يَا نِسَٓاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَاَحَدٍ مِنَ النِّسَٓاءِ اِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذ۪ي ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ وَقُلْنَ قَوْلاً مَعْرُوفاًۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahzâb Sûresi, 32. Ayet
Daralt
X
-
"Ey peygamber hanımları! Kendinizi kötülüklerden korumanız şartıyla, siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Bu sebeple sözü yumuşatarak söylemeyin, sonra kalbinde kötülük bulunan umuda kapılır, sizden beklendiği şekilde konuşun.”
Ey peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Dil âlimlerinin bir kısmı şöyle demiştir: “Ehad” ‘vâhid” kelimesinden daha geneldir. Çünkü o, hem biri hem de çoğulu ifade edebilir. “Vâhid” kelimesi ise sadece bir kişiyi ifade eder. Bu kelimeyle bir kişiye hitap edilir. Kendinizi kötülükten korumanız şartıyla. Bu beyan şu mânaya gelebilir: Eğer dünya ve güzelliklerini tercih etmekten sakınırsanız. Yine Resûlullah’ı ve âhiret yurdunu tercih etmeye aykırı davranmaktan sakınırsanız. Söz konusu beyanının, öncekiyle bağlantısı olmaksızın başlangıç olması da mümkündür. Bu durumda şu mânaya gelir: Allah’a ve resûlüne karşı gelmekten sakınırsanız. Kendinizi kötülüklerden korumanız şartıyla, siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Zira sizler peygamberin eşlerisiniz, vahye nezaret etmektesiniz, Resûlullah’la gece-gündüz birliktesiniz, onun fiillerini ve yaptıklarını görmektesiniz. Dolayısıyla Allah’tan sakınmak, dünyaya meyletmeyi ve ona dayanmayı terketmek, vahye nezaret etmeyen ve sadece belirli sürede Resûlullah’la birlikte olan kimselere göre size daha fazla yaraşır. Söz konusu beyan şu mânaya da gelebilir: Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Başka kadınlara olan üstünlüğünüz açısından. Çünkü siz âhirette Resûlullah’ın hanımlarısınız, Resûlullah’ın ulaştığı derecelere yükseleceksiniz ve onunla beraber olacaksınız. Zira siz fazilet ve derece bakımından herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Kendinizi kötülükten korumanız şartıyla. Belirttiğimiz üzere Resûlullah’a muhalefet etmekten, dünya hayatı ve güzelliklerini tercih etmekten, dünyaya meyletmekten ve ona dayanmaktan kendinizi korumanız şartıyla. En doğrusunu Allah bilir.
Bu sebeple sözü yumuşatarak söylemeyin. Denildi ki: Sözü yumuşatarak konuşmayın. Sonra kalbinde kötülük bulunan umuda kapılır. Bazıları şöyle demiştir: Yani kalbinde kötülük ve zina arzusu bulunan. Sizden beklendiği şekilde konuşun. Yani sert ve katı. Bazıları şöyle demiştir: Sonra kalbinde kötülük bulunan umuda kapılır. Yani kalbinde münafıklık bulunan. Bu, daha uygun bir yorumdur. Çünkü Resûlullah’ın ashabından hiç kimsenin hiçbir şekilde onun eşleriyle evlenme umudu veya onlara yönelik bir arzu içerisinde olması mümkün değildir. Zira biz biliyoruz ki Resûlullah’ın onların eşleriyle evlenmek istediğini bilmiş olsalardı Resûlullah’ın evlenmesi için onlar kendi eşlerini boşarlardı. Dolayısıyla onların bu durumu bilindikten sonra onlardan herhangi birinin Resûlullah’ın eşleriyle evlenme arzusu şöyle dursun onlarla evlilik dışı bir ilişkiyi düşünmeleri mümkün değildir. Fakat eğer böyle bir durum olmuşsa söz konusu kişi münafıklardandır. Onların Resûlullah’ın hanımlarıyla evlenmeyi istemeleri mümkündür. Çünkü Resûlullah’ın hanımları nesep, konum ve güzellik itibariyle insanların en değerlisiydiler. Dolayısıyla belirttiğimiz sebeplerle münafıkların, Resûlullah’ın eşlerine karşı sapkın isteklerinin olması mümkündür. Fakat müminlere gelince belirtmiş olduğumuz sebeplerle onların böyle bir isteğinin olması mümkün değildir. Buna şu İlâhî beyan işaret etmektedir: “Sonra da güzellikle sizi serbest bırakayım”. Bu âyet onların kendileriyle evlilik istenilen ve umut edilen kimseler olduğunu göstermektedir.
Bazıları şöyle demiştir: Bu sebeple sözü yumuşatarak söylemeyin. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Hayasızlığa yakın duran bir söz söylemeyin. Sonra kalbinde kötülük bulunan umuda kapılır. Sizden beklendiği şekilde konuşun. Yani hayasızlığa yakın durmayan, bilindik ve güzel bir söz söyleyin. Fakat bu, gerçeğe uzak bir yorumdur. Bu sebeple sözü yumuşatarak söylemeyin. Yani erkeklere bir rağbeti, dünyaya yönelmeyi ve meyletmeyi ifade ettiği bilinen sözler söylemeyin. Sizden beklendiği şekilde konuşun. Yani içerisinde kötülüğü değiştirme ve iyiliği emretme bulunan sözler söyleyin. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bu sebeple sözü yumuşatarak söylemeyin. Yani sözü yumuşatmayın. Sizden beklendiği şekilde konuşun. Yani doğru olanı konuşun.
Yorumu Yorumla
-
Yâ Nisâe (يَانِسَاءَ)
İbn Fâris: "n-s-v" veya "n-s-y" kökünden geldiğini, erkekler (ricâl) kelimesinin zıddı olarak kadınlar topluluğunu ifade ettiğini belirtir. Kendi kökünden tekili olmayan, cemi (çoğul) bir isim olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: Nisâ kelimesinin doğrudan kadınlık cinsiyetini ve kadınlar zümresini nitelediğini ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): "Yâ" (Ey) nidasıyla (çağrısıyla) başlayan bu hitabın edebi ve sosyolojik boyutunu tahlil eder. Kur'an'ın bu doğrudan nidayla onları sıradan kadınlar kategorisinden (nisâ) çıkarıp, doğrudan nübüvvet kurumuna entegre edilmiş, tüm gözlerin üzerlerinde olduğu, muhatap alınan özel ve kamusal bir protokole yerleştirdiğini derinlemesine inceler.
en-Nebiyyi (النَّبِيِّ)
İbn Fâris: "n-b-e" (haber) ve "n-b-v" (yücelik, yüksek makam, tümsek) köklerinden türediğini belirtir. Haber taşıyan elçi ile şerefi yüce olan kimse anlamlarının bu kökte birleştiğini aktarır.
Arthur Jeffery: "Nebi" kelimesinin kökeninin Arapça olmakla birlikte, dini ve kurumsal anlamının (peygamberlik) kadim Sami dillerindeki (özellikle Süryanice "nebiya" ve İbranice "navi") kullanımlarla ortak bir teolojik havzadan beslendiğini; ancak Kur'an'ın bu kavramı mutlak tevhidi merkeze alarak İslami bir otorite makamı olarak yeniden inşa ettiğini dilbilimsel bir yaklaşımla tahlil eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Ayette eşlerin "Muhammed'in eşleri" olarak değil, "Nebi'nin eşleri" olarak çağrılmasındaki teolojik ve politik ağırlığa dikkat çeker. Bu tamlamanın, onların sadece bir kocanın eşleri olmaktan çıkıp, "Nübüvvet" (Peygamberlik) adı verilen ilahi ve siyasi bir kurumun ayrılmaz parçaları (kurucu anneleri) haline geldiklerini; dolayısıyla atacakları her adımın bu kurumsal kimliği bağladığını tarihsel bağlamıyla tahlil eder.
Lestünne (لَسْتُنَّ)
İbn Fâris: "l-y-s" (değil) olumsuzluk fiilinin kadın çoğul zamiriyle (tünne) birleşmiş hali olduğunu, bir durumun veya sıfatın o kişilerden kesin olarak nefyedilmesini (uzaklaştırılmasını) ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Bir şeyin varlığını iptal eden mutlak bir olumsuzluk edatı olduğunu açıklar. Ayette Peygamber eşlerinin sıradan kadınlarla olan "eşitlik/benzerlik" durumunu ortadan kaldırmak için kullanıldığını kaydeder.
Ke-ehadin (كَأَحَدٍ)
İbn Fâris: "v-h-d" veya "e-h-d" kökünün, teklik, birlik, eşsizlik ve parçalanmazlık manalarına geldiğini belirtir. Olumsuz cümlelerde kullanıldığında "hiç kimse, hiçbir fert" anlamına dönüştüğünü ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Ehad kelimesinin, başkasıyla kıyaslanamayan mutlak birliği veya (burada olduğu gibi) olumsuzluk bağlamında herhangi bir bireyi nitelediğini açıklar.
Dücane Cündioğlu: "Hiçbiri gibi değilsiniz" vurgusunu ontolojik ve ahlaki bir ayrışma olarak felsefi düzlemde inceler. Peygamber eşlerinin bu ayetle birlikte sıradan kadınlık imtiyazlarından, mahremiyet rahatlığından ve dünyevi sıradanlıktan tamamen sıyrıldıklarını; onların artık "herhangi biri" olma hakkını kaybederek, devasa bir ahlaki vitrine ve ağır bir temsil vazifesine mahkum edildiklerini (veya yükseltildiklerini) tahlil eder.
Mine'n-Nisâi (مِّنَ النِّسَاءِ)
Toshihiko Izutsu: "Kadınlardan (herhangi biri)" tabirini Kur'an'ın sosyal sınıflandırma sistemi içinde ele alır. Bu ifadenin, Peygamber evini (Ehl-i Beyt'in kadınlarını) diğer tüm Müslüman ve Arap kadınlarından ayıran keskin bir "epistemolojik ve ahlaki sınır" çizdiğini; onların ahlaki standartlarının, günahlarının veya sevaplarının artık bu "farklılaştırılmış statü" üzerinden (önceki ayetteki iki kat ceza/mükafat kuralıyla) değerlendirileceğini semantik olarak analiz eder.
İni'ttekaytünne (إِنِ اتَّقَيْتُنَّ)
İbn Fâris: "v-k-y" kökünün temel manasının, bir şeyi zararlı ve tehlikeli olan dış etkenlerden korumak, kalkan edinmek, sakınmak ve muhafaza etmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Takva kavramının, insanın ruhunu, onurunu ve inancını günaha veya ilahi azaba sürükleyecek her türlü eylemden titizlikle koruması olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu: Kur'an ahlakının temel taşı olan "Takva" kavramını inceler. İslâm öncesi Arap zihninde "kabile içi korku veya düşmandan sakınma" manasına gelen bu kelimenin, Kur'an'da "Allah'a karşı duyulan derin sorumluluk bilinci ve ahlaki uyanıklık" manasına evrildiğini belirtir. Ayetteki "eğer takva sahibiyseniz/sakınıyorsanız" şeklindeki şart ekinin (in), Peygamber eşi olmanın getirdiği o yüce statünün şarta bağlı olduğunu; bu statünün biyolojik/hukuki bir evlilikle değil, ancak "aktif bir ahlaki koruma" (takva) ile sürdürülebileceğini semantik olarak vurgular.
Fe-lâ Tahda'ne (فَلَا تَخْضَعْنَ)
İbn Fâris: "h-d-a" kökünün, boyun eğmek, tevazu göstermek, alçalmak, yumuşamak ve teslim olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Birinin otoritesi veya cazibesi karşısında direnci kırmak manasını taşıdığını aktarır.
Râgıb el-İsfahânî: Hudu' kelimesinin, bedensel bir eğilmeyi veya seste/davranışta ortaya çıkan aşırı yumuşaklığı, yapmacık inceliği ve karşı tarafa boyun eğişi ifade ettiğini açıklar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bu fiilin sosyolojik ve psikolojik bağlamını tahlil eder. Sesin yumuşatılmasının (hudu' bi'l-kavl), cahiliye döneminde veya gündelik hayatta kadının erkeğe karşı bir flört, cazibe veya itaat aracı olarak kullanılabildiğini belirtir. Kur'an'ın, Peygamber eşlerine sesi bu şekilde kullanmayı (kırıtarak, aşırı incelterek veya cilveli konuşmayı) kesin bir dille yasaklamasının, onların o ulaşılmaz ve vakur (ağırbaşlı) kurumsal kimliklerini muhafaza etmek için alınmış devasa bir sosyal güvenlik önlemi olduğunu detaylandırır.
Bi'l-Kavli (بِالْقَوْلِ)
İbn Fâris: "k-v-l" kökünün, zihindeki bir düşüncenin, niyetin veya duygunun ağızdan çıkan sesler ve kelimeler (söz) yoluyla açığa vurulması, dışsallaştırılması manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Sözün (kavl) sadece anlamsal bir mesaj iletimi olmadığını, aynı zamanda sesin tonuyla, tınısıyla ve söyleniş biçimiyle karşı tarafta psikolojik bir etki bırakan fizyolojik bir eylem olduğunu ifade eder.
Fe-yatma'a (فَيَطْمَعَ)
İbn Fâris: "t-m-a" kökünün, insanın hakkı olmayan veya kendisine uzak olan bir şeye karşı duyduğu aşırı istek, açgözlülük, şiddetli arzu ve ümit bağlama anlamına geldiğini belirtir. Kanaatin tam zıddı olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: Tama' kavramının, nefsin şehevi veya maddi arzularına yenik düşerek, bir şeyi elde edebileceği zehabına (kuruntusuna) kapılması ve o şeye doğru meletmesi olduğunu açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: İslami ahlak literatüründe (ilm-i ahlak) "tama'" kavramını inceler. Bu kelimenin, insanın aklını kör eden ve onu ahlaki sınırların dışına iten her türlü bencil beklentiyi (şehvet, hırs, menfaat) nitelediğini; ayette ise kadının sesindeki o yumuşaklıktan/tavizden (hudu') cesaret alarak, onun namusuna, onuruna veya peygamber hanesinin mahremiyetine göz diken, hastalıklı bir cinsel veya siyasi beklenti içine giren fırsatçı psikolojiyi temsil ettiğini aktarır.
Ellezî (الَّذِي)
İbn Fâris: Kendisinden sonra gelen cümleyle (sıla cümlesi) tanımlanan kişiyi veya nesneyi işaret eden ilgi zamiri (ism-i mevsul) olduğunu belirtir.
Fî Kalbihî (فِي قَلْبِهِ)
İbn Fâris: "k-l-b" kökünün, bir şeyi tersine çevirmek, içini dışına getirmek ve halden hale girmek manasında olduğunu belirtir. Kalbin, insanın şuur, irade ve duygu merkezi olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: Bu bağlamda kalbin, insanın ahlaki pusulasını barındıran iç dünyası olduğunu ve bu pusulanın bozulmasıyla eylemlerin de yozlaştığını ifade eder.
Meradun (مَرَضٌ)
İbn Fâris: "m-r-d" kökünün, insanın itidalden (dengeden), fıtri ve sağlıklı normal halinden çıkması, bozulması, zayıflaması ve illetli hale gelmesi anlamına geldiğini ifade eder. Sadece fizyolojik değil, ahlaki bozulmaları da kapsadığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Marazın, fıtratın şaşması olduğunu açıklar. Ayetteki "kalpteki hastalık" tabirinin; nifak (ikiyüzlülük), ahlaksızlık, şüphe, şehvet ve kötü niyet gibi insanın manevi dünyasını kemiren psikolojik bir patolojiyi nitelediğini kaydeder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: "Kalbinde hastalık olan kişi" profilini Kur'an psikolojisi bağlamında ele alır. Bu hastalığın biyolojik bir rahatsızlık değil; fırsatını bulduğunda sınırları ihlal etmeye hazır olan, kadının sesindeki en ufak bir zafiyeti (veya nezaketi) bile cinsel bir davet veya siyasi bir zayıflık olarak algılayan "avcı ve yırtıcı" (patolojik) bir erkek aklı olduğunu derinlemesine tahlil eder.
Toshihiko Izutsu: "Maraz" kelimesini Medine dönemindeki münafık tiplemesiyle ilişkilendirerek inceler. Peygamberin evine, eşlerine ve otoritesine karşı içten içe kin duyan, onların itibarına zarar vermek için en ufak bir açık bekleyen o "ontolojik olarak hastalıklı" zihniyetin, sesin yumuşamasıyla anında nasıl harekete geçebileceğini (tama' edebileceğini) semantik bir düzlemde analiz eder.
Ve Kulne (وَقُلْنَ)
İbn Fâris: "k-v-l" kökünden türeyen, kadınlara yönelik "söyleyin/konuşun" manasındaki emir fiili olduğunu belirtir.
Kavlen (قَوْلًا)
İbn Fâris: Sözün, ifadenin bizzat kendisi (masdar) olduğunu kaydeder.
Ma'rûfan (مَّعْرُوفًا)
İbn Fâris: "a-r-f" kökünün, bir şeyi art arda gelen emarelerle bilmek, tanımak, idrak etmek ve sükûnet bulmak manalarına geldiğini belirtir. Ma'ruf kelimesinin; aklın, şeriatın ve temiz fıtratın "güzel ve doğru" olarak tanıdığı, yadırgamadığı, onayladığı her türlü söz ve eylem olduğunu ifade eder. Münkerin (reddedilenin) tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî: Ma'ruf sözün; içeriği hak olan, söyleniş biçimi vakar ve ciddiyet barındıran, ne aşırı kaba ve kırıcı ne de karşısındakini yanlış beklentilere sokacak kadar laubali olmayan, tam kararında ve "bilinen/onaylanan" meşru bir ifade biçimi olduğunu açıklar.
Patricia Crone: Erken dönem İslam sosyolojisinde "ma'ruf" kavramını inceler. Bu kelimenin kelime anlamıyla "bilinen/tanınan" demek olduğuna dikkat çekerek; Kur'an'ın yeni toplum inşa ederken tamamen izole bir dil icat etmediğini, aksine Arap toplumunun ortak aklında ve örfünde zaten "doğru, dürüst, ciddi ve saygın" olarak kabul edilen iletişim biçimlerini (örfi/customary hukuku) İslami etiğin merkezine (ma'ruf olarak) yerleştirdiğini tarihsel verilerle tahlil eder.
Angelika Neuwirth: Peygamber eşleri üzerinden yeni bir "kamusal kadın söyleminin" (public discourse) inşasını tahlil eder. Ayetin sonundaki "ma'ruf bir söz söyleyin" emrinin, kadınları tamamen susturmak (sessizliğe mahkum etmek) yerine, onlara "saygın, otoriter, sınırları net çizilmiş ve kamusal ciddiyete sahip" yepyeni, onurlu bir hitabet dili kazandırdığını; böylece eski kabileci, flörtöz veya laubali iletişim biçimlerini iptal ederek nebevi haneye yakışır bir ahlaki iletişim devrimi gerçekleştirdiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla