        İbn Fâris: "v-d-a" kökünün, bir şeyi kendi haline bırakmak, terk etmek, ilişmemek, arkada bırakmak ve ona ehemmiyet vermemek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Ved' eyleminin, kişinin bir durumdan veya eylemden yüz çevirmesi, onu ciddiye almayarak kendi gündeminden tamamen düşürmesi olduğunu açıklar.

        Dücane Cündioğlu: "Bırak/Aldırma" (da') emrinin insan psikolojisindeki ve ahlak felsefesindeki estetik gücünü tahlil eder. Kafirlerin ve münafıkların saldırılarına karşı peygambere verilen bu emrin pasif bir kaçış olmadığını belirtir. Aksine, düşmanın yarattığı gürültüyü, iftirayı ve provokasyonu "yok saymanın", onları ciddiye alıp cevap vererek onların seviyesine inmemenin; düşmanı kendi hiçliğine mahkum eden en yüce, en asil ve en ezici "ontolojik ceza ve estetik direniş" olduğunu derinlemesine yorumlar.

        Ezâhüm (أَذَاهُمْ)

        İbn Fâris: "e-z-y" kökünün, insana rahatsızlık veren, hoşlanılmayan, hafif şiddetteki zarar, eziyet, dille yapılan sataşma veya psikolojik sıkıntı manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Eza kavramının, kalıcı bir bedensel yıkımdan veya ölümcül bir saldırıdan ziyade; can sıkan, huzur bozan, dedikodu ve iftira yoluyla kişiyi tahrik etmeye çalışan geçici bir "taciz ve rahatsızlık" durumu olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bu kelimeyi Medine'deki psikolojik harp teknikleri bağlamında sosyolojik olarak inceler. Münafıkların yaydığı asılsız dedikoduların, Zeynep ile evlilik sürecinde üretilen algı operasyonlarının ve peygamberin itibarını zedelemeye yönelik o sistematik karalama kampanyalarının tamamının Kur'an tarafından "eza" (mide bulandırıcı rahatsızlık) olarak kodlandığını; peygamberden istenen şeyin bu bataklığa girmeden ("aldırma/bırak") kendi davasına odaklanması olduğunu aktarır.

        Ve Tevekkel (وَتَوَكَّلْ)

        İbn Fâris: "v-k-l" kökünün, bir işi başkasına havale etmek, ona dayanmak, kendi yetersizliğini/acziyetini kabul ederek işin yönetimini ve sonucunu mutlak olarak güvendiği bir merciye bırakmak manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Tevekkülün, insanın kendi gücünün bittiği yerde kalbindeki tüm endişeleri, vesveseleri ve korkuları silerek; işin akıbetini mutlak kudret ve irade sahibine kayıtsız şartsız devretmesi, O'na sığınması olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu: Tevekkül kavramını Kur'an'ın "iman ve eylem" diyalektiği içinde muazzam bir semantik analize tabi tutar. Bunun asla pasif bir kadercilik (fatalizm) veya eylemsizlik olmadığını belirtir. Tevekkülün, insanın kendi üzerine düşen ahlaki ve siyasi görevi (muhaliflere boyun eğmemek ve eziyetlere aldırmamak gibi aktif direnişleri) yerine getirdikten sonra; düşmanların sayısına, tuzaklarına veya toplumun kınamasına zerre kadar takılmadan, evrenin geri kalan kontrolünü ve kendi varoluşsal güvenliğini mutlak güce (Allah'a) devretmesi şeklindeki "dinamik, aktif ve sarsılmaz bir şuur hali" olduğunu vurgular.

        Alâllâhi (عَلَى اللَّهِ)

        İbn Fâris: "i-l-h" kökünden türeyen, ibadet edilen, her şeyin kendisine yöneldiği, sığındığı ve mutlak kudret sahibi olan yegâne yaratıcı manasına geldiğini kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: İslami teolojide tevekkülün (dayanma ve güvenme eyleminin) doğrudan ve yegâne nesnesi olarak Allah'ın gösterilmesinin (Alâllâhi), tevhid inancının ahlaki boyutunu oluşturduğunu aktarır. Kabilelere, servete, silahlara veya siyasi ittifaklara değil, sadece Allah'a dayanmanın, insanı dünyevi tüm esaretlerden kurtaran nihai özgürlük ilanı olduğunu belirtir.

        Ve Kefâ (وَكَفَىٰ)

        İbn Fâris: "k-f-y" kökünün, bir şeyin ihtiyacı tam olarak karşılaması, yetmesi, kâfi gelmesi ve başka hiçbir şeye, aracıya veya yardımcıya gereksinim bırakmaması anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kifayet etmenin, bir amaca ulaşmak veya bir tehlikeden korunmak için gereken her türlü imkanı ve gücü eksiksiz olarak barındırmak olduğunu söyler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Bu fiilin psikolojik rahatlatma işlevini tahlil eder. Münafıkların eziyetleri ve toplumun baskısı karşısında yalnızlaşan elçiye "Allah yetti/yeter" denilmesinin; dünyanın bütün orduları veya kınayıcıları bir araya gelse bile, ilahi garantörlüğün o devasa ağırlığı karşısında bunların bir hiç hükmünde olduğunu hissettiren, ruhu korkulardan yalıtan eşsiz bir ontolojik güvenlik mührü olduğunu inceler.

        Billâhi (بِاللَّهِ)

        El-Cevâlîkî: Klasik Arapça dilbilgisi (nahiv) kuralları çerçevesinde buradaki "Bâ" (bi) harf-i cerinin zaid (fazladan/pekiştirici) olarak kullanıldığını belirtir. Amacının cümleye fazladan bir mana katmak değil, doğrudan faili (Allah lafzını) tekit etmek, yani "Bizzat Allah yetti, Allah'ın kendisi kâfidir" şeklindeki o sarsılmaz ve mutlak garantiyi dilsel olarak en üst perdeye taşımak olduğunu aktarır.

        Vekîlâ (وَكِيلًا)

        İbn Fâris: "v-k-l" kökünden gelen ism-i fail veya sıfat-ı müşebbehe olduğunu; işlerin kendisine bırakıldığı, koruyan, gözeten, adına iş yapılan ve o işi en iyi şekilde yöneten güvenilir otorite anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Vekil kavramının, kendisine havale edilen (tevekkül edilen) işi, yetersizlik veya kusur barındırmadan, havale edenin en büyük yararına olacak şekilde mükemmelen ifa eden, üstlenen ve sonuçlandıran nihai merci olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Esma-i Hüsna'dan (Allah'ın güzel isimlerinden) biri olarak Vekîl ismini Kelam ilmi bağlamında değerlendirir. Ayetin sonundaki bu ismin; kafirlerin ve münafıkların kurduğu psikolojik ve siyasi tuzaklara karşı, peygamberin (ve müminlerin) işlerini bizzat ilahi otoritenin "üzerine aldığını", onların itibarını, güvenliğini ve davasını bizzat Allah'ın "vekâleten" yöneteceğini ilan eden muazzam bir teolojik teminat ve kapanış olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X