Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 40. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 40. Ayet

    مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum velâkin rasûla(A)llâhi veḣâteme-nnebiyyîn(e)(k) vekâna(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir, fakat o Allah’ın elçisidir ve peygamberlerin sonuncusudur, Allah her şeyi bilmektedir,”

      Hz. Muhammed Allah’ın Elçisidir ve Peygamberlerin Sonuncusudur

      Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir. Bu beyanın mânası -en doğrusunu Allah bilir ya- şudur: Muhammed, oğulların hanımlarını haram kılacak bir babalık manasında hiç kimsenin babası değildir. Yoksa o, bütün müminlerin babasıydı. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: Peygamber müminlere kendilerinden daha yakındır, eşleri de onların anneleridir. Onun hanımları bizim annelerimiz olduğuna göre belirttiğimiz üzere o, bizim babamızdır. Fakat bunun yorumu şöyledir: Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir. Oğulların hanımlarını haram kılacak bir babalık mânasında hiç kimsenin babası değildir. Fakat bu, ona yönelik yücelik, değer, şefkat ve merhamet mânalarını ifade eden bir babalıktır. Bu, şu İlâhî beyanda bildirilen durumdur: “Seslerinizi peygamberin sesinden fazla çıkarmayın, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın”. Aynı şekilde peygamber müminlere kendilerinden daha yakındır meâlindeki İlâhî beyanı da iki mânaya açıktır. Yani o, tâzim edilmeye, değer verilmeye, şerefli kılınmaya kendilerinden daha lâyıktır. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Onu destekleyip büyüklüğü karşısında eğilesiniz ve tenzih ederek anasınız diye”. Söz konusu İlâhî beyanın ikinci muhtemel mânası da şudur: “O müminlere daha yakındır”. Yani onlara kendilerinden bile daha şefkatli ve daha merhametlidir. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın onu nitelediği merhamet ve şefkat özellikleridir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur”. Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir meâlindeki İlâhî beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri bu durumun ona nispet edilmesine dair olmasıdır. Yani o sizden birinin kendisine nispet edilecek ve onunla çağrılacak babası değildir. Çünkü rivayet edildiğine göre onu “Zeyd b. Muhammed” olarak çağırıp isimlendiriyorlardı. Evlatlık edinmek caiz, fakat kişiye oğul olarak nispet edilmesi ve onunla isimlendirilmesi caiz değildir. Tıpkı şu İlâhî beyanda bildirildiği gibi: “Evlatlıklarınızı babalarının soy adlarıyla anın. Bu Allah katında adalete daha uygun bir davranıştır”. İkincisi bu beyanın evlilik yasağı hakkında olmasıdır. Sanki O, şöyle buyurmuştur: Oğulların eşleriyle -evlatlık olan oğulların- evlenmenin haram oluşu ve nispet etme konusunda o, sizden birinin babası değildir. Başta belirttiğimiz üzere o, şefkat, rahmet ve merhamet göstermekte sizin babanız olsa da gerçek mânada babanız değildir. Fakat o Allah’ın elçisidir. Belirttiğimiz üzere onu yüceltme, karşılıklı ilişkilerde ve beraber bulunmada onu tebcil etme hususlarında veya onu çağırma ve isimlendirme konularında.

      Fakat o Allah’ın elçisidir. Cenâb-ı Hak belirttiğimiz üzere onun içinizden hiçbir erkeğin babası olmadığını, fakat onun Allah’ın elçisi olduğunu bildirmiştir ki onlar Allah’ın resûlüne kendi babalarına davrandıkları gibi davranmasından ve başkasıyla arkadaşlık ettikleri gibi onunla arkadaşlık etmesinler. Aksine onu yüceltme, saygı gösterme ve değer vermekte peygamberlere davrandıkları gibi ona davransınlar. Çünkü onun babalığı ve şefkati dinîdir. Babaların şefkati ise dünyevî bir şefkattir. Yine kişi çeşitli durumlarda babasının yanında çok rahat davranabilir ki buna benzer davranışlar Resûlullah’ın yanında uygun düşmez. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak fakat o Allah’ın elçisidir ve peygamberlerin sonuncusudur diye buyurmuştur. Yani O, nübüvveti Hz. Muhammed’le tamamlamıştır. Ondan sonra peygamber yoktur. Peygamberlerin sonuncusudur. Cenâb-ı Hakk’ın, onun peygamberlerin sonuncusu olduğuna ilişkin açıklamasının ve bildirmesinin sebebi şu olabilir: Çünkü Allah Teâlâ kendi katındaki ilmiyle Bâtıniyye’nin iddia ettiği gibi Hz. Muhammed’den sonra başkasının da peygamber olarak niteleneceğini bilmiştir. Bâtıniyye şöyle demektedir; Kâimü’z-zaman, peygamberdir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak bu âyetle böyle bir iddiada bulunandan delil istenmeyeceğini, onun sadece yalanlanacağını bildirmiştir. Yine Resûlullah’ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Benden sonra peygamber yoktur”. O, kendisiyle nübüvvetin sona erdirildiğini bildirmiştir.

      Allah her şeyi bilmektedir. Yani Allah, olan, olacak olan ve onların yararına olanların tümünü ezelden bilmektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Muhammedün (مُحَمَّدٌ)

        İbn Fâris: "h-m-d" kökünün temel manasının, bir iyiliği, üstünlüğü ve güzelliği kabul edip överek dile getirmek olduğunu belirtir. "Muhammed" kelimesinin tef'il (yoğunluk/çokluk) babından ism-i mef'ul (edilgen ortaç) olduğunu; dolayısıyla "tekrar tekrar, durmaksızın ve en ileri derecede övülmüş, övgüye layık bulunmuş kişi" anlamına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Mahmud kelimesi ile Muhammed kelimesi arasındaki anlambilimsel farkı inceler. Mahmud'un belirli bir eyleminden dolayı övülen kişi olduğunu; Muhammed'in ise zatında, ahlakında ve tüm eylemlerinde sayısız övgüye layık vasfı kendisinde toplayan, kusursuz bir övgü objesi olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery: Kelimenin Arapça kökenli olduğunu kabul etmekle birlikte, Hıristiyanlık ve Yahudilikteki "övülmüş/beklenen kurtarıcı" (Menahem/Paraklet) konseptleriyle olan dilbilimsel ve teolojik rezonansına dikkat çeker. Bu kelimenin, yoğunlaştırılmış bir sıfat olmaktan çıkıp yeni inancın merkezindeki yegâne "özel isme" (proper name) dönüşmesinin tarihsel serüvenini tahlil eder.

        Angelika Neuwirth: Kur'an metninde doğrudan "Muhammed" özel isminin kullanılmasının edebi ve teolojik istisnailiğine dikkat çeker. (Kur'an'da sadece dört yerde geçer). Bu ayette onun sadece "Nebi" veya "Resul" sıfatlarıyla değil, bizzat kimlikteki ismiyle (Muhammed olarak) zikredilmesinin; onun biyolojik/tarihsel şahsiyeti (Zeyd'in babası olmaması) ile teolojik makamı (Peygamberlerin sonuncusu olması) arasındaki o keskin ayrımı yapmak için kullanılan kusursuz bir edebi tercih olduğunu vurgular.

        Ebâ (أَبَا)

        İbn Fâris: "e-b-v" kökünün, baba, ata ve bir varlığın dünyaya gelmesine veya yetişmesine sebep olan kişi manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Übüvvet (babalık) kavramının sadece biyolojik bir sperm bağından ibaret olmadığını; bir şeyi icat eden, onu onaran, eğiten ve koruyan herkese mecazen "baba" denilebileceğini açıklar. Ancak ayetteki kullanımın doğrudan biyolojik kan bağını ve hukuki nesebi (soyu) reddetmek üzere geldiğini ifade eder.

        Patricia Crone: Erken dönem Arap sosyolojisindeki ataerkil güç yapılanmasını inceler. Ayetteki "hiçbirinizin babası değildir" vurgusunun, sadece Zeyd'in evlatlık statüsünü iptal eden hukuki bir cümle olmadığını; aynı zamanda eski kabile sistemindeki "kan bağına ve soy silsilesine (hanedanlığa) dayalı" siyasi otorite aktarımını kökünden yıktığını tahlil eder. Peygamberin yetişkin bir erkek çocuğunun olmamasının, ondan sonra gelecek siyasi liderliğin kan bağıyla değil, liyakatle belirlenmesi gerektiğine dair muazzam bir ontolojik müdahale olduğunu tarihsel verilerle savunur.

        Ehadin (أَحَدٍ)

        İbn Fâris: "v-h-d" veya "e-h-d" kökünün, teklik, birlik ve eşsizlik manalarına geldiğini belirtir. Olumsuz veya nehiy cümlelerinde kullanıldığında (buradaki mâ kâne... ehadin gibi), istisnasız "hiç kimse, hiçbir fert" anlamına büründüğünü ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Ehad kelimesinin, başkasıyla kıyaslanamayan veya yerine başkası konulamayan mutlak birliği nitelediğini açıklar.

        Min Ricâliküm (مِنْ رِجَالِكُمْ)

        İbn Fâris: "r-c-l" kökünün, ayakları üzerinde sağlam durmak, güç ve dirayet manasına geldiğini; yetişkin, ergenlik çağına ulaşmış ve sorumluluk taşıyabilen erkeklere "ricâl" denildiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Bu tamlamanın (sizin erkeklerinizden) tarihsel ve hukuki hedefini tahlil eder. Ayetin çocukları (örneğin peygamberin küçük yaşta ölen oğulları Kasım veya İbrahim'i) kastetmediğini; doğrudan doğruya yetişkin ve kendi ayakları üzerinde duran "ricâl"i (yani spesifik olarak Zeyd bin Harise'yi) hedef aldığını belirtir. Yetişkin bir erkeğin (Zeyd'in) peygambere hukuken evlat sayılamayacağı tescillenerek, o güne kadar kınama sebebi olan Zeynep ile evliliğin meşruiyet zemininin son kez ve kesin olarak inşa edildiğini vurgular.

        Ve Lâkin (وَلَٰكِنْ)

        İbn Fâris: Önceki cümlenin hükmünü düzelten, oluşan yanlış anlamayı gideren ve yeni bir gerçeği tesis eden istidrak (telafi/düzeltme) edatı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İki zıt veya farklı durum arasındaki geçişi sağlayan bağlaç olduğunu ifade eder. Biyolojik babalığın reddedilmesinin ardından, manevi ve teolojik otoritenin tesisine geçişi sağladığını kaydeder.

        Resûlellâhi (رَسُولَ اللَّهِ)

        İbn Fâris: "r-s-l" kökünden türeyen, ilahi mesajı insanlara ulaştırmakla görevli, gönderilmiş elçi manasına geldiğini belirtir.

        Gabriel Said Reynolds: Ayetin bu noktasındaki teo-politik eksen kaymasını analiz eder. "O sizin babanız (Ebâ) değildir, fakat Allah'ın elçisidir (Resûlullah)" cümlesinin; toplumdaki otorite kaynağını yatay/dünyevi bağlardan (kan, kabile, nesep), dikey/aşkın bir bağa (ilahi seçilmişlik ve vahiy) aktardığını belirtir. Peygamberin otoritesinin biyolojik bir ebeveynlikten değil, mutlak ilahi temsil makamından kaynaklandığını tahlil eder.

        Hâteme (خَاتَمَ)

        İbn Fâris: "h-t-m" kökünün, bir şeyi nihayete erdirmek, bitirmek, mühürlemek, sonunu getirmek ve içine başka hiçbir şeyin girmesine veya çıkmasına izin vermeyecek şekilde kapatmak manalarına geldiğini belirtir. Hâtem kelimesinin, fermanların altına basılan "mühür, damga ve yüzük" anlamına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Hâtemin, bir şeyin sonuncusu, nihayeti ve kendisiyle bir silsilenin tamamlandığı zirve nokta olduğunu açıklar. "Hâteme'n-Nebiyyîn" tamlamasının, nübüvvet (peygamberlik) kurumunun Hz. Muhammed ile mutlak surette bittiğini, onun bu silsileyi bir mühür gibi kapattığını ifade eder.

        Arthur Jeffery: "Hâtem" (mühür) kavramının etimolojik yolculuğunu inceler. Kelimenin geç antik çağda Aramice/Süryanice'deki "hâtmâ" (mühür/yüzük) kelimesinden Arapçaya geçtiğini belirtir. "Peygamberlerin mührü" (Seal of the Prophets) konseptinin İslam'dan önce Maniheizm gibi akımlarda da (Mani'nin kendisi için kullandığı bir sıfat olarak) bilindiğini; ancak Kur'an'ın bu evrensel ve geç-antik dini terimi alıp, onu vahyin ve peygamberlik kurumunun tarihsel olarak "mutlak finalini" ilan eden yepyeni, sarsılmaz bir İslam dogmasına dönüştürdüğünü dilbilimsel olarak tahlil eder.

        Toshihiko Izutsu: "Hâteme'n-Nebiyyîn" (Peygamberlerin Mührü) kavramını dinler tarihi ve felsefe bağlamında devasa bir ontolojik kırılma olarak analiz eder. Bu mührün vurulmasının; gökyüzü (vahiy) ile yeryüzü (insan) arasındaki o dikey iletişimin sonsuza dek resmen kapandığı anlamına geldiğini belirtir. Peygamberler çağının bitmesiyle birlikte, insanoğlunun artık kendi aklıyla, vicdanıyla ve mühürlenmiş/tamamlanmış olan Kur'an metniyle baş başa bırakıldığını; bunun insanlığın rüştünü ispatlama ve "akıl çağına" geçiş ilanı olduğunu derinlemesine vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Psikolojik ve sosyolojik açıdan bu "mühür" kavramını tahlil eder. Peygamberliğin mühürlenmesinin, gelecekte ortaya çıkabilecek her türlü sahte kurtarıcıyı, mehdiyi, yeni peygamberlik iddialarını ve otoriteyi kendisinde toplayan şizofrenik tarikat/kült yapılarını peşinen yalanlayan muazzam bir teolojik kalkan olduğunu; insanın inanç dünyasını sömürüye karşı koruyan bir "kapanış/final" iradesi olduğunu inceler.

        en-Nebiyyîne (النَّبِيِّينَ)

        İbn Fâris: "n-b-e" kökünden (önemli haber getiren) veya "n-b-v" kökünden (makamı yüce olan) türeyen Nebi kelimesinin çoğulu olduğunu belirtir.

        Theodor Nöldeke: Çoğul ekinin (nebiyyîn) tarihsel boyutunu tahlil eder. Kur'an'ın, Hz. Muhammed'i sadece yerel bir Arap uyarısıcı olarak değil; Hz. Adem'den, İbrahim'e, Musa'dan İsa'ya kadar uzanan o devasa Yahudi-Hıristiyan-Ortadoğu peygamberler silsilesinin mutlak tepe noktası ve son halkası (mührü) olarak küresel bir tarihsel zincirin içine yerleştirdiğini aktarır.

        Ve Kânellâhu (وَكَانَ اللَّهُ)

        İbn Fâris: "k-v-n" kökünün var olmak manasına geldiğini, Allah lafzıyla birleştiğinde geçmiş bir bitişi değil, ezeli ve ebedi bir hakikatin (O daima öyledir) ilanını nitelediğini belirtir.

        Bi-Külli (بِكُلِّ)

        İbn Fâris: "k-l-l" kökünün, istisna kabul etmeyen, parçaların tamamını kapsayan mutlak bütünlük ve ihata manasına geldiğini belirtir.

        Şey'in (شَيْءٍ)

        İbn Fâris: "ş-y-e" kökünün, var olan, var olması dilenen veya akledilebilen somut/soyut her nesne ve durumu kapsayan en genel kavram olduğunu kaydeder.

        Alîmâ (عَلِيمًا)

        İbn Fâris: "a-l-m" kökünün, bir şeyin gerçekliğine (hakikatine) hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde nüfuz etmek, bilmek, kavramak ve idrak etmek manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İlmin, nesneyi olduğu gibi idrak etmek olduğunu; Allah'ın sıfatı olarak "Alîm" isminin ise geçmişi, geleceği, görüneni ve kalplerde gizlenenleri eksiksiz bir şekilde kapsayan mutlak bilgelik olduğunu açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Ayetin ontolojik ve teolojik kapanışını inceler. Evlatlık kurumunun kaldırılmasının, Muhammed'in kanından bir erkek çocuğun yaşatılmamasının ve peygamberlik kurumunun tam da o dönemde mühürlenmesinin sıradan tesadüfler olmadığını; tüm bunların, evrendeki "her şeyi (külli şey'in) en ince detayına kadar bilen" (Alîm) Allah'ın, insanlığın geleceğini tasarladığı o mutlak ve yanılmaz ilminin kusursuz birer yansıması olduğu gerçeğiyle ayetin mühürlendiğini aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X