Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 38. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 38. Ayet

    مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ ف۪يمَا فَرَضَ اللّٰهُ لَهُۜ سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ قَدَراً مَقْدُوراًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mâ kâne ‘alâ-nnebiyyi min haracin fîmâ ferada(A)llâhu leh(u)(s) sunneta(A)llâhi fî-lleżîne ḣalev min kablu vekâne emru(A)llâhi kaderan makdûrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Allah’ın, kendisi için takdir ve emrettiği bir şeyi yerine getirme hususunda peygamber için bir sıkıntı ve sakınca olamaz. Daha önce gelip geçenler arasında da Allah’ın âdeti böyledir. Allah’ın hükmü değişmez bir kaderdir”

      Allah’ın, kendisi için takdir ve emrettiği bir şeyi yerine getirme hususunda peygamber için bir sıkıntı ve sakınca olamaz. Bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Allah’ın takdir ve emrettiği şey. Yani Allah’ın açıkladığı şey. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Bu, indirdiğimiz, hükümlerini belli ve kesin kıldığımız bir sûredir”. Yani açıkladığımız. Söz konusu beyan şu mânaya da gelebilir: Allah’ın, kendisi için takdir ve emrettiği bir şeyi yerine getirme hususunda. Yani Allah’ın ona zorunlu kıldığı bir emri yerine getirmekte. “Ferada aleyhi” denilir. Yani ona haram kıldı. “Ferada lehû” denilir. Yani ona helâl kıldı. “Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır” meâlindeki İlâhî beyan da bu mânadadır. Bu beyanın da iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri şudur: Yani yeminlerinizi çözmeyi size açıklamıştır. İkincisi şudur: Yeminlerinizi çözmeyi size vâcip kılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Daha önce gelip geçenler arasında da Allah’ın âdeti böyledir. Bazıları şöyle demiştir: Daha önce gelip geçen Dâvûd (a.s.) ve Süleyman (a.s.) gibi peygamberler arasında Allah’ın âdeti böyleydi. Bunlar arasında çok kadınla evlenme geleneği vardı. Bu, Resûlullah’la başlamış bir durum değildir. Peygamberlerin çok eşli olmasında onlar için büyük bir mûcize bulunmaktadır. Çünkü onlar zenginlik ve bolluğa karşı fakirlik ve darlığı tercih etmişlerdir. Yine onlar dünya zevklerinin tümünden kendilerini alıkoymuşlar, çeşitli sıkıntılara, ibadetlere, büyük ve ağır işlere yönelmişlerdir. Bütün bunlar kadınlara yönelik şehevî arzuların ve onlara duyulan ihtiyacın kesilmesine sebep olan durumlardır. Dolayısıyla bu sebepler onlardaki şehevî arzuları öldürmemişse bu durum onların Allah sayesinde buna güç yetirir hale geldiklerini göstermektedir. Bazıları ise şöyle demiştir: Daha önce gelip geçenler arasında da Allah’ın âdeti böyledir. Yani Hz. Muhammed’den önceki peygamberler arasında Allah’ın âdeti böyleydi. Yani Dâvûd (a.s.), kendisinin imtihan edildiği kadınıyla evlenmiştir. Aynı şekilde Allah Dâvûd’da (a.s.) olduğu gibi Hz. Muhammed’le Zeyd’in boşadığı hanımı evlendirmiştir. Zira Hz. Muhammed, onu sevmişti. Fakat bu, gerçeğe uzak bir yorumdur. Veya bu beyan şu mânaya da gelebilir: Daha önce gelip geçenler arasında da Allah’ın âdeti böyledir. Yani evlatlıkların eşleriyle evlenmenin helâl oluşu konusunda. Bu daha önce de onlara helâldi. Aynı şekilde Resûlullah’a da helâl olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah’ın hükmü değişmez bir kaderdir. Bunun yorumu ‘Allah’ın emri elbet yerine getirilecektir’ meâlindeki İlâhî beyanda belirtmiş olduğumuz açıklamadır. Yani Allah’ın emriyle ve takdiriyle gerçekleşecek olan değişmez bir kaderdir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Mâ Kâne (مَا كَانَ)

        İbn Fâris: "k-v-n" kökünün, bir şeyin vuku bulması, var olması ve bir hal üzere sabitlenmesi manasına geldiğini belirtir. "Mâ kâne" yapısı, söz konusu durumun imkânsızlığını, uygunsuzluğunu veya ilahi yasaya göre bir engel bulunmadığını ifade eden kesin bir olumsuzluk bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî: Buradaki "kâne"nin, bir şeye hak ve yetki (meşruiyet) verme manasında olduğunu açıklar. "Peygamber üzerine bir zorluk/günah yoktur" ifadesinin, yapılan eylemin ilahi irade tarafından tescil edilmiş mutlak bir meşruiyet zeminine oturduğunu belirttiğini kaydeder.

        en-Nebiyyi (النَّبِيِّ)

        İbn Fâris: "n-b-e" (haber) ve "n-b-v" (yücelik) köklerinden türediğini belirtir.

        Theodor Nöldeke: Ayette "Muhammed" ismi yerine "Nebi" makamının zikredilmesini tahlil eder. Bu hitabın, meselenin şahsi bir evlilikten ziyade, kurumsal bir "teşri" (yasa koyma) eylemi olduğunu vurguladığını belirtir. Peygamberin yaptığı eylemin, onun bireysel arzusu değil, elçilik makamının (nübüvvetin) bir gereği ve ilahi emrin infazı olduğunu ifade eder.

        Haracin (حَرَجٍ)

        İbn Fâris: "h-r-c" kökünün daralmak, sıkışmak, içinden çıkılmaz hale gelmek ve günah/vebal manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Haracın, insanın ruhunu sıkan ve dinde kişiye hukuki bir yükümlülük veya manevi bir leke veren "sıkıntı" olduğunu açıklar. Ayette, Peygamberin evlatlığının boşadığı kadınla evlenmesinde ne hukuki bir engel ne de ahlaki bir ayıp (harac) bulunduğunu, bu daraltıcı kabilevi tabunun Allah tarafından genişletilip kaldırıldığını ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimenin sosyo-politik bir "pranga"yı temsil ettiğini tahlil eder. Cahiliye toplumunun ürettiği yapay kutsalların ve tabuların (evlatlık hukuku gibi) insan zihninde yarattığı "daralma" (harac) halinin, bu ayetle bizzat peygamberin eylemi üzerinden parçalandığını ve toplumsal bir özgürleşme alanının (genişliğin) açıldığını vurgular.

        Faradallâhu (فَرَضَ اللَّهُ)

        İbn Fâris: "f-r-d" kökünün temel manasının bir şeyi kesmek, kertmek, takdir etmek, sınırlarını belirlemek ve pay ayırmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Farz kavramının, Allah tarafından sınırları net çizilmiş, yapılması zorunlu kılınmış, değiştirilemez ilahi hüküm ve takdir olduğunu açıklar. Ayette bu evliliğin ve bu yasa değişikliğinin bizzat Allah tarafından "takdir edildiğini" ve peygambere bir görev olarak "yüklendiğini" ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Terimin fıkıh usulündeki anlamını inceler. Buradaki "farz" kelimesinin sadece "zorunlu ibadet" değil, Allah'ın peygamberine özel olarak "helal kıldığı ve takdir ettiği" (tahsis ettiği) bir imtiyaz ve hukuki düzenleme manasına geldiğini aktarır.

        Sünnetellâhi (سُنَّةَ اللَّهِ)

        İbn Fâris: "s-n-n" kökünün, suyun akışı, bir yolun sürekli çiğnenerek belirginleşmesi, adet, gelenek ve şaşmaz yöntem manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Sünnetullah kavramının, Allah'ın evrende ve toplumlar tarihinde uyguladığı değişmez kanunlar, ilahi prosedürler ve şaşmaz uygulama biçimleri olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu: "Sünnetullah" terimini Kur'an'ın tarih felsefesi bağlamında devasa bir semantik analize tabi tutar. Allah'ın elçilerini gönderirken onlar için belirlediği yaşam tarzının ve karşılaştıkları zorlukların tesadüfi olmadığını; peygamberlerin toplumsal tabuları yıkma ve yeni bir nizam kurma görevlerinin evrensel bir "ilahi yöntem" (sünnet) olduğunu belirtir. Hz. Muhammed'in bu evliliğinin de, önceki peygamberlerin yaşadığı benzeri devrimci süreçlerin bir devamı (sünneti) olduğunu tahlil eder.

        Halev (خَلَوْا)

        İbn Fâris: "h-l-v" kökünün, geçip gitmek, boşalmak, tenha kalmak ve maziye karışmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Hulüv eyleminin, zamanın akışı içinde bir dönemin kapanıp gitmesi olduğunu ifade eder. Ayette, "geçmiş peygamberler" (ellezîne halev) vurgusuyla, bu ilahi yasaların (sünnetlerin) tarihin her döneminde geçerli olduğu mesajının verildiğini açıklar.

        Emru (أَمْرُ)

        İbn Fâris: "e-m-r" kökünün, buyruk, ferman, durum, iş ve mesele anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Emr kelimesinin hem Allah'ın "ol" (tekvin) emrini hem de yasama (teşri) emrini kapsadığını ifade eder.

        Kaderan (قَدَرًا)

        İbn Fâris: "k-d-r" kökünün, bir şeyin miktarını, ölçüsünü belirlemek, planlamak ve gücü yetmek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kaderin, eşyanın ve olayların varlık sahasına çıkmadan önce ilahi ilimde belirlenmiş olan ölçüsü, miktar ve zaman planlaması olduğunu açıklar.

        Mekdûrâ (مَّقْدُورًا)

        İbn Fâris: Ölçülmüş, biçilmiş, kaçınılmaz hale getirilmiş ve infazı kesinleşmiş olan eylem manasına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: "Kaderan mekdûrâ" (ölçülüp biçilmiş bir kader) tamlamasını ontolojik determinizm bağlamında tahlil eder. Bu vurgunun; Zeyd ve Zeynep meselesinin sıradan bir tesadüf veya beşeri bir hata olmadığını; aksine her bir aşamasının (evlilik, çatışma, boşanma ve yeniden evlenme) ilahi bir laboratuvarda, toplumu dönüştürmek amacıyla en ince detayına kadar "ölçülüp biçilmiş" (mekdûrâ) bir kader planı olduğunu vurgular. İnsanın bu ilahi senaryo karşısında ancak teslimiyet gösterebileceğini, hiçbir beşeri kınamanın bu ölçülü planı bozamayacağını semantik bir derinlikle analiz eder.

        Dücane Cündioğlu: Kelimenin matematiksel ve estetik kesinliğine dikkat çeker. "Mekdûr" kelimesinin, ilahi iradenin tarihe attığı sarsılmaz bir imza olduğunu; her şeyin olması gerektiği gibi, olması gereken zamanda ve ölçüde gerçekleştiğini, bu yüzden "keşke"lere veya kınamalara yer olmadığını ifade eden bir nihai hakikat ilanı olduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X