Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 37. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 37. Ayet

    وَاِذْ تَقُولُ لِلَّـذ۪ٓي اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَاَنْعَمْتَ عَلَيْهِ اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّٰهَ وَتُخْف۪ي ف۪ي نَفْسِكَ مَا اللّٰهُ مُبْد۪يهِ وَتَخْشَى النَّاسَۚ وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشٰيهُۜ فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَراً زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَراًۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż tekûlu lilleżî en’ama(A)llâhu ‘aleyhi veen’amte ‘aleyhi emsik ‘aleyke zevceke vetteki(A)llâhe vetuḣfî fî nefsike ma(A)llâhu mubdîhi vetaḣşâ-nnâse va(A)llâhu ehakku en taḣşâh(u)(s) felemmâ kadâ zeydun minhâ vataran zevvecnâkehâ likey lâ yekûne ‘alâ-lmu/minîne haracun fî ezvâci ed’iyâ-ihim iżâ kadav minhunne vatarâ(an)(c) vekâne emru(A)llâhi mef’ûlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bir zaman, Allah'ın kendisine lütufta bulunduğu, senin de lütufkâr davrandığın kişiye, 'Eşinle evlilik bağını koru, Allah'tan kork' demiştin. Bunu derken Allah'ın ileride açıklayacağı bir şeyi içinde saklıyordun, kendisinden çekinme hususunda Allah'ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun. Zeyd onunla beraber olduktan sonra müminlere, evlatlıklarının -kendileriyle beraber olup ayrıldıkları- eşleriyle evlenmeleri hususunda bir sıkıntı gelmesin diye seni o kadınla evlendirdik. Allah'ın emri elbet yerine getirilecektir."

      Hz. Peygamber’in Zeyneb bint Cahş ile Evliliği

      Bir zaman, Allah’ın kendisine lütufta bulunduğu, senin de lütufkâr davrandığın kişiye demiştin ki. Müfessirler şöyle demiştir: Allah’ın kendisine lütufta bulunduğu. İslâm’la. senin de lütufkâr davrandığın. Âzat ederek. Nitekim Resûlullah onu âzat etmişti. Zira rivayet edildiğine göre Zeyd Ehl-i Kitap Araplar’ındandı. Resûlullah Câhiliye döneminde esir edilip köle edinilmiş olarak onu buldu, alıp âzat etti ve evlat edindi. Allah ona İslâm dinini bahşetmekle ve doğru yola kavuşturmakla lütufta bulunmuştur. Resûlullah da onu âzat etmekle ona lütufta bulunmuştur. Allah’ın ona yönelik nimetinin âzat edilmesi de olabilir. Zira O, resûlünü âzat etmekte muvaffak kılmıştır. Veya resûlünde âzat etme fiilini yaratmak ve onun dilinde söyletmek suretiyle de Zeyd’e lütufta bulunmuş olabilir.

      Mûtezile’nin görüşüne göre Zeyd’e de bütün müslümanlara da İslâm’a girmekte Allah’ın bir nimeti ve lütfü bulunmamaktadır. Bunun birkaç yönü vardır. Bunlardan biri şudur; Onlar diyorlar ki: Allah herkese onlar için İslâm’ı gerekli kılacak vasıtaları vermiştir. Bu, kuvvettir. İnsanlar bu konudaki Allah’ın yaratmasıyla müslüman olmamaktadırlar. Onların görüşüne göre İslâm’ı gerekli kılan vasıtalar Allah tarafından insanlara verilmiştir. Ancak İslâm’a girmenin kendisinde Allah’ın yaratma türünden bir dahli bulunmamaktadır. Durum böyle olduğunda Allah’ın onlara bir nimeti ve lütfü söz konusu değildir.

      İkinci olarak diyorlar ki: Allah’ın, din konusunda insanlar için en yararlı olanı (aslah) yapması vâciptir. Şüphe yok ki İslâm insanlar için yararlıdır. Dolayısıyla Allah’ın onlar için bunu yapması vâciptir. O, kendisi için zorunlu olanı yapmıştır. Bunun dışında bir uygulama yapması mümkün değildir. Kendisi hakkında zorunlu olan bir fiili yapan kimse bunu yaptığı için nimet vermiş ve lütufta bulunmuş sayılmaz. Zira o sadece görevi olan bir işi yerine getirmiştir.

      Üçüncü olarak diyorlar ki: Allah’ın bütün peygamberlere ve müminlere vermiş olduğu ne varsa O, aynısını İblis’e, tâbilerine ve bütün firavunlara da vermiştir.

      Onların görüş ve mezhepleri belirttiğimiz gibi olduğuna göre müslümanlardan hiç kimsenin İslâm’a girmesinde Allah’ın bir nimeti ve lütfü bulunmamaktadır. Oysa Allah, bu durumlarında onlara yönelik bir nimeti ve lütfûnun olduğunu bildirmektedir. Şu İlâhî beyandan bu mâna anlaşılmaktadır: “Boyun eğmelerini sana bir iyilik yapmış gibi gösteriyorlar. Onlara şöyle de: ‘Teslim olmanızı bana yapılmış bir iyilik saymayın! Eğer dürüst olacaksanız, asıl Allah sizin için iman yolunu açarak O size lütufta bulunmuştur’”.

      Eşinle evlilik bağını koru, Allah’tan kork. Müfessirlerin bir kısmının rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Zeyd’in hanımını görmüş, beğenmiş ve istemiştir. Zeyd ise bunu anlamış ve ona şöyle demiştir: Ey Allah’ın resûlü, ben Zeyneb’i boşamak istiyorum. Zira o kibirli bir kadındır, bana karşı kendini büyük görmekte ve bana şöyle şöyle eziyet etmektedir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Eşinle evlilik bağını koru, Allah’tan kork. Yani onu boşama meselesinde Allah’tan kork ve onu boşama. Fakat biz bu tür bir sözü söylemeyiz. Ancak Resûlullah’tan hadisenin nasıl olduğuna dair sabit bir rivayetin gelmesi başka. Zeyd’in, herhangi bir adamın bir sebep olmaksızın karısından usandığı için onu boşaması durumunda olduğu gibi, Resûlullah’tan hanımını boşamak için izin istemiş olması da mümkündür. Bu durumda Resûlullah ona şöyle demiştir: Eşinle evlilik bağını koru, Allah’tan kork. Hanımını boşamayı gerektirecek bir sebep olmaksızın boşama. Çünkü kişinin karısını, boşamayı gerektiren Allah’ın sınırlarına riayet etmeme, bunları yerine getirmeme gibi veya bu mânada bir sebep olmaksızın boşaması uygun değildir. Sebepsizce boşama ise uygun değildir. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Eşinle evlilik bağını koru. Yani onunla evlen. Allah’tan kork. Yani onunla evlenmeyi terketmekte. Dolayısıyla Zeyd’e Zeyneb’le evlenme emredilmişti. Aynı şekilde Zeyneb’e de Zeyd’le evliliği kabul etmesi emredilmişti. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Bu husustaki emri terketmede, çağrıldığın ve emredildiğin işi yapmaktan kaçınmakta Allah’tan kork. En doğrusunu Allah bilir.

      Bunu derken Allah’ın ileride açıklayacağı bir şeyi içinde saklıyordun. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Sen onu sevdiğini ve hoşlandığını içinde saklıyordun. Allah’ın ileride açıklayacağı bir şeyi. Yani Allah’ın Kur’ân’da açıklayacağı. Yani onu sevmeni ve onunla evlenme arzunu. Bazıları şöyle demiştir: İçinde saklıyordun Ey Muhammedi “Keşke onu boşasaydı” şeklindeki düşünceni. Allah’ın ileride açıklayacağı bir şeyi. Yani sana açıklayacağı konuyu, tâ ki onun hakkında Kur’ân âyeti indirilsin. Fakat bu, gerçeğe uzak bir yorumdur. Hz. Peygamber’in Zeyd’e eşinle evlilik bağını koru, Allah’tan kork dedikten sonra kendisinin onunla evlenmesi için içinde “keşke onu boşasa” şeklinde bir düşünceyi gizlemiş olması mümkün değildir. İçinde saklıyordun sözünün -yani bu sözün kendisinin- bir açığa vurma olması da mümkündür. Zira Resûlullah kendi içinde bunu sakladıktan sonra Cenâb-ı Hak bunu okunan bir âyet yapmıştır. Şöyle ki Allah bunu açıklamasaydı insanlar onun içinde bir şey saklamış olduğunu bilmezlerdi. Biz onun içinde ne sakladığını bilemeyiz. Resûlullah’tan ben içimde şunu sakladım diye bir rivayet gelmedikçe biz şunu veya şunu içinde saklamıştır demeyiz. Eğer böyle bir rivayet sabit olursa bu durumda böyle bir şey söylenebilir. Fakat zanna dayanarak biz böyle bir şey söylemeyiz.

      Kendisinden çekinme hususunda Allah’ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun. Bazıları şöyle demiştir: Sen halktan çekiniyordun. Yani insanların “o oğlunun karısıyla evleniyor” şeklindeki dedikodusundan utanıyordun. Böylelikle Zeyneb’le evlenmekten kaçınıyordun. Halbuki sana olan evlenme emrini terketmekte Allah, kendisinden utanmaya daha lâyıktır. Bazıları şöyle demiştir: Sen halktan çekiniyordun. Yani sen Zeyneb ve onu beğenip sevmen konusunda insanların dedikodusundan çekiniyordun ve utanıyordun. Halbuki bu hususta Allah kendisinden çekinmeye daha lâyıktır. Kendisinden çekinme hususunda Allah’ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun meâlindeki İlâhî beyanın öncekiyle bağlantılı olmaksızın başlangıç cümlesi olması da mümkündür. Yani her işte ve her şeyde Allah kendisinden çekinmeye daha lâyıktır. Tıpkı şu İlâhî beyan gibi: “Onlardan korkmayın, benden korkun”. En doğrusunu Allah bilir.

      Zeyd onunla beraber olduktan sonra seni onunla evlendirdik. Müfessirler şöyle demiştir: Zeyd onunla beraber olduktan sonra. Yani ihtiyacını tamamladıktan sonra. Yani cinsel ilişkiden sonra. Eğer “vatar” (رطو) kelimesi cinsel ilişki demekse burada cinsel ilişkiden bahsedilmesinin mânası, evlatlığının eşinin, aralarında nikâh ve cinsel ilişki gerçekleşmiş olsa da boşanmaları durumunda kişiye helâl olduğunun bilinmesidir. Halbuki nikâh da cinsel ilişki gerçekleşmesi de her ikisi gerçek oğulun eşiyle nikâh kıymaya engel sebeplerdir. Zeyd onunla beraber olduktan sonra meâlindeki İlâhî beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani o, nefsinin arzusunu gerçekleştirmiş ve nefsinin arzu ettiği amaca ulaşmıştır. İşte bu durumda biz seni Zeyneb’le evlendirdik.

      Rivayet edildiğine göre Zeyneb bint Cahş, Hz. Peygamber’in diğer hanımlarına karşı övünüyor ve şöyle diyordu: Sizi Resûlullah’la babalarınız evlendirdi. Beni ise Allah yedi kat göklerin üstünde resûlüyle evlendirdi. Yine bunda onun peygamberliğine delil vardır. Çünkü o, insanların dedikodusundan çekindiği ve utandığı düşünceleri içinde gizliyordu. İnsanlar arasındaki âdete göre halk arasında ortaya çıkması durumunda utanacağı bir düşünceyi gizleyen kimse, bunu insanlardan gizler ve açığa vurmaz. Dolayısıyla Resûlullah, insanların dedikodusundan çekindiği düşünceleri açıkladığına ve bunu onlardan gizlemediğine göre bu durum onun Allah’ın elçisi olduğunu göstermektedir. Zira Allah’ın elçisi olmasaydı bunu gizler ve açığa vurmazdı. Çünkü belirttiğimiz gibi insanlar âdeten açığa çıktığında utanacakları düşünceleri gizlerler. Aynı şekilde Ömer (r.a.) ve Aişe’nin (r.a.) şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: “Eğer Resûlullah Kur’ân’dan bir âyeti gizlemiş olsaydı bu âyeti gizlerdi”.

      Müminlere, evlatlıklarının -kendileriyle beraber olup ayrıldıkları- eşleriyle evlenmeleri hususunda bir sıkıntı gelmesin diye. Bu âyette, kendisine özel olduğu belli olanların dışında Resûlullah’ın bildirdiği ve emrettiği her konuda, yapmış olduğu her fiilde ona uymanın gerekliliğine dair delil vardır. Fakat kendisine özel olduğu açıklanmayan ve onun tarafından bildirilip yapılan fiillerde ona uymak insanlar için zorunludur. Çünkü o, evlatlığının boşadığı karısıyla evlenmişti. Sonra Cenâb-ı Hak müminlere, evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri hususunda bir sıkıntı gelmesin diye buyurmuştur. Eğer bunu bildirmiş olsaydı böyle bir fiil yine onlara helâl olurdu. Hz. Peygamber’in böyle bir fiil yapıp sonra da yaptığı gibi bu fiilleri müminlere bu hususta bir sıkıntı gelmesin diye yaptığını bildirmesi de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Avsece şöyle demiştir: “Daiyyu”, büyüdükten sonra kendisine nispet edilen çocuktur. Buradaki “iddi‘â”, adamın çocuğunu reddedip kabul etmemesi, daha sonra ise onu kendine nispet etmesidir. Bana göre bu konuda bilinen durum budur. Başka bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Orada onların bütün istekleri yerine getirilir”. Yani temenni ettikleri ve arzu ettikleri fiiller. Şöyle denilir: Bugün iddia ettiğimiz eylemlere devam etmekteyiz. Yani arzu ettiğimiz her şeyi elde ettik. Bu kök mânanın kalıbına uygun olarak şöyle denilir: “İddeaytü”, “edde‘î, iddiâen”.

      Kendileriyle beraber olup ayrıldıklarında. Cenâb-ı Hak cinsel ilişkiyi özellikle bildirmiştir. Çünkü bazı kadınlar bunların bir kısmına sadece nikâh akdiyle haram olmamakta, ancak cinsel ilişki sebebiyle haram olmaktadır. Kadınların bir kısmı da, cinsel ilişki olmaksızın sadece nikâh ahdiyle haram olmaktadır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak evlatlıkların eşlerinin, evliliklerinde cinsel ilişkide bulunmuş olsalar da ayrıldıklarında onlara haram olmadığını bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Avsece şöyle demiştir: “Vatar”, ihtiyaç demektir. “Evtâr” bunun çoğuludur.

      Allah’ın emri elbet yerine getirilecektir. Yani Allah’ın emriyle verilen hüküm, elbet yerine getirilecektir. Aynı şekilde şöyle de denilir: Namaz Allah'ın emridir. Yani Allah’ın emriyle yerine getirilir. Yoksa namaz kulun bir fiili olup Allah’ın emrinin kendisi olmaz. Fakat Allah’ın emriyle yerine getirilen bir fiildir. Allah’ın emri elbet yerine getirilecektir meâlindeki ilâhı beyan da bu mânadadır. Yani Allah’ın emriyle verilen hüküm, elbet yerine getirilecektir. "Allah’ın emri gelip çatıncaya kadar" meâlindeki İlâhî beyan da bu mânadadır. Yani Allah’ın emriyle vuku bulacak olay gelip çatıncaya kadar. Bu da onların tehdit edildikleri azaptır. Çünkü Allah’ın emrinin kendisi gelmez. Ayrıca bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri yaratma mânasında olmasıdır. Yani O’nun yaratmasıyla (tekvin) yaratılmışlar (mükevven) var olmaktadır. Var olan şey de O’nun yaratmasıyla (tekvin) yaratılmış (mükevven) olmaktadır. Tıpkı şu İlâhî beyanda bildirildiği gibi: "Biz bir şeyi murat ettiğimizde sözümüz "ol!” demekten ibarettir, o da hemen oluverir”. İkinci olarak bu beyanın zorunluluk ve gereklilik mânasında olmasıdır. Yani Allah’ın emriyle var olan şey, eğer O bunda bir zorunluluk ve gereklilik irade etmişse, zorunlu ve gerekli olur. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tekûlü (تَقُولُ)

        İbn Fâris: "k-v-l" kökünün, zihindeki bir fikri, düşünceyi veya emri ağızdan çıkan sesler ve kelimeler yoluyla açığa vurmak, dile getirmek manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kavl eyleminin salt bir konuşma olmadığını, bir kanaati ve yönlendirmeyi bildirdiğini ifade eder. Ayette Hz. Peygamber'in Zeyd'e yönelik sözlü uyarısını ve telkinini nitelediğini kaydeder.

        En'amellâhu (أَنْعَمَ اللَّهُ)

        İbn Fâris: "n-a-m" kökünün temel manasının, birinin hayatını kolaylaştırmak, lütufta bulunmak, rahatlık, bolluk ve iyilik vermek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Nimetin, insanın varoluşsal veya dünyevi halini güzelleştiren her türlü ilahi veya beşeri iyilik olduğunu açıklar. Ayette "Allah'ın ona (Zeyd'e) nimet vermesi" ifadesinin, onu İslam'a hidayet etmesi ve imanla şereflendirmesi manasına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Allah'ın Zeyd'e verdiği en büyük nimetin sadece dini bir hidayet olmadığını; onu kölelik statüsünden çıkarıp İslam'ın getirdiği ontolojik hürriyete ve saygınlığa kavuşturması olduğunu bağlamsal olarak tahlil eder.

        En'amte (وَأَنْعَمْتَ)

        Râgıb el-İsfahânî: "Senin de ona nimet verdiğin" ifadesinin, Hz. Peygamber'in Zeyd'e yönelik lütfunu, yani onu kölelikten azat etmesini ve evlatlık edinerek ona itibar kazandırmasını nitelediğini açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Ayetin bu kısmının, Hz. Peygamber ile Zeyd b. Harise arasındaki o derin, tarihi ve hukuki "efendi-azatlı" ilişkisine ve baba-oğul gibi görülen o çok güçlü şahsi sevgi bağına doğrudan bir atıf yaptığını sosyolojik bir perspektifle tahlil eder.

        Emsik (أَمْسِكْ)

        İbn Fâris: "m-s-k" kökünün, bir şeyi sıkıca tutmak, elden kaçırmamak, bırakmamak, korumak ve muhafaza etmek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İmsak kavramının, insanın bir eylemden kendini alıkoyması veya elindekini sımsıkı muhafaza etmesi olduğunu açıklar. Ayette Peygamberin, Zeyd'in boşanma kararına karşı çıkarak ona "eşini bırakma, evliliğini tut/koru" şeklindeki telkinini ifade ettiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: "İmsak" (tutma/muhafaza etme) emrini, Hz. Peygamber'in iç dünyasında yaşadığı ahlaki ikilem bağlamında inceler. Peygamberin, Allah'ın vahyi ile Zeyd'in boşanacağını bilmesine rağmen, dışarıya karşı aileyi korumacı ve geleneksel bir tavır sergileyerek hukuki statükoyu (evliliği) sürdürme yönündeki muhafazakar çabasını semantik olarak analiz eder.

        Zevceke (زَوْجَكَ)

        İbn Fâris: "z-v-c" kökünün, çift, eş, birbirini tamamlayan iki şeyden her biri manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Zevc kelimesinin, nikah akdiyle birbirine bağlanan kadın ve erkek için ortak olarak kullanıldığını; ayette Zeyd'in eşi olan Zeynep bint Cahş'ı işaret ettiğini ifade eder.

        Vettekıllâhe (وَاتَّقِ اللَّهَ)

        İbn Fâris: "v-k-y" kökünün, bir şeyi zarardan korumak, kalkan edinmek, sakınmak ve muhafaza etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Takvanın, insanın ruhunu günaha veya ahlaki bir yanlışa düşmekten titizlikle koruması olduğunu açıklar. Zeyd'e yönelik bu uyarının, "eşini boşama konusunda acele etme, Allah'ın sınırlarını gözet" manasında ahlaki bir frenleme (koruma) tavsiyesi olduğunu kaydeder.

        Tuhfî (وَتُخْفِي)

        İbn Fâris: "h-f-y" kökünün, bir şeyi örtmek, gizlemek, açığa vurmamak ve saklamak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İhfa eyleminin, insanın niyetini veya bildiği bir hakikati dış dünyadan ve insanlardan kalbinin derinliklerinde saklaması olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Terimin bağlamsal tefsiri etrafındaki tarihsel tartışmaları inceler. Peygamberin kalbinde "gizlediği" (tuhfî) şeyin, bazı rivayetlerde iddia edildiği gibi Zeynep'e duyulan beşeri bir aşk olmadığını; aksine Allah'ın daha önce vahiy yoluyla Zeyd'in Zeynep'i boşayacağını ve kendisinin onunla evleneceğini bildirmesi, ancak Peygamberin toplumun şiddetli tepkisinden çekinerek bu ilahi planı insanlardan gizlemesi olduğunu usul açısından aktarır.

        Nefsike (فِي نَفْسِكَ)

        İbn Fâris: "n-f-s" kökünün, ruh, can, kan ve insanın bizzat kendi özü/iç dünyası manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Nefs kelimesinin, düşüncelerin, sırların ve korkuların barındığı içsel mekan, vicdan ve şuur merkezi olduğunu kaydeder.

        Mübdîhi (مُبْدِيهِ)

        İbn Fâris: "b-d-v" kökünün, görünür olmak, ortaya çıkmak, izhar etmek, saklı olandan açığa çıkmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İbdâ eyleminin, gizli (ihfa) olan bir şeyi mutlak surette açığa çıkarmak, ilan etmek ve herkesin bilgisine sunmak olduğunu açıklar.

        Dücane Cündioğlu: İnsan psikolojisinin (ihfa/gizleme çabası) ile ilahi iradenin (ibda/açığa çıkarma gücü) çarpışmasını felsefi bir dille yorumlar. Peygamberin kendi nefsinde gizlemeye çalıştığı kaderin, mutlak irade (Allah) tarafından tarihin gözü önünde şeffaflaştırılarak ifşa edildiğini; bu durumun, elçinin şahsi ve toplumsal çekincelerinin ilahi tasarıma nasıl kurban edildiğini, yani elçinin "kamusallaştırıldığını" gösteren devasa bir ontolojik yüzleşme olduğunu analiz eder.

        Tahşe'n-Nâse (وَتَخْشَى النَّاسَ)

        İbn Fâris: "h-ş-y" kökünün, haşyet, saygı ile karışık korku, çekinme, ihtiyat ve büyük bir olayın vuku bulmasından duyulan endişe manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Haşyetin sıradan, içgüdüsel bir korku (havf) olmadığını; ilimden, ihtimal hesaplarından veya oluşacak büyük bir fitneden kaynaklanan derin bir zihinsel endişe hali olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Hz. Peygamber'in insanlardan "korkmasının" (haşyet duymasının), kendi canına veya şahsına yönelik fiziksel bir tehdit korkusu olmadığını tahlil eder. Bu haşyetin; "Muhammed kendi evlatlığının karısıyla evlendi" şeklindeki münafık propagandasının, İslam toplumunda yaratacağı o devasa sosyolojik sarsıntıdan, dedikodu çarkından ve ahlaki iftira kampanyasından duyduğu son derece rasyonel, siyasi ve "kurumsal bir endişe" olduğunu psikolojik boyutlarıyla vurgular.

        Ehakku (أَحَقُّ)

        İbn Fâris: "h-k-k" kökünün, değişmez gerçek, doğru, vacip, sabit ve gerekli olan manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Hakkın ism-i tafdili (en üstünlük derecesi) olarak "en layık, en çok hak eden, en vacip olan" manasına geldiğini ifade eder. Ayette, çekinilmesi ve hükmüne saygı duyulması (haşyet edilmesi) gereken yegane otoritenin insanlar ve onların kınamaları değil, "en layık" olanın Allah olduğu vurgusunu kaydeder.

        Kadâ (قَضَىٰ)

        İbn Fâris: "k-d-y" kökünün, bir işi tamama erdirmek, bitirmek, karara bağlamak ve ilişkiyi kesmek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kaza eyleminin, burada Zeyd'in Zeynep'ten "ilişiğini tamamen kesmesi", evliliği fiilen, hukuken ve duygusal olarak tüketip sonlandırması (boşaması) anlamında kullanıldığını açıklar.

        Zeydün (زَيْدٌ)

        Arthur Jeffery: Zeyd isminin köken olarak Arapça "z-y-d" (artmak, çoğalmak, büyümek) kökünden geldiğini ve erken dönem Arap toplumunda yaygın bir isim olduğunu dilbilimsel olarak belirtir.

        Angelika Neuwirth: Kur'an metninin edebi ve tarihsel yapısını incelerken; Kur'an'da Hz. Muhammed dışında (sahabeler arasından) ismi doğrudan ve açıkça zikredilen "tek şahsın" Zeyd olmasının devasa önemine dikkat çeker. Evlatlık kurumunun (tebenni) yıkılması gibi devasa bir sosyal devrimin hukuki altyapısının soyut bir kural üzerinden değil, doğrudan spesifik bir isim (Zeyd) ve yaşanmış gerçek bir travmatik olay üzerinden tarihe kazındığını; ismin metne girmesinin bu hukuki iptalin kesinliğini mühürlediğini tahlil eder.

        Vetaran (وَطَرًا)

        İbn Fâris: "v-t-r" kökünün, insanın ihtiyaç duyduğu şey, arzu, gaye, maksat ve bir şeye olan meyli/ilişkisi manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Vetar kavramının, insanın bir şeydeki ihtiyacı ve o ihtiyacın karşılanması, hevesin geçmesi durumu olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: "Kadâ vetaran" (ilişiğini/ihtiyacını kesti) tabirinin klasik Arapçadaki kullanımını tahlil eder. Bunun, evliliğin tamamen bittiğini, karı-koca ilişkisinin her iki taraf için de tüketildiğini, ortak yaşam gayesinin (vetar) kalmadığını ve Zeyd'in Zeynep'i herhangi bir ilahi dayatmayla değil, kendi hür iradesiyle kesin olarak boşadığını ifade eden çok zarif, hukuki ve kinayeli bir deyim olduğunu inceler.

        Zevvecnâkehâ (زَوَّجْنَاكَهَا)

        İbn Fâris: "z-v-c" kökünden türeyen, çift yapmak, eşleştirmek ve evlendirmek (tezvic) anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İki kişiyi nikah akdiyle birbirine eş kılmak olduğunu; ayette "Seni onunla evlendirdik" manasında kullanıldığını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu: Bu fiilin öznesinin (failinin) doğrudan "Biz" (Allah) olmasını, teo-politik bir devrim olarak analiz eder. Bu evliliğin beşeri bir şehvet, siyasi bir manevra veya sıradan bir nikah akdi olmadığını; cahiliye döneminin en köklü tabularından birini (evlatlığın eşiyle evlenilemeyeceği inancını) kökünden yıkmak için bizzat göklerin (ilahi iradenin) kıydığı, faili Allah olan ontolojik ve şer'î bir yasa/nikah işlemi olduğunu semantik olarak vurgular.

        Haracun (حَرَجٌ)

        İbn Fâris: "h-r-c" kökünün, daralmak, sıkışmak, içinden çıkılmaz hale gelmek, günah ve sorumluluk manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Haracın, insanın kalbini sıkan, vicdanını daraltan veya dinde kişiye hukuki bir vebal/sıkıntı veren durum olduğunu açıklar. Ayetteki "harac olmasın diye" vurgusunun, yasağın ve günah korkusunun kaldırılması olduğunu kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Bu kelimenin İslam hukukunda (fıkıhta) müminlerin üzerine yüklenen eski ve asılsız toplumsal engellerin (tabuların) kaldırılmasını, dini sorumluluğun (vebalin) iptal edilerek eylemin meşrulaştırılmasını (helal kılınmasını) ifade eden temel bir usul terimi olduğunu belirtir.

        Ed'ıyâihim (أَدْعِيَائِهِمْ)

        İbn Fâris: "d-a-v" kökünden türediğini, çağırmak, iddia etmek, nispet etmek manasına geldiğini belirtir. Ed'iyâ (tekili da'iy) kelimesinin, kişinin kendi biyolojik çocuğu (sülbünden) olmadığı halde, kendisine evlat olarak "iddia edip nispet ettiği" kimseler (evlatlıklar) olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Sadece sözel bir iddiaya dayanan, gerçek soy bağı (nesep) ve kan bağı bulunmayan evlatlık kurumu olduğunu açıklar. İbn/veled (öz çocuk) kavramından tamamen farklı olduğunu belirtir.

        Patricia Crone: Evlatlık (tebenni) kurumunun cahiliye dönemi Arap sosyolojisindeki ve hukukundaki sarsılmaz yerini inceler. Evlatlığın eski toplumda öz evlatla hukuken, miras açısından ve mahremiyet olarak birebir aynı statüde kabul edildiğini; Kur'an'ın bu ayetle "ed'iyâ" (sadece iddia edilenler/sözde evlatlar) kelimesini kullanarak bu kurgusal soy bağını iptal ettiğini, kan bağına dayanmayan yapay akrabalıkların miras ve evlilik hukukundaki geçerliliğini (tabusunu) bu evlilik üzerinden tamamen yıktığını tarihsel verilerle tahlil eder.

        Mef'ûlâ (مَفْعُولًا)

        İbn Fâris: "f-a-l" kökünden, eyleme dökülen, bizzat fiilen gerçekleştirilen, işlenen şey manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Fiiliyata dökülmüş, muhakkak surette yerine gelmiş, infaz edilmiş olan karar ve durum olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Ayetin kapanışındaki "Allah'ın emri/işi mutlaka yerine getirilmiştir" (mef'ûlâ) vurgusunu tahlil eder. Bunun; ilahi iradenin ve yasanın karşısında hiçbir toplumsal tabunun, kabilevi ayıplamanın, münafık propagandasının veya peygamberin kendi şahsi çekincelerinin bile duramayacağını; Allah'ın evrendeki ve şeriattaki hükmünün her halükarda "işlerlik" (mef'uliyet) kazanacağını ilan eden kesin bir teolojik mühür olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X