Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 31. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 31. Ayet

    وَمَنْ يَقْنُتْ مِنْكُنَّ لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتَعْمَلْ صَالِحاً نُؤْتِهَٓا اَجْرَهَا مَرَّتَيْنِۙ وَاَعْتَدْنَا لَهَا رِزْقاً كَر۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemen yaknut minkunne li(A)llâhi ve rasûlihi veta’mel sâlihan nu/tihâ ecrahâ merrateyni ve a’tednâ lehâ rizkan kerîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Sizden kim de Allah'a ve resûlüne itaat eder, güzel şeyler yaparsa onun hak ettiği karşılığı iki kere veririz, ayrıca onun için değerli bir nasip de hazırladık.

      Sizden kim de Allah’a ve resûlüne itaat ederse. Yani sizden kim Allah’a ve resulüne boyun eğerse. Güzel işler yaparsa onun hak ettiği karşılığı iki kere veririz. Âyette Resûlullah’ın konumu ve değerinin yüceliğinden dolayı eşlerinin faziletine ilişkin delil bulunmaktadır. Zira Cenâb-ı Hak kadınlar arasından onlara mahsus olarak özel bir hitapta bulunmuştur. Bu durum şu İlâhî beyanla Meryem’e hitap etmesi gibidir: “Ey Meryem! Rabb’ine ibadet et; secdeye kapan, huzurunda eğilenlerle beraber sen de eğil”.

      İmam Şâfiî, onun hak ettiği karşılığı iki kere veririz ilâhî beyanını “boşama iki keredir” beyanına dair yorumuna delil getirmiştir. O şöyle demektedir: “Boşama iki keredir”. Yani yeni bir boşama yapmaksızın ve ikisi arasında bir fasıla olmaksızın bir zamanda ve bir defada yapılan iki boşamadır. O, bu görüşüne onun hak ettiği karşılığı iki kere veririz meâlindeki İlâhî beyanı delil getirmektedir. Yani ikisi arasında yeni bir fiil yapmadan, tek bir fiil karşılığında ona iki ecir veririz. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Size rahmetinden iki kat versin”. Yani iki ecir versin. Fakat bize göre “vermek", “vâcip kıldı" mânasında kullanılabilir. Yani Cenâb-ı Hak ona iki kere karşılık vermeyi vâcip kıldı. Tıpkı şu İlâhî beyan gibi: Bu yüzden Allah onlara dünya nimetini ve âhiret nimetinin de güzelini verdi. Yani onlar için dünya nimetini ve âhiret nimetini vâcip kıldı. Bu da böyledir. Buna benzer kullanımlar çoktur. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yaknüt (يَقْنُتْ)

        İbn Fâris: "k-n-t" kökünün temel anlamının; itaat etmek, boyun eğmek, namazda huşu ile uzun süre kıyamda durmak ve sükûnet içinde Allah'a yönelmek olduğunu belirtir. İçsel bir teslimiyetin dışa vurumu olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Kunût kavramının sıradan bir itaatten (taat) farklı olduğunu açıklar. Kunûtun; sevgi, saygı, huşu ve samimiyetle yoğrulmuş, kesintisiz ve derin bir boyun eğiş hali olduğunu belirtir. Ayette Peygamber eşlerinin Allah'a ve Resulü'ne olan bağlılıklarının, sıradan bir hukuki veya evlilik bağının ötesine geçerek ontolojik ve manevi bir "sürekli adanmışlık" (kunût) seviyesinde olması gerektiğini nitelediğini kaydeder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Kunût kelimesinin psikolojik ve ahlaki derinliğini tahlil eder. Bir önceki ayette geçen "fâhişe" (büyük günah/çirkinlik ve isyan) kavramının tam zıddı olarak konumlandırıldığını; bunun pasif bir duruş değil, aksine nefsin dünyevi arzularına karşı koyarak ilahi otoriteye aktif, bilinçli ve sevgi dolu bir teslimiyet eylemi olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın semantik alanında "kunût" kavramını inceler. İnsanın ilahi kudret karşısındaki mutlak acziyetini idrak etmesiyle ortaya çıkan o yüce itaati temsil ettiğini; bu ayette Peygamber eşlerinden beklenen şeyin, sadece dışsal kurallara uymak (islam) değil, içsel bir huşu ve varoluşsal bir sükûnetle (kunût) ilahi iradeye entegre olmaları olduğunu analiz eder.

        Ta'mel (وَتَعْمَلْ)

        İbn Fâris: "a-m-l" kökünün, bir işi kasten, bilinçli bir niyetle ve belirli bir amaca yönelik olarak icra etmek anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Amel eyleminin, refleksif veya rastgele yapılan hareketlerden (fiil) ayrılarak; akıl, irade ve tercih barındıran şuurlu eylemleri nitelediğini ifade eder. Kunût (içsel itaat) halinin, mutlaka dış dünyada somut ve görünür bir "amele" dönüşmesi gerektiğini, aksi takdirde imanın eksik kalacağını açıklar.

        Sâlihan (صَالِحًا)

        İbn Fâris: "s-l-h" kökünün, bir şeyin bozukluktan, çürümeden ve eksiklikten kurtularak faydalı, doğru, sağlam ve güzel bir duruma gelmesi manasını taşıdığını belirtir. Yozlaşmanın ve bozulmanın (fesad) tam zıddı olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Salih amelin, hem bireyin kendi ruhunu hem de toplumu onaran, dengeyi (sulh) sağlayan, ilahi şeriata ve akla uygun düşen her türlü güzel eylem olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Bu kavramı doğrudan Peygamber eşlerinin sosyolojik konumu üzerinden tahlil eder. Onların yapacağı "salih amelin", sadece bireysel ibadetlerle sınırlı kalamayacağını; Medine toplumunda yeni inşa edilen ahlaki ve hukuki nizamı (İslam'ı) temsil eden, "üsve-i hasene" (güzel örnek) olan peygamberin hanesine yakışır ağırlıkta, toplumsal fesadı önleyen ve ümmete rehberlik eden "nitelikli ve düzeltici" eylemler olması gerektiğini derinlemesine inceler.

        Nü'tihâ (نُؤْتِهَا)

        İbn Fâris: "e-t-y" kökünün, bir şeyi getirmek, vermek, sunmak ve ulaştırmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İ'tâ fiilinin, bir hakkı veya mükafatı sahibine tereddütsüz, eksiksiz ve resmi bir lütufla teslim etmek olduğunu ifade eder.

        Ecrahâ (أَجْرَهَا)

        İbn Fâris: "e-c-r" kökünün, yapılan bir hizmetin, katlanılan bir zorluğun veya fedakarlığın karşılığında hak edilen tam bedel, ücret ve mükafat anlamına geldiğini belirtir.

        Patricia Crone: Erken dönem İslam teolojisindeki "ilahi sözleşme" ve "ticaret" metaforlarını inceler. Kur'an'ın, Peygamber eşlerinin dünyevi lükslerden ve sıradan bir kadın olma konforundan vazgeçerek üstlendikleri bu ağır ahlaki yükü (kunût ve salih amel), ahirette ödenecek kesin bir ontolojik "ücret/bedel" (ecr) mukabilinde konumlandırdığını; böylece itaat eylemini duygusal bir talepten çıkarıp sarsılmaz bir hukuki/ilahi sözleşme zeminine oturttuğunu tahlil eder.

        Merrateyni (مَرَّتَيْنِ)

        İbn Fâris: "m-r-r" kökünün, geçip gitmek, bir şeyin üzerinden zaman veya mekan olarak atlamak anlamlarına geldiğini belirtir. "Merre" kelimesinin bir kere, bir defa demek olduğunu; tesniye (ikil) formu olan "merrateyni"nin ise eylemin tam olarak iki kez tekrar etmesini, iki katını ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Mükafatın miktar olarak tam iki misli verilmesini nitelediğini açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Bu kelimenin, bir önceki ayetteki teolojik dengeyi (simetriyi) kuran en temel kavram olduğunu tahlil eder. Bir önceki ayette, günah işlemeleri halinde cezalarının "iki kat" (dı'feyni) olacağı belirtilirken; bu ayette ahlaki üstünlük göstermeleri halinde mükafatlarının da "iki defa/iki kat" (merrateyni) verileceğinin ilan edilmesinin, İslam adalet sistemindeki "külfet-nimet (veya risk-ödül) dengesinin" kusursuz bir yansıması olduğunu aktarır. Statü yükseldikçe hem mesuliyetin cezasının hem de itaatin ecrinin katlandığını vurgular.

        A'tednâ (وَأَعْتَدْنَا)

        İbn Fâris: "a-t-d" kökünün, bir şeyi ileride kullanılmak üzere şimdiden biriktirmek, eksiksiz bir şekilde donatmak, hazırlamak ve hazırda tutmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İ'tâd eyleminin, vaat edilen bir şeyin farazi (soyut) bir ihtimal olmaktan çıkarılıp, bizzat fiili olarak, kullanılacağı veya teslim edileceği an için eksiksiz biçimde hazır hale getirilmesi olduğunu açıklar.

        Angelika Neuwirth: Kur'an'ın eskatolojik (ahiret eksenli) edebi dilini inceler. "Hazırladık" fiilinin geçmiş zaman kipiyle (mâzi) kullanılmasının, verilecek olan devasa mükafatın henüz gerçekleşmemiş bir gelecekte rastgele yaratılacak bir şey olmadığını; ilahi planda şimdiden, tıpkı muazzam bir ziyafet sofrası gibi, en ince detayına kadar "hazırlanmış ve bekletilen" ontolojik bir gerçeklik olduğunu zihinlere kazıyan güçlü bir psikolojik telkin ve garanti olduğunu tahlil eder.

        Rizkan (رِزْقًا)

        İbn Fâris: "r-z-k" kökünün temel manasının, bir canlıya sürekli olarak verilen, onun hayatını idame ettiren, fayda sağlayan, kesintiye uğramayan pay ve nasip olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Rızık kavramının sadece yiyecek veya içecek gibi maddi bedensel gıdaları değil; aynı zamanda insana verilen ilim, huzur, şeref, ahlak ve ahiretteki manevi nimetleri de kapsayan, hem dünyevi hem uhrevi her türlü ilahi bağış ve beslenme kaynağı olduğunu ifade eder.

        Arthur Jeffery: "Rızık" kelimesinin kökeninin, Orta Farsça (Pehlevice) "rôzîk" (günlük yiyecek payı) kelimesine kadar uzandığını, oradan Süryanice ve Aramice dini metinler aracılığıyla Arapçaya geçtiğini belirtir. Ancak Kur'an'ın bu kelimeyi basit bir bedensel doyma eyleminden çıkararak; Allah'ın kullarına olan kesintisiz, evrensel ve eskatolojik lütfunun (cennet nimetlerinin) en kapsayıcı terimi haline getirdiğini dilbilimsel bir çerçevede inceler.

        Kerîmâ (كَرِيمًا)

        İbn Fâris: "k-r-m" kökünün; her türlü güzellik, şeref, yücelik, asalet, soyluluk, cömertlik ve kıymet manalarını bünyesinde topladığını belirtir. Bayağılığın, cimriliğin ve düşüklüğün (lüm) tam zıddı olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Kerem kavramının, eksiklik ve kusur barındırmayan, kendisinden sürekli olarak hayır, güzellik ve çokça fayda üretilen her türlü üstün niteliği nitelediğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu: "Kerîm" kelimesini Kur'an'ın ahlak sistemi içindeki paradigma dönüşümü bağlamında devasa bir semantik analize tabi tutar. Cahiliye dönemi bedevi Araplarında "kerem", kabile reisinin şan kazanmak için savurganca mal dağıtması, kibirli bir cömertlik ve soyluluk iddiası iken; Kur'an'ın bu kelimeyi dünyevi kibrin elinden alıp, doğrudan ilahi lütfun kalitesini (cennetteki rızkın asaletini) ve Allah'ın ahlakını niteleyen "aşkın, şerefli ve yüce" bir kavrama dönüştürdüğünü tahlil eder.

        Dücane Cündioğlu: Rızkın "kerîm" (şerefli/yüce) olması vurgusunu etik-estetik bir felsefeyle inceler. Peygamber eşlerine vadedilen mükafatın sadece matematiksel bir nicelik ("iki kat" ecr) olmadığını; aynı zamanda muazzam bir nitelik (kalite) barındırdığını belirtir. Dünyadaki rızıkların (zînetin) içinde her zaman bir yorgunluk, bayağılık, tükenmişlik ve stres varken; ahirette onlar için hazırlanan bu özel rızkın hiçbir minnet, eksiklik veya kirlilik içermeyen, ruhu onurlandıran "estetik ve asil" (kerîm) bir lütuf olduğuna dikkat çekerek, nebevi çilenin nasıl şerefli bir ontolojik karşılık bulduğunu derinlemesine yorumlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X