وَدَاعِياً اِلَى اللّٰهِ بِـاِذْنِه۪ وَسِرَاجاً مُن۪يراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahzâb Sûresi, 46. Ayet
Daralt
X
-
Seni izniyle Allah'a çağırıcı ve etrafını aydınlatan bir ışık olarak gönderdik.
Seni izniyle Allah’a çağırıcı ve etrafını aydınlatan bir ışık olarak gönderdik. Allah’a çağırıcı olarak mealindeki İlâhî beyan şu mânalara gelebilir; Allah’ın birliğine veya Allah’a ibadet etmeye yahut esenlik yurduna çağırıcı olarak. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: "Allah esenlik yurduna çağırıyor”. Söz konusu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Allah’ın çağırdığı emir ve yasaklara çağırıcı olarak. İzniyle. Denildi ki: Emriyle. Etrafını aydınlatan bir ışık olarak. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu, “biz seni tanık, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik” meâlindeki İlâhî beyanla bağlantılıdır. Yani biz seni etrafını aydınlatan bir ışık yaptık. Etrafını aydınlatan ışık, bu yoruma göre peygamberdir. Bazıları da şöyle demiştir: Etrafını aydınlatan ışık, Kur’ân’dır. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Biz seni Allah’a ve etrafını aydınlatan ışığa davet eden bir elçi olarak gönderdik. O ışık, bu Kur’ân’dır.
Yorumu Yorumla
-
Dâ'iyen (وَدَاعِيًا)
İbn Fâris: "d-a-v" kökünün, seslenmek, nida etmek, bir kimseyi bir yere veya bir amaca çağırmak ve yönlendirmek anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Da'vet eyleminin, muhatabı söz ve fiille belirli bir inanca veya yola teşvik etmek olduğunu ifade eder. Ayetteki "dâi" (davetçi) vasfının, peygamberin sadece mesajı bırakıp giden pasif bir elçi değil; bizzat insanları hakikate çekmek için aktif çaba sarf eden, ısrarlı ve yaşayan bir rehber olduğunu kaydeder.
Toshihiko Izutsu: "Davet" kavramını Kur'an'ın teo-politik çağrısı bağlamında inceler. Cahiliye toplumundaki asabiyete ve putperestliğe karşı yapılan bu çağrının ontolojik bir sarsıntı yarattığını ve insanları eski aidiyetlerini terk edip yeni bir inanç sistemi etrafında toplanmaya çağıran devrimci bir eylem olduğunu semantik olarak tahlil eder.
İlâ (إِلَى)
İbn Fâris: Bir şeyin varıp duracağı nihai noktayı, son sınırı, yönelişi ve hedefi (gaye) bildiren bir edat olduğunu belirtir.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris: "i-l-h" kökünden türeyen ve bütün varlıkların kendisine yöneldiği mutlak yaratıcının özel ismi olduğunu kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Davetin "Allah'a" (ilellâhi) yapılmasındaki siyasi ve ahlaki vurguyu tahlil eder. Hz. Peygamber'in insanları kendi şahsi iktidarına, krallığına, kabilesinin (Kureyş'in) üstünlüğüne veya dünyevi bir menfaate değil; doğrudan doğruya mutlak ve aşkın olan ilahi otoriteye çağırdığını, bu durumun nübüvvet kurumunu her türlü dünyevi/siyasi narsisizmden arındırdığını derinlemesine inceler.
Bi-İznihî (بِإِذْنِهِ)
İbn Fâris: "e-z-n" kökünün, bilmek, işitmek, kulak vermek ve bir şeye müsaade ederek yasağı kaldırmak manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: İzin kavramının, bir eylemin gerçekleşmesi için irade sahibinin verdiği onay, ruhsat ve yetkilendirme olduğunu açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelam ilminde "ilahi izin" kavramını değerlendirir. Peygamberin yaptığı bu evrensel davetin kendi şahsi hevesinden veya felsefi çıkarımlarından doğmadığını; bizzat Allah'ın "izni, yetkilendirmesi ve onayı" (bi-iznihî) ile meşruiyet kazandığını, dolayısıyla bu davete icabet etmemenin doğrudan Allah'ın mutlak otoritesine karşı gelmek anlamına geldiğini aktarır.
Sirâcen (وَسِرَاجًا)
İbn Fâris: "s-r-c" kökünün, karanlığı aydınlatan, parlayan ve ışık saçan kandil, lamba veya meşale anlamına geldiğini belirtir.
Arthur Jeffery: "Sirâc" kelimesinin etimolojik kökenlerini dilbilimsel bir yaklaşımla ele alır. Kelimenin büyük ihtimalle Farsça "çerâğ" veya Süryanice "şrâgâ" (lamba/kandil) kelimelerinden Arapçaya geçtiğini belirtir. Kur'an'ın bu evrensel aydınlanma metaforunu alarak peygamberlik kurumunun karanlıkları yaran rehberliğini tanımlamak için kullandığını inceler.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): "Sirâc" (kandil) metaforunun edebi ihtişamını tahlil eder. Cahiliye toplumunun içinden geçtiği ahlaki, hukuki ve ontolojik zifiri karanlığa (zulumata) karşı, Kur'an'ın peygamberi devasa, yol gösterici ve sönmeyen bir "ışık kaynağı" olarak resmetmesinin benzersiz estetik değerini vurgular.
Münîrâ (مُنِيرًا)
İbn Fâris: "n-v-r" kökünün, aydınlık, parlaklık, ateşi harlamak ve eşyanın üzerindeki örtüyü kaldırıp onu görünür kılmak manalarına geldiğini belirtir. Karanlığın (zulmet) tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî: Nurun, hakikati açığa çıkaran ışık olduğunu; "münîr" sıfatının ise bizzat kendisi ışık yayan, çevresini aydınlatan ve karanlıkları pasif değil aktif bir şekilde yok eden niteleyici bir vasıf olduğunu açıklar.
Dücane Cündioğlu: "Sirâcen Münîrâ" (Aydınlatıcı Kandil) tamlamasını felsefi ve kozmolojik bir sembolizm üzerinden derinlemesine tahlil eder. Kur'an'da "sirâc" kelimesinin Güneş için de kullanıldığına dikkat çekerek; Hz. Peygamber'in insanlık tarihi ve ahlak evreni için tıpkı Güneş'in fiziksel evrendeki işlevini gördüğünü belirtir. Onun aydınlığının (münîr) ödünç alınmış, zayıf bir yansıma değil; hakikatin merkezinden kopup gelen, vicdanları ısıtan, körlükleri gideren ve varoluşu bütünüyle aydınlatan mutlak, dönüştürücü ve estetik bir "nur" olduğunu yorumlar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla