يَا نِسَٓاءَ النَّبِيِّ مَنْ يَأْتِ مِنْكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahzâb Sûresi, 30. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ahzab suresi 30. ayet, peygamber eşleri, çifte azap, ahzab suresi, ahzab 30, çifte mükafat, allah, azap
-
''Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayasızlık yaparsa onun cezası ikiye katlanır, bu Allah için kolay bir şeydir”
Hz. Peygamber’in Hanımlarına Yönelik Uyarılar
Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayasızlık yaparsa onun cezası ikiye katlanır. Bazıları şöyle demiştir: Açık hayasızlık, açık itaatsizlikdir (nüşûz). Bazıları şöyle demiştir: Hayır, bilakis açık hayasızlık, açıkça zina etmektir. Burada mübeyyene kelimesi şeklinde de kullanılır ve bu, dört âdil kişinin şahitliğiyle sabit olmuş zina anlamına gelir. Kesra ile “mübeyyine” şeklinde okunursa apaçık anlamına gelir. Onun cezası ikiye katlanır. Denildi ki: Dünyada hem kırbaç hem de recm cezası. Bazıları şöyle demiştir: Onun cezası ikiye katlanır. Dünyada ve âhirette. Dünyada kadınlara ait haddin iki katı ceza verilir. Âhirette ise diğer kadınların azabının iki katı cezalandırılır. Fakat eğer bu dünyadaki ceza ile ilgiliyse, bu dünyada recmin iki katı ceza nasıl bilinebilir? Ki tek bir recmin haddi de bilinmiyor. Eğer bu, âhiretteki azabı ifade ediyorsa O, “açık hayasızlık” sözünü nasıl zikretsin ki? Zira bu durum Allah katında zaten apaçıktır. En uygun olanı bazı müfessirlerin söylediği gibi belirtilen iki kat azabın âhirette olmasıdır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak onlara iki kat sevap vereceğini bildirmiştir. Bunun âhirette olduğu bilinmektedir. Azap da buna göredir. Açık sözüne gelince bu, insanlar açısından açık oluşu mânasındadır. Nitekim zaten Allah katında apaçıktır. Böyle bir kullanım dil bakımından mümkündür. Bunun “dünya hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız” meâlindeki İlâhî beyanla bağlantılı olması mümkündür. Eğer onlar dünya hayatını ve güzelliklerini tercih ederlerse ve ne zaman bir açık hayasızlık yaparlarsa Cenâb-ı Hakk’ın bildirmiş olduğu gibi cezaları ikiye katlanır. Fakat eğer Resûlullah’la kalmayı ve âhiret yurdunu tercih ederlerse bu durumda Cenâb-ı Hak onlara iki kat sevap verir. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Eğer Resûlullah’la kalmayı ve âhiret yurdunu tercih eder, sonra da bir hayasızlık yaparlarsa belirtilen azabın iki katı cezalandırılırlar. Bunun sebebi onların Allah’ı, resûlünü ve âhiret yurdunu tercih ettikleri takdirde işledikleri günahın cezasını görmeyeceklerini zannetmemeleri içindir. Aksine bu onlara yönelik şöyle bir bildirimdir: Siz âhiret yurdunu tercih etseniz dahi sonra da belirtilen günahı işlediğinizde başkalarının iki katı azapla cezalandırılırsınız, eğer Allah’a ve resûlüne itaat ederseniz iki kat sevap kazanırsınız. En doğrusunu Allah bilir.
Bu Allah için kolay bir şeydir. Bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Yani onlara azap etmek Allah için kolay bir şeydir. Yani kolay ve basit bir iştir. Resûlullah’ın konumu dolayısıyla bu O’na ağır ve zor gelmez. Bilakis O’nun için kolay ve basit bir şeydir. İkinci yorum şudur: Yani sizin hayasızlık yapmanız ve günah işlemeniz Allah nezdinde basit bir hadisedir. Yani O’na bir zarar ve buna dair kötü bir netice ilişmez. Bu, dünyada bir kralın seçkin yakınlarının isyankârlığı gibi değildir. Zira yakınları ona isyan ettiğinde ve ondan yüz çevirdiklerinde krala zarar ilişir ve zillete düşer. Allah Teâlâ ise zatıyla üstündür ve hiç kimseye muhtaç değildir. Kullarının isyan etmesi O’na bir zarar vermez. Bilakis böyle bir durumda kulların kendisi zarar görür.
Yorumu Yorumla
-
Nisâe (نِسَاءَ)
İbn Fâris: "n-s-v" veya "n-s-y" kökünden türediğini, erkekler (ricâl) kelimesinin tam zıddı olarak kadınlar topluluğunu ifade ettiğini belirtir. Kendi kökünden tekili olmayan, cemi (çoğul) bir isim olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: Nisâ kelimesinin doğrudan kadınlık cinsiyetini ve kadınlar zümresini nitelediğini ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): "Nisâe'n-Nebiyy" (Peygamberin Kadınları/Eşleri) tamlamasının edebi ve sosyolojik boyutunu tahlil eder. Kur'an'ın bu hitapla onları sıradan, alelade "nisâ" (kadınlar) kategorisinden çıkarıp, doğrudan nübüvvet kurumuna entegre edilmiş, tüm gözlerin üzerlerinde olduğu son derece ağır, özel ve kamusal bir kimliğe (protokole) yerleştirdiğini derinlemesine inceler.
en-Nebiyy (النَّبِيِّ)
İbn Fâris: "n-b-e" (haber) ve "n-b-v" (yücelik, yüksek makam) köklerinden türediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Allah'tan vahiy yoluyla önemli haberleri getiren seçilmiş elçi olduğunu kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Ayette eşlerin "Muhammed'in eşleri" olarak değil, "Nebi'nin eşleri" olarak çağrılmasındaki teolojik ve politik ağırlığa dikkat çeker. İşlenecek herhangi bir suçun veya ahlaki zaafın sadece bireysel bir günah olmayacağını; doğrudan doğruya "Nübüvvet" (Peygamberlik) kurumunun itibarına, şerefine ve davasına yönelik bir saldırı veya leke olarak değerlendirileceğini tarihsel bağlamıyla tahlil eder.
Ye'ti (يَأْتِ)
İbn Fâris: "e-t-y" kökünün, bir yere gelmek, bir eylemi bilerek ve kasten yapmak, meydana getirmek ve icra etmek anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: İtyân eyleminin, tesadüfi bir oluştan ziyade, failin kendi hür iradesiyle, bilinçli ve hedefe yönelik olarak bir işi işlemesi manası taşıdığını ifade eder. Ayette günahı veya çirkinliği "işlemek/meydana getirmek" anlamında kullanıldığını kaydeder.
bi-Fâhışetin (بِفَاحِشَةٍ)
İbn Fâris: "f-h-ş" kökünün temel manasının, sınırları aşmak, haddi geçmek, ölçüsüzlük, söz veya davranışta ortaya çıkan aşırı çirkinlik ve iğrençlik olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Fuhş ve fâhişe kavramlarının, aklın ve şeriatın kesin olarak reddettiği, çirkinliği ve kötülüğü herkes tarafından açıkça bilinen büyük günahlar olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: Fâhişe kelimesini sadece dar anlamıyla cinsel bir ahlaksızlık olarak değil, ontolojik ve ahlaki bir sapma olarak geniş bir çerçevede tahlil eder. Peygamber evinin o muazzam zühd, takva ve edep atmosferi içinde işlenebilecek; kibre kapılmak, peygambere isyan etmek, dünya malına aşırı tamah ederek peygamberi üzmek veya iftira atmak gibi o yüce makamın vakarını sarsacak her türlü "ağır ahlaki ihlalin" bu fâhişe (çirkinlik) kapsamına girdiğini psikolojik boyutlarıyla vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Terimin İslami fıkıh ve tefsir literatüründeki kullanımını inceler. Bu ayetteki "fâhişe" kelimesinin, sıradan bir hatayı değil, peygamber hanesi gibi her türlü vahyin ve ilahi uyarının merkezinde bulunan bir kadının işleyebileceği, İslam toplumuna kötü örnek teşkil edecek derecede ağır, açık ve utanç verici bir itaatsizliği nitelediğini aktarır.
Mübeyyinetin (مُبَيِّنَةٍ)
İbn Fâris: "b-y-n" kökünün, bir şeyin diğerinden ayrılması, ortaya çıkması, gizliliğinin ortadan kalkarak son derece net, açık ve anlaşılır olması anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Beyan kelimesinden türeyen bu sıfatın, işlenen çirkinliğin hiçbir yoruma, şüpheye veya örtbas etmeye mahal bırakmayacak kadar apaçık, aleni ve inkar edilemez bir boyutta olmasını ifade ettiğini kaydeder.
Dücane Cündioğlu: Kelimenin estetik ve ahlaki tezat (kontrast) oluşturma gücünü felsefi bir dille tahlil eder. Peygamber hanesinin, ilahi "beyanın" (hakikatin/ışığın) yeryüzündeki en parlak merkezi olduğunu; dolayısıyla bu kadar aydınlık bir merkezde işlenecek en ufak bir ahlaki lekenin bile sıradan karanlık bir hayata göre sonsuz derecede daha "mübeyyine" (göze batan, apaçık, parlayan bir çirkinlik) olacağını; nurun içindeki lekenin gizlenemeyeceğini derinlemesine inceler.
Yudâ'af (يُضَاعَفْ)
İbn Fâris: "d-a-f" kökünün, bir şeyi katlamak, ikiye katlamak, kendi mislini (benzerini) üzerine ekleyerek çoğaltmak ve kat kat artırmak anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Mudaafe fiilinin, bir cezanın veya mükafatın miktarını normal standardının üzerine çıkarmak, katlayarak vermek olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bu fiilin edilgen (meçhul) formda kullanılmasını İslam sosyolojisi ve hukuk felsefesi açısından tahlil eder. Peygamber eşlerinin toplumsal birer "üsve" (rol model) olmaları hasebiyle, onların işleyeceği günahın sadece kendi şahıslarında kalmayacağını, toplumdaki diğer kadınlara da kötü bir örnek teşkil ederek "katlanmış" (yudâ'af) bir sosyolojik yıkım üreteceğini; bu yüzden adaletin tesisi için cezanın da ilahi irade tarafından katlanarak artırılmasının mutlak bir zorunluluk olduğunu vurgular.
el-Azâbü (الْعَذَابُ)
İbn Fâris: "a-z-b" kökünün temel manasının, insanı hayatın tatlılığından, rahatlığından ve huzurundan alıkoymak, onu men etmek ve ona derin bir elem vermek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: İnsanın bedenine, ruhuna ve onuruna isabet eden, ona ağır bir acı veren her türlü bedensel ve psikolojik ilahi ceza olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu: "Azab" kavramını Kur'an'ın "Ahit/Sözleşme" teolojisi bağlamında inceler. Peygamber eşlerinin Allah ile iki katlı bir sözleşmeleri olduğunu (hem mümin olma hem de peygamber eşi olma ahdi); bu ahdin bozulmasının evrendeki ontolojik karşılığının da kaçınılmaz olarak "azap" olduğunu belirtir. Azabın, ilahi bir öfke krizinden ziyade, kırılan ahlaki düzenin kendi kendini cezalandırma mekanizması olduğunu semantik olarak analiz eder.
Dı'feyni (ضِعْفَيْنِ)
İbn Fâris: "d-a-f" kökünden türeyen "dı'f" (kat) kelimesinin tesniye (ikil) formu olduğunu ve "iki kat, iki misli" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Tam olarak "iki eşit pay kadar" artışı ifade ettiğini kaydeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: İslami adalet ve ceza hukukunda "nimet külfet dengesi" (veya noblesse oblige / makamın getirdiği sorumluluk) ilkesinin en temel teolojik dayanağı olarak bu kelimeyi inceler. Kişinin toplumdaki statüsü, dini bilgisi ve peygambere olan yakınlığı arttıkça, işlediği suçun ağırlığının ve alacağı cezanın "iki kat" (dı'feyni) olmasının, İslam'ın eşitlik anlayışının matematiksel değil, "adalet ve sorumluluk" odaklı olduğunu gösteren çok güçlü bir hukuki kanıt olduğunu aktarır.
Ve Kâne (وَكَانَ)
İbn Fâris: "k-v-n" kökünün, var olmak, meydana gelmek, sabit bir hakikat olmak manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Allah'ın eylemleri veya sıfatlarıyla birlikte kullanıldığında bu fiilin geçmiş zaman kipi olarak "eskiden öyleydi" anlamına gelmediğini; aksine bu durumun ezeli, ebedi ve ilahi zat ile kaim olan şaşmaz bir yasa olduğunu ifade ettiğini açıklar.
Zâlike (ذَٰلِكَ)
İbn Fâris: Uzakta olanı, makamca yüce olanı veya daha önce bahsi geçen önemli bir konuyu işaret etmek için kullanılan gösterme zamiri (ism-i işaret) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Ayette bu zamirin, "Peygamberin kendi eşlerine bile sıradan insanların iki katı ceza verilmesi" şeklindeki o büyük, sarsıcı ve tavizsiz ilahi hükme (kurala) işaret ettiğini kaydeder.
Alâ (عَلَى)
İbn Fâris: Yükseklik, üstünlük, bir şeyin üzerinde olma ve aidiyet bildiren harf-i cer olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Burada Allah lafzıyla birleştiğinde (Alallâhi), bu eylemin Allah'ın kudreti ve iradesi karşısındaki durumunu (O'nun için, O'na göre) nitelediğini ifade eder.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris: "i-l-h" kökünden türeyen, ibadet edilen, her şeye gücü yeten mutlak varlığın özel ismi olduğunu kaydeder.
Toshihiko Izutsu: Adaleti tesis eden, peygamber ailesi dahi olsa kimseye ontolojik bir ayrıcalık tanımayan ve hukuku mutlak bir eşitlikle işleten nihai otorite kaynağı olarak bu ismin ayetteki teo-politik ağırlığını analiz eder.
Yesîrâ (يَسِيرًا)
İbn Fâris: "y-s-r" kökünün; kolaylık, zahmetsizlik, hiçbir ağırlığı ve zorluğu (usr) olmayan, son derece rahat gerçekleşen ve pratik durum manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Bir işin ilahi veya beşeri fail için hiçbir külfet, yorgunluk veya itiraz barındırmadan çabucak olup bitmesi olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Ayetin kapanışındaki "yesîra" (kolay/basit) kelimesinin teolojik ve sosyolojik mesajını derinlemesine tahlil eder. Beşeri sistemlerde liderlerin, kralların veya peygamberlerin kendi aile fertlerini cezalandırmalarının siyasi krizlere, psikolojik çöküntülere ve toplumsal zorluklara yol açtığını; ancak Kur'an'ın bu kelimeyle "Allah için, Muhammed'in en sevdiği eşlerini bile iki kat azapla cezalandırmak zerre kadar zor veya karmaşık bir iş değildir, son derece kolaydır (yesîrâ)" diyerek, ilahi adaletin dünyevi statülerden ve duygusal bağlardan ne kadar bağımsız, keskin ve aşkın olduğunu ilan ettiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla