وَاِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْاٰخِرَةَ فَاِنَّ اللّٰهَ اَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنْكُنَّ اَجْراً عَظ۪يماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahzâb Sûresi, 29. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: dünya hayatı, ahzab suresi, boşanma, ahzab 29, ahzab suresi 29. ayet, peygamber eşleri, allah, ahiret, ihsan, resul, ecir
-
"Yok eğer Allah'ı, resûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız şunu bilin ki Allah, içinizden iyiliği seçenlere büyük bir ödül hazırlamıştır.
Yok eğer Allah’ı, resûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız. Bilinmektedir ki onlar eğer dünya hayatını ve güzelliklerini tercih ederlerse Allah’ı istemeleri mümkün değildir. Fakat bunun Allah’a nispet edilmesi onların Resûlullah’la birlikte kalmayı tercih etmelerinden dolayıdır. Dolayısıyla bu, Allah’a ve resûlüne nispet edilen her durumdan maksadın Resûlullah olduğunu göstermektedir. Tıpkı şu İlâhî beyanlar da olduğu gibi: “Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir malın beşte biri Allah’a, resûlüne aittir”. “De ki: Ganimetler Allah ve peygambere aittir”. Buna benzer beyanlar mevcuttur.
Ayrıca dünya hayatına dair zühd iki şekilde olur. Bunlardan biri, kendisiyle dünya nimetlerinin genişlediği ve dünyada refahın elde edildiği kazanç yollarının terkedilmesidir. Yine başkasını kendisine tercih etmesi, kendisine helâl ve güzel kılınan nimetleri haram kılmaksızın darlık halinin tercih edilmesidir. İkincisi, helâl ve temiz kılınan nimetlerin haram kılınması söz konusu olmaksızın, kendisinde bulunanı başkası için harcamak, başkasını kendisine tercih etmesi ve onu kendisinden daha öncelikli yapmasıdır.
Allah, içinizden iyiliği seçenlere büyük bir ödül hazırlamıştır. Bu beyan şu mânaya gelebilir: Yani Resûlullah’la birlikte kalmayı tercih ettiklerinde bu davranışlarıyla güzel davranan kimseler olurlar ve dolayısıyla Cenâb-ı Hak, onlara bildirmiş olduğu mükâfatı hazırlamıştır. Dolayısıyla onların bu tercihi güzel davranmak (ihsan) olur ve bildirilen mükâfatı hak ederler. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Eğer Allah’ı ve peygamberini diliyorsanız ve bu davranışta devam ederseniz, sâlih ameller ve güzel işler yaparsanız, tâ ki böyle bir hal üzere ömrünüzün sonuna varırsanız, size bu mükâfat hazırlanır. Yoksa sadece Resûlullah’la kalmayı tercih etmekle bunu elde edemezsiniz. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Türidne (تُرِدْنَ)
İbn Fâris: "r-v-d" kökünün, bir şeyi aramak, şiddetle talep etmek, istemek ve bir hedefin etrafında gidip gelmek, ona yönelmek anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: İrade kavramının, insanın kalbinin ve bilincinin bir şeye yönelmesi, onu şuurlu bir şekilde seçip talep etmesi olduğunu açıklar. Ayette bu fiilin, Peygamber eşlerinin (önceki ayetteki dünya süsü seçeneğine karşı) kendi hür ve bilinçli tercihleriyle Allah'ı ve ahireti seçme eylemlerini, bu yöndeki sarsılmaz kararlılıklarını nitelediğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu: İrade kavramını insanın ahlaki seçimi ve özgürlüğü bağlamında ele alır. Kur'an'ın bu ayette insan varoluşunu iki mutlak zıt kutba (dünya/geçicilik ile Allah/ebediyet) böldüğünü ve kadının kendi kaderini belirlemede bütünüyle kendi iradesine (türidne) bırakıldığını tahlil eder. İslam ahlak felsefesinde değerin, dayatmayla değil ancak bu içsel "irade ve yönelim" ile üretilebileceğini vurgular.
Allâhe (اللَّهَ)
İbn Fâris: "i-l-h" kökünden türediğini ve bütün varlıkların kendisine yöneldiği, ibadet ettiği mutlak yaratıcı manasına geldiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: Bu bağlamda Allah'ı "irade etmenin" (istemenin), O'nun rızasını, sevgisini ve koyduğu ahlaki ilkeleri, her türlü dünyevi konforun ve süsün (zînetin) üstünde tutmak anlamına geldiğini belirtir.
Arthur Jeffery: İsim formunun kadim Sami dillerindeki köklerine (Aramice Alaha) dikkat çekmekle birlikte; bu ayette kelimenin salt bir inanç objesi olmaktan çıkarak, uğruna yoksulluğun ve çilenin göze alındığı, insan iradesinin (tercihinin) yönelebileceği yegâne "mutlak ve nihai gaye" olarak konumlandırıldığını tahlil eder.
Resûlehu (وَرَسُولَهُ)
İbn Fâris: "r-s-l" kökünün, birini veya bir şeyi yumuşaklıkla, kolaylıkla ve art arda göndermek anlamına geldiğini; belirli bir mesajı iletmek üzere gönderilen elçiye bu ismin verildiğini belirtir.
Theodor Nöldeke: Kur'an'ın teo-politik dilinde "Allah ve Resulü" kavramlarının nasıl birbirinden ayrılmaz bir bütün (paket) olarak sunulduğunu inceler. Allah'ı seçmenin, doğrudan doğruya O'nun elçisinin Medine'de kurduğu o zorlu, sade ve çileli yaşam tarzını, onun siyasi ve dini misyonunun getirdiği tüm mahrumiyetleri peşinen kabul etmek (seçmek) anlamına geldiğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Bu tercihin son derece sosyo-politik bir boyutu olduğunu tahlil eder. Peygamber eşlerinin "Resul'ü istemeleri", onların sıradan kabile kadınlarının sahip olduğu lüks, konfor ve dünyevi beklentilerden vazgeçerek; devleti ve yeni bir toplumu inşa eden, her an göz önünde olan ve sürekli fedakarlık gerektiren "kamusal ve nebevi bir ailenin" kurucu anneleri olma çilesini kabul etmeleri demektir.
ed-Dâre (وَالدَّارَ)
İbn Fâris: "d-v-r" kökünün, dönmek, etrafında dolanmak, bir merkezi çevrelemek manalarına geldiğini belirtir. Duvarlarla çevrili, korunaklı, sınırları belli meskene, eve ve nihai yerleşim yerine bu kökten "dâr" denildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: Dâr kelimesinin sıradan bir bina değil, içinde yaşanılan geniş boyutlu "yurt, alem ve alem-i beka" (kalıcı yurt) manasına geldiğini ifade eder.
Angelika Neuwirth: Kur'an'ın edebi ve eskatolojik (ahirete dair) mekan tasvirlerini inceler. Medine'de Hz. Peygamber'in eşlerinin yaşadığı fiziksel odaların (hücurât/buyût) son derece dar, kerpiçten ve yoksul mekanlar olduğuna dikkat çeker. Ayetin, bu dünyadaki o daracık odalara sabretmenin karşılığında, onlara sınırları çizilemeyecek kadar geniş, ihtişamlı ve ebedi bir "Yurt/Dâr" (Ahiret yurdu) sunduğunu; bu mekansal (dar/geniş) zıtlığın kusursuz bir edebi sanat olduğunu tahlil eder.
el-Âhırate (الْآخِرَةَ)
İbn Fâris: "e-h-r" kökünün, bir şeyin arkası, gerisi, sonu ve başlangıcın (evvel) tam zıddı manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Gecikmiş olan, peşinden gelen ve kendisinden sonra başka hiçbir aşama veya durum bulunmayan nihai ontolojik nokta olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu: "Dünya" ve "Ahiret" kavramlarının Kur'an'ın değerler sistemindeki o radikal çarpışmasını analiz eder. Bir önceki ayetteki "dünya" (yakın ve aşağı olan) tercihinin karşısına "ahiret" (son ve nihai olan) tercihinin konulmasının; insanın zaman algısını anlık hazlardan (hedonizmden), ebedi ve kalıcı bir ontolojik ufka doğru genişleten, değer yargılarını baştan aşağı yeniden inşa eden devasa bir anlambilimsel sıçrama olduğunu vurgular.
E'adde (أَعَدَّ)
İbn Fâris: "a-d-d" kökünün, bir şeyi saymak, hesaplamak ve ilerisi için bir şeyi hazır edip donatmak anlamlarına geldiğini belirtir. "İ'dad" fiilinin, bir şeyi kullanılacağı veya gerçekleşeceği an için bilerek ve kasten hazırlamak olduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî: Bir şeyi vaktinden önce tam teçhizatlı, eksiksiz ve kusursuz bir şekilde hazırda tutmak olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: Bu fiilin ontolojik kesinliğine dikkat çeker. İlahi mükafatın, ileride ne olacağı belirsiz soyut bir söz (vaat) olmadığını; bizzat Allah tarafından en ince detayına kadar "hesaplanarak, yaratılarak ve donatılarak" şu an ahiret yurdunda hazır bekletilen somut ve mutlak bir gerçeklik (e'adde) olduğunu; bu kesinliğin, dünyevi lükslerden vazgeçen iradeyi psikolojik olarak desteklediğini tahlil eder.
el-Muhsinâti (لِلْمُحْسِنَاتِ)
İbn Fâris: "h-s-n" kökünün, güzellik, iyilik, bir şeyin göze, akla ve tabiata hoş gelmesi, sevinç vermesi anlamına geldiğini belirtir. Çirkinliğin (kubh) zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî: İhsan kavramının, bir işi sadece görev olduğu için asgari düzeyde yapmak değil; onu en güzel, en estetik ve en kâmil biçimde, fazlasıyla yerine getirmek olduğunu açıklar. Muhsinât (ihsan sahibi kadınlar) kelimesinin, inançlarını ve sabırlarını ahlaki bir zarafetle süsleyen kadınları nitelediğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Kadın kimliği üzerinden estetik ve ahlaki bir tahlil yapar. Bir önceki ayette reddedilmesi istenen dünyevi "zînet" (süs/fiziksel güzellik) kavramının yerine, Kur'an'ın bu ayette kadına "ihsan" (içsel, ahlaki ve ontolojik güzellik) elbisesini giydirdiğini belirtir. Peygamber eşlerinin, altın ve gümüşle süslenmiş (müzeyyen) kadınlar olmak yerine; çileye, yokluğa ve nebevi misyona asaletle göğüs gererek ruhları "güzelleşmiş" (muhsinât) öncü kadınlar mertebesine yükseldiklerini edebi bir dille inceler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: İhsan kavramının İslami etikteki (Hz. Peygamber'in Cibril hadisindeki tanımıyla) "Allah'ı görüyormuşçasına yaşamak ve ibadet etmek" manasına geldiğini; Peygamber eşlerinin bu yüksek bilinç seviyesinde (ihsan boyutunda) bir hayat sürmeyi tercih ettikleri için bu özel sıfatla anıldıklarını aktarır.
Minkünne (مِنْكُنَّ)
İbn Fâris: "Min" (den/dan, içinden) harf-i ceri ile "künne" (siz kadınlar) zamirinin birleşimi olup, bir topluluğun içinden bir kısmı ayırmak, belirtmek veya köken/aidiyet bildirmek manalarına geldiğini ifade eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bu ifadedeki "sizden" vurgusunun ince bir adalet ve sorumluluk ilkesi taşıdığını belirtir. Peygamber eşi olmanın (biyolojik veya hukuki statünün) tek başına otomatik bir kurtuluş veya mükafat garantisi sağlamadığını; "ancak sizin içinizden bu ihsanı (güzelliği/fedakarlığı) iradesiyle seçen ve eyleme dökenlere" bu mükafatın verileceğini belirterek, İslam'daki liyakat ve bireysel ahlaki sorumluluk prensibinin altını çizdiğini tahlil eder.
Ecran (أَجْرًا)
İbn Fâris: "e-c-r" kökünün, yapılan bir işin, katlanılan bir zorluğun veya sunulan bir hizmetin karşılığında hak edilen bedel, ücret ve mükafat anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Ecr kelimesinin, iyiliğin tam ve adil karşılığı olduğunu açıklar.
Patricia Crone: Erken dönem İslam toplumundaki "sözleşme ve bedel" kavramlarını tarihsel boyutta inceler. Bir önceki ayette dünyayı seçmeleri halinde kendilerine verilecek olan boşanma bedeli/nafaka (meta') kavramı ile bu ayetteki ilahi "ücret/bedel" (ecr) kavramı arasındaki çarpıcı zıtlığa dikkat çeker. Kur'an'ın, kadınlara dünyevi ve çabuk tükenen bir "nafaka" yerine, onlarla doğrudan ahiret üzerinden ontolojik ve ebedi bir "sözleşme/ücret" (ecr) işlemi tesis ettiğini analiz eder.
Azîmâ (عَظِيمًا)
İbn Fâris: "a-z-m" kökünün, kemik (azm), iskelet, sağlamlık, büyüklük, cesamet ve bir şeyin hem hacim hem de statü olarak devasa boyutlarda olması anlamına geldiğini belirtir. Küçük ve hakirin tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî: Azamet kavramının, insanın duyularıyla sınırlarını kavrayamayacağı, tasavvur sınırlarını aşan mutlak bir büyüklük ve yücelik olduğunu açıklar. Mükafatın (ecrin) sıfatı olarak, bu bedelin dünyevi hiçbir karşılıkla kıyaslanamayacak kadar ihtişamlı olduğunu ifade eder.
Dücane Cündioğlu: İnsanın değer yargılarını estetik ve felsefi bir kıyaslamaya tabi tutar. Dünyanın en nadide mücevherlerinin, en gösterişli süslerinin (zînet) bile zaman karşısında ne kadar "küçük, basit ve geçici" kaldığını; buna karşın Allah ve Resulü'nü seçen bu kadınların iradesine karşılık olarak sunulan ilahi lütfun ise sınırsız, aklı durduran ve akıllara durgunluk veren "devasa/kolossal" (azîm) bir mahiyet taşıdığını belirtir. İnsanın iradesiyle (türidne) küçücük bir dünyayı reddederek, sonsuz bir "azameti" nasıl satın aldığını o muazzam Kur'ani belagat üzerinden tahlil eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla