Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 39. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 39. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَا يَخْشَوْنَ اَحَداً اِلَّا اللّٰهَۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne yubelliġûne risâlâti(A)llâhi veyaḣşevnehu velâ yaḣşevne ehaden illa(A)llâh(e)(k) vekefâ bi(A)llâhi hasîbâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      O peygamberler ki Allah'ın vahyini insanlara ulaştırırlar, O'ndan çekinirler ve Allah'tan başka hiçbir kimseden çekinmezler. Hesap sorucu olarak Allah kâfidir.

      O peygamberler ki Allah’ın vahyini insanlara ulaştırırlar, O’ndan çekinirler ve Allah’tan başka hiçbir kimseden çekinmezler. Müfessirler şöyle demektedir: Bu kişi özel olarak Hz. Muhammed’dir. Eğer bundan murat Hz. Muhammed ise -en doğrusunu Allah bilir ya- bunun mânası şudur: O, evlatlığı Zeyd’in boşadığı hanımıyla evlenmek suretiyle Rabb’inin vahyini tebliğ etmiştir. Zira Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Müminlere, evlatlıklarının eşleriyle evlenmelerinde bir sıkıntı gelmesin diye”. Vahyin tebliği, söz ve iletişimle olduğu gibi bazan fiille de olur. İnsanların onun emrine ve haber verdiği emre uyması zorunlu olduğu gibi onun yaptığına da uyması gereklidir. Ancak ona özel olduğu açıklanan bir fiilin durumu başkadır. Onlar ki Allah’ın vahyini insanlara ulaştırırlar meâlindeki İlâhî beyan şu mânaya da gelebilir: Onlar Cenâb-ı Hakk’ın haklarında Daha önce gelip geçenler arasında da Allah’ın âdeti böyledir buyurduğu peygamberlerdir. Cenâb-ı Hak onları nitelemiş ve şöyle buyurmuştur: Onlar ki Allah’ın vahyini insanlara ulaştırırlar. Dolayısıyla bu konuda Hz. Muhammed hakkındaki İlâhî sünnet, daha önce gelip geçmiş bu peygamberler gibidir. O’ndan çekinirler ve Allah’tan başka hiçbir kimseden çekinmezler. En doğrusunu Allah bilir ya, O şöyle buyurmaktadır: Nübüvveti tebliğ etmeyi terketmekte Allah’tan korkarlar. Allah’tan başka hiçbir kimseden çekinmezler. Tebliğ ederken Allah’tan başkasından korkmazlar. Allah’tan başka sözü emir konusunda bir mübalağa ifade etmekte ve “O’ndan başkası” mânasına gelmektedir. Yoksa eğer “hiç kimseden çekinmezler” buyurmuş olsaydı da yeterli olurdu. Yani tebliğ ettikleri buyruklarda hiç kimseden korkmazlar. Fakat belirtmiş olduğumuz anlama gelmesi de mümkündür: Buyruklarını tebliğ etmekte Allah’tan başka hiçbir kimseden korkmazlar. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Allah’tan başka hiçbir kimseden çekinmezler. Yani tebliğ sebebiyle başlarına gelen eziyetlerden ve musibetlerden çekinmezler. O şöyle buyurmaktadır: Onlar bu eziyetleri ötekilerden bilmiyorlardı, aksine bunları Allah’ın kendileri hakkındaki takdiri olarak görüyorlardı. Böyle olmasaydı peygamberler insanlardan korkarlardı. Görmez misin ki Allah Teâlâ, onların şöyle dediğini bildirmektedir: “Ey Rabb’imiz! dediler, doğrusu onun bize karşı ileri gitmesinden veya daha da azmasından endişe ediyoruz”. Yine Mûsâ (a.s.) şöyle demiştir: “Beni öldürmelerinden korkuyorum”; “Beni yalanlamalarından korkuyorum”. Bunun benzeri durumlar mevcuttur. Veya peygamberlerin başlangıçta korkmuş olmaları, sonra Allah’ın onlara güven verip onların korkularını yenmiş olmaları da mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Allah buyurdu: Korkmayın, bilin ki ben sizinle beraberim; işitirim, görürüm”. En doğrusunu Allah bilir. Hesap sorucu olarak Allah kâfidir. Denildi ki: O, nübüvvetin tebliğine şâhitlik etmektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yübelliğûne (يُبَلِّغُونَ)

        İbn Fâris: "b-l-ğ" kökünün temel manasının, bir şeyin hedefine, nihai sınırına ve varması gereken son noktaya ulaşması, vasıl olması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Beliğ ve tebliğ kavramlarının, bir mesajı hiçbir eksiklik, kapalılık veya noksanlık bırakmadan, muhatabın aklına ve kalbine tam olarak ulaştırmak olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Bu fiili nebevi misyon bağlamında tahlil eder. Tebliğ eyleminin, sadece sözlü bir aktarım (postacılık) olmadığını; vahyin getirdiği o sarsıcı ve toplumun tabularını yıkan mesajları, kınanma korkusu taşımadan, bizzat eyleme ve yasaya dönüştürerek "hedefine ulaştırmak" (işlevsel kılmak) olduğunu vurgular.

        Risâlâti (رِسَالَاتِ)

        İbn Fâris: "r-s-l" kökünün, bir şeyi yumuşaklıkla, kolaylıkla ve art arda göndermek anlamına geldiğini; belirli bir mesajı iletmek üzere gönderilen söz dizisine veya elçilik görevine bu ismin verildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Risalet kavramının, kendisiyle bir başkasına yönelinen büyük ve önemli ilahi mesajların (vahiylerin) tamamını kapsadığını ifade eder. Çoğul (risâlât) kullanılmasının, Allah'ın tarih boyunca gönderdiği tüm ilahi fermanların çeşitliliğine ve sürekliliğine işaret ettiğini kaydeder.

        Arthur Jeffery: "Risalet" ve "Resul" kelimelerinin etimolojik kökenlerini Sami dillerinde arar. Arapça bir köke dayanmakla birlikte, terimin dini, kurumsal ve teolojik anlamının (İlahi Elçilik/Mesaj) geç antik çağda Süryanice ve Aramice dini literatürdeki kullanımlarla ortak bir kavramsal evreni paylaştığını; Kur'an'ın bu kelimeyi alarak İslam'ın iletişim (vahiy) teolojisinin merkezine yerleştirdiğini dilbilimsel olarak inceler.

        Toshihiko Izutsu: Risalet kavramını Allah ile insan arasındaki dikey (transandantal) iletişimin en kurumsal vasıtası olarak değerlendirir. Ayette "Allah'ın risaletleri" tamlamasının, elçinin kendi hevasından hiçbir şey katmadığı, bütünüyle aşkın bir kaynaktan gelen "ontolojik emanetleri" temsil ettiğini semantik olarak analiz eder.

        Allâhi (اللَّهِ)

        İbn Fâris: "i-l-h" kökünden türediğini ve bütün yaratılmışların kendisine muhtaç olduğu, yöneldiği ve boyun eğdiği mutlak kudret sahibi manasına geldiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Mesajların (risâlât) doğrudan Allah ismine izafe edilmesinin, o mesajların içeriğinin dünyevi hiçbir otorite (kabile, gelenek veya krallık) tarafından yargılanamayacağını, değiştirilemeyeceğini ve engellenemeyeceğini ilan eden mutlak bir teo-politik meşruiyet mührü olduğunu tahlil eder.

        Yahşevnehû (وَيَخْشَوْنَهُ)

        İbn Fâris: "h-ş-y" kökünün, saygı ile karışık korku, çekinme, ihtiyat ve büyük bir olayın/gücün farkına varmaktan doğan endişe manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Haşyetin sıradan, içgüdüsel bir korku (havf) veya panik olmadığını; aksine korkulan makamın azametini, kudretini ve yüceliğini "bilmekten" (ilimden) kaynaklanan derin, entelektüel ve ahlaki bir ürperti hali olduğunu açıklar.

        Dücane Cündioğlu: Haşyet kavramını insan psikolojisindeki ontolojik ve estetik bir yüzleşme olarak felsefi düzlemde inceler. Peygamberlerin Allah'a karşı duydukları bu haşyetin, bir kölenin efendisinden duyduğu ilkel bir dehşet değil; mutlak kemal ve celal karşısında insanın kendi hiçliğini idrak etmesiyle yaşadığı sarsıcı, yüce ve estetik bir "varoluşsal titreme" olduğunu derinlemesine yorumlar.

        Ve Lâ Yahşevne (وَلَا يَخْشَوْنَ)

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Korkunun (haşyetin) nebevi psikolojideki "tekelleşmesini" tahlil eder. Bir önceki ayetlerde zikredilen "insanlardan çekinme/korkma" ihtimalinin, bu ayette peygamberlerin genel ve şaşmaz bir ahlaki ilkesi olarak tamamen sıfırlandığını belirtir. İnsanın içindeki haşyet duygusu bütünüyle Allah'a yöneltildiğinde, dünyevi otoritelerin, kınayıcıların ve tabuların ürettiği tüm sosyal korkuların iptal olduğunu; bunun muazzam bir psikolojik özgürleşme (tevhidi cesaret) durumu olduğunu vurgular.

        Ehaden (أَحَدًا)

        İbn Fâris: "v-h-d" veya "e-h-d" kökünün, teklik, birlik, eşsizlik ve parçalanmazlık manalarına geldiğini belirtir. Olumsuz cümlelerde (nefiy siyakında) kullanıldığında, istisnasız "hiç kimse, hiçbir fert, hiçbir varlık" anlamına dönüştüğünü ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Ehad kelimesinin, başkasıyla kıyaslanamayan mutlak birliği veya olumsuzluk bağlamında herhangi bir bireyin dahi bu kapsama giremeyeceğini nitelediğini açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bu kelimenin siyasi ve sosyolojik gücüne dikkat çeker. "Hiç kimseden (ehaden) korkmazlar" ifadesindeki mutlak genellemenin; devrin süper güçlerinden tutun da, en yakın akrabalara, kabile reislerine, dedikodu üreten topluma veya münafıklara kadar, vahyin karşısında durabilecek veya peygambere geri adım attırabilecek "hiçbir" dünyevi failin (öznenin) tanınmadığını ilan eden eşsiz bir meydan okuma olduğunu aktarır.

        İllâllâhe (إِلَّا اللَّهَ)

        İbn Fâris: İllâ edatının, hükümden bir şeyi hariç tutmak, istisna etmek manasına geldiğini; burada haşyetin (derin korku ve saygının) yöneltileceği tek ve eşsiz varlık olarak Allah'ın (c.c) bırakıldığını kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: "Lâ ... İllâ" (Değildir ... Ancak) şeklindeki bu dışlayıcı ve hasredici (sınırlayıcı) dilsel yapının, Kelime-i Tevhid'in (La ilahe illallah) ta kendisi olduğunu belirtir. Kur'an'ın "korku/haşyet" duygusunu sıradan bir duygu olmaktan çıkarıp, doğrudan tevhid inancının ontolojik bir ispatı haline getirdiğini; Allah'tan başkasından korkmamanın, Allah'tan başkasına ilahlık atfetmemekle eşdeğer bir semantik değere ulaştığını tahlil eder.

        Kefâ (وَكَفَىٰ)

        İbn Fâris: "k-f-y" kökünün, bir şeyin ihtiyacı tam olarak karşılaması, yetmesi, başka hiçbir şeye, aracıya, yardımcıya veya koruyucuya gereksinim bırakmaması anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kifayet etmenin, bir amaca ulaşmak, bir tehlikeden korunmak veya bir hesabı görmek için gereken her türlü gücü ve imkanı kendi içinde eksiksiz barındırmak olduğunu söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: "Kefâ" fiilinin bu bağlamdaki psikolojik rahatlatma ve teolojik garanti işlevini tahlil eder. Peygamberin tabuları yıkan o devrimci kararları alırken (evlatlık kurumunun ilgası gibi) bütün bir toplumu karşısına aldığını; işte bu yalnızlık ve sosyal kuşatılmışlık anında "Allah'ın kafi/yeterli gelmesinin", dünyevi hiçbir müttefike ihtiyaç bırakmayan muazzam bir ilahi dayanak (garantörlük) ilanı olduğunu vurgular.

        Bi'llâhi (بِاللَّهِ)

        (Lafza-i Celal'in etimolojisi yukarıda işlenmiştir. Buradaki 'bâ' harf-i cerinin zaid/pekiştirici (tekit) amaçlı kullanıldığı ve "Allah'ın bizzat kendisi yetti" manasını en güçlü şekilde vurguladığı klasik dilbilimciler tarafından kaydedilir.)

        Hasîbâ (حَسِيبًا)

        İbn Fâris: "h-s-b" kökünün, saymak, miktarını bilmek, hesap etmek, gözetmek ve aynı zamanda bir kimseye kâfi gelmek, onun ihtiyaçlarını koruyup kollamak manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Hasib sıfatının Allah için kullanıldığında iki büyük anlam taşıdığını açıklar: Birincisi, kullarının tüm eylemlerini, niyetlerini zerre şaşmadan kaydeden ve ahirette "hesaba çeken/karşılığını veren" (muhâsib) mutlak adalet mercii olması. İkincisi ise, kulun her türlü ihtiyacına, güvenliğine ve korunmasına eksiksiz bir şekilde "yeten, kâfi gelen" (kâfi) olmasıdır.

        Toshihiko Izutsu: Hasib kavramının ticari ve matematiksel (hesaplama/sayma) kökeninden çıkarak, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret eksenli) adalet sisteminde nasıl devasa bir teolojik terime dönüştüğünü inceler. İnsanın en küçük eyleminin veya peygamberin maruz kaldığı en ufak bir haksız kınamanın bile evrende kaybolmadığını; mutlak bir "Hesap Görücü" (Hasîb) tarafından ontolojik bir kayıt altında tutularak tam karşılığının verileceğini semantik bir çerçevede analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Esma-i Hüsna'dan (Allah'ın güzel isimlerinden) biri olarak "Hasîb" ismini Kelam ilmi bağlamında değerlendirir. Ayetin sonundaki bu ismin; hem risaleti tebliğ eden peygamberleri teselli eden ("Siz sadece iletin, gerisini bana bırakın, koruyucunuz da hesap sorucunuz da benim" manasında) bir güven mührü; hem de bu ilahi elçileri kınayanlara, onlara zorluk çıkaranlara yönelik sessiz ama son derece sarsıcı, ilahi bir "hesaplaşma/tehdit" uyarısı olduğunu derinlemesine aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X