Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 27. Ayet

    وَاَوْرَثَكُمْ اَرْضَهُمْ وَدِيَارَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ وَاَرْضاً لَمْ تَطَؤُ۫هَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يراً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve evraśekum ardahum ve diyârahum ve emvâlehum ve erdan lem tetaûhâ(c) vekâna(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîrâ(n)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ''Onların topraklarını, evlerini, mallarını, o zamana kadar ayak basmadığınız bir toprağı size miras bıraktı. Allah her şeye kâdirdir.''

      Onların topraklarını, evlerini, mallarını, o zamana kadar ayak basmadığınız bir toprağı size miras bıraktı. Yani sahip olmadığınız. Ayak basmadığınız bir toprak sözü hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Burası Mekke topraklarıdır. Bazıları şöyle demiştir: Burası Şam toprakları ve beldeleridir. Bazıları şöyle demiştir: Burası Hayber topraklarıdır. Yani Allah orayı da size miras bırakacaktır. Mekke topraklarına gelince O, burayı oranın sakinlerinin eliyle fethedip bırakmıştır. Şam toprakları ve beldeleri de böyledir. Hasan-ı Basrî’den rivayet edildiğine göre burası Rum ve Fars toprakları ve Allah’ın fethini nasip ettiği yerlerdir. Hayber topraklarına gelince O, burayı fethetmiş, topraklarını belirttiğimiz kimselere paylaştırıp dağıtmış ve burayı fey arazisi yapmıştır. Bu, diğerlerinden daha uygun bir yorumdur. Bu âyette şu hususa dair delil vardır: Başkasının mülkünde onun yerine geçen ve söz konusu mülk ona kalıp intikal eden kimse ölümle veya başka bir sebeple vâris olarak nitelenir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onların topraklarını, evlerini, mallarını, o zamana kadar ayak basmadığınız bir toprağı size miras bıraktı. Yine “bizi bu cennet yurduna vâris kılan” ve “Firdevs’e vâris olanlar” mealindeki İlâhî beyanlar da bu mânadadır. Yani orada kalacaklardır. “Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır” mealindeki ilâhı beyan da böyledir. Yani göklerin ve yerin mülkü O’na kalacaktır. Yani bu hususta bir çekişme olmaz. Yine “yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak biz vâris oluruz” meâlindeki İlâhî beyan da bu mânadadır. Yani orada kalıcı olan biziz. Bütün yaratılmışlar ise gidicidir.

      Bu ve benzeri durumları belirtmenin -ki onlar zaten bu olayı yaşamışlardı- çeşitli yönden faydası olabilir. Bunlardan biri şudur: Bu hadiseler, başkalarına bu ümmetin ilk neslinin bu din konusunda katlandığı sıkıntı ve musibetleri, şu ulaşılan noktaya kadarki durumlarını bildirmek için anlatılmıştır. Dolayısıyla bunları bilelim ki biz de bu dini korumada ve bu din alanında onların çalıştığı gibi çalışalım. Söz konusu hadiselerin anlatılmasının ikinci sebebi şu olabilir: Cenâb-ı Hak onların düşmana karşı savaş hazırlıkları yapmalarını emretmiştir. Öyle ki onlara hendek açılması ve çeşitli vasıtalarla korunmaları emredilmiştir. Sonra emredildikleri vasıtaların dışında Allah’tan onlara yardım gelmiştir. Bu hadise her zaman buna hazır olsunlar ve savaş hazırlığı içerisinde bulunsunlar, bununla birlikte yardım ve zaferi bundan beklemesinler, sadece Allah’ın lütfü ve yardımına umut bağlasınlar diye böyle cereyan etmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Bu arada Huneyn Savaşı’nda gerçekten size yardım etmiştir. O gün sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz”. Üçüncüsü şudur: Canlarının ellerinden çıkması, düşmanın onları kuşatması ve onların düşmanın ellerinde olması, onların Allah’ın merhametinden ve yardımından ümit kesmelerine sebep olmaması içindir. Çünkü onlardaki korku belirtildiği gibi oldukça ileri seviyedeydi. Nitekim Cenâb-ı Hak bu hususta şöyle buyurmuştur: “Yukarınızdan ve sizden aşağıda bulunan bölgeden üzerinize gelmişlerdi; korkudan gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti; bu esnada Allah hakkında olmadık zanlara kapılmakta idiniz. İşte o zaman müminler büyük bir imtihan geçirdiler ve adamakıllı sarsıldılar”. Yine bu âyette Resûlullah’ın nübüvvetini ispat etmeye dair delil vardır. Çünkü o, onlara zafer vâdetmiş ve netice onun dediği gibi olmuştur. Bu, peygamberin bildirdiği ve vâdettiği her şeyde onun doğruluğunu bilmeleri içindir. Allah her şeye, fetih, yardım ve diğer hususlara, kâdirdir.

      O zamana kadar ayak basmadığınız bir toprak mealindeki İlâhî beyana dair bazıları şöyle demiştir: Burası kıyâmet gününe kadar müslümanların hâkim olacağı topraklardır.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Evraseküm (وَأَوْرَثَكُمْ)

        İbn Fâris: "v-r-s" kökünün temel anlamının, bir şeyin sahibinden veya ilk halinden ayrılıp bir başkasına kalması, geçmesi ve devredilmesi olduğunu belirtir. Miras kavramının, ticari bir mübadele, satın alma veya karşılıklı anlaşma olmaksızın, bir varlığın doğrudan ve bedelsiz olarak el değiştirmesini nitelediğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Veraset ve miras kavramlarının, malın veya makamın, önceki sahibinin ortadan kalkmasıyla (ölümü veya yok olmasıyla) kendiliğinden halefine (sonrakine) intikal etmesi olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımıyla bu fiil; düşman topraklarının (Beni Kurayza'nın mallarının) müminlere bir ganimet paylaşımından veya savaş anlaşmasından ziyade, doğrudan Allah'ın takdiriyle "miras" bırakıldığını, ilahi bir devir teslim işlemini nitelediğini kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimenin siyasi ve hukuki bağlamını derinlemesine tahlil eder. "Miras bıraktı" (evrase) fiilinin, sıradan bir savaş ganimeti konseptini aştığını; bunun Medine'deki Yahudi kabilelerinin toprakları üzerindeki hukuki tasarruf hakkının ilahi bir fermanla kalıcı olarak Müslüman toplumuna (ümmete) devredilmesi anlamına geldiğini vurgular. Bu durumun, geçici bir askeri el koymadan ziyade, o coğrafyada yeni ve kalıcı bir siyasi otoritenin kök salmasını meşrulaştıran ontolojik bir tescil olduğunu belirtir.

        Ardahüm (أَرْضَهُمْ)

        İbn Fâris: "e-r-d" kökünün, bir şeyin alt kısmı, temeli, ayak basılan zemin ve gökyüzünün (sema) zıddı olan yeryüzü anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Arz kelimesinin hem genel manada yeryüzünü hem de belirli bir topluluğa, kabileye veya millete ait olan sınırları çizilmiş toprak parçasını (vatanı/araziyi) ifade ettiğini açıklar.

        Theodor Nöldeke: Erken dönem İslam toplumunun sosyo-ekonomik yapısını incelerken bu kelimenin önemine dikkat çeker. Medine'de "ard" (toprak) kavramının, özellikle tarım arazilerini, hurmalıkları ve su kuyularını temsil eden en büyük zenginlik kaynağı olduğunu belirtir. Beni Kurayza'nın bu verimli tarım topraklarının (ardahüm) Müslümanlara geçmesinin, İslam devletinin ekonomik bağımsızlığını kazanmasındaki en büyük ve geri dönülemez tarihsel kırılma noktası olduğunu tahlil eder.

        Diyârahüm (وَدِيَارَهُمْ)

        İbn Fâris: "d-v-r" kökünün, dönmek, etrafında dolanmak ve bir merkezi çevrelemek manalarına geldiğini belirtir. İnsanın içinde dolaştığı, duvarlarla çevrili, korunaklı meskene, eve ve mahalleye bu kökten "dâr" (çoğulu diyâr) denildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Diyar kelimesinin, tarım arazilerinden (arz) farklı olarak; binaları, hisarları, evleri ve doğrudan yaşam alanlarını, mahremiyeti temsil eden yerleşim yerlerini ifade ettiğini belirtir.

        Patricia Crone: Eski Arap toplumunda "dâr" kavramının kabile egemenliğiyle olan ilişkisini inceler. Bir kabilenin "diyarını" (yerleşim yerini/mahallesini) kaybetmesinin, sadece evsiz kalmak değil; o bölgedeki siyasi, sosyal ve aşiyani (kabilevi) varlığının bütünüyle silinmesi anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'ın "arz" (araziler) ve "diyar" (evler) kelimelerini art arda sayarak, düşmanın hem ekonomik üretim araçlarından hem de özel yaşam/egemenlik alanlarından mutlak surette kazınıp atıldığını tarihsel bir realizmle vurguladığını analiz eder.

        Emvâlehüm (وَأَمْوَالَهُمْ)

        İbn Fâris: "m-v-l" kökünün, insanın kalbinin ve nefsinin kendisine doğru meyledip (meyl) arzuladığı, biriktirdiği ve sahip olduğu her türlü maddi nesne anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Mal (çoğulu emvâl) kelimesinin; altın, gümüş, nakit para, binek hayvanları, silahlar ve ticari eşyalar gibi taşınabilir her türlü serveti kapsadığını açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Ayetteki sıralamanın (topraklar, evler, mallar) anlambilimsel ve hukuki bütünlüğüne dikkat çeker. Kur'an'ın bu üçlüyü art arda saymasının, düşmana ait taşınmazların (toprak ve ev) yanı sıra, taşınabilir tüm maddi birikimlerin (silah, teçhizat, hazine) de mutlak bir müsadereyle (el koymayla) yeni kurulan İslam devletinin hazinesine katıldığını; bu yekûn (toplam) servetin, gelecekteki büyük fetihleri finanse edecek can damarını oluşturduğunu detaylandırır.

        Ardan (وَأَرْضًا)

        İbn Fâris: "e-r-d" kökünden gelen yeryüzü, toprak ve diyar anlamlarını yinelir.

        Râgıb el-İsfahânî: Burada kelimenin "nekra" (belirsiz/tanımsız) formunda kullanılmasının, daha önce bahsedilen belirli ve bilinen (Beni Kurayza'ya ait) topraklardan tamamen farklı, hudutları ve ismi henüz zikredilmeyen yeni bir coğrafyayı işaret ettiğini kaydeder.

        Gabriel Said Reynolds: Kur'an'ın bu belirsiz "toprak" (ardan) ifadesiyle, anlatıyı Medine'deki yerel bir zaferden çıkarıp devasa bir evrensel/emperyal vaade dönüştürdüğünü tahlil eder. Bu ifadenin, Müslümanların yakın gelecekte fethedecekleri Hayber, Mekke, Suriye veya Sasani/Bizans topraklarına yönelik çok güçlü bir teo-politik müjde ve eskatolojik bir fetih vizyonu barındırdığını tarihsel metinler ışığında analiz eder.

        Lem Tetaûhâ (لَمْ تَطَئُوهَا)

        İbn Fâris: "v-t-e" kökünün temel manasının, bir şeye ayak basmak, tabanıyla çiğnemek, adım atmak, ezmek ve üzerine çıkmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Vat' eyleminin gerçekte ayağı yere basmak olduğunu; ancak mecazi ve hukuki olarak bir toprağı hakimiyet altına almayı, oraya girmeyi, fethedecek şekilde oraya yerleşmeyi (istila) ifade ettiğini açıklar. "Henüz ayak basmadığınız" tabirinin, o güne kadar Müslümanların askeri ve siyasi olarak hiçbir varlık göstermedikleri, ulaşılması imkansız görünen uzak diyarları nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu: "Ayak basmak" (vat') eyleminin insan psikolojisindeki ve antropolojideki estetik karşılığını felsefi bir derinlikle tahlil eder. İnsanoğlunun bir mekana aidiyet kurmasının, sahip olmasının ve egemenliğinin en kadim sembolünün "ayak izi" (toprağa basmak) olduğunu belirtir. Ayetin, "henüz ayak izinizin düşmediği topraklar" metaforuyla; sınırları çizilmemiş, hudutsuz ve ilahi bir garantiyle ucu açık bırakılmış o muazzam geleceği, en somut ve bedensel eylem (ayak basmak) üzerinden tasvir etmesindeki edebi ihtişamı inceler.

        Kâne (وَكَانَ)

        İbn Fâris: "k-v-n" kökünün, bir şeyin var olması, meydana gelmesi ve durumu anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kevn fiilinin zaman bildiren bir yapısı olmakla birlikte, Allah'ın sıfatları veya eylemleri için kullanıldığında, "geçmişte öyleydi ama şimdi bitti" manasına gelmediğini; aksine bu durumun ezeli, ebedi, kesintisiz ve Allah'ın zatıyla kaim (sabit) olan mutlak bir gerçeklik olduğunu açıklar. (Yani Allah her zaman her şeye kadirdir ve kadir olmaya devam etmektedir).

        Allâhu (اللَّهُ)

        İbn Fâris: "i-l-h" kökünden türeyen, ibadet edilen, yönelinen, sığınılan ve kainatın mutlak hakimi olan yüce varlığın özel ismi olduğunu kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Ayetin bu noktasında lafza-i celalin (Allah isminin) kullanılmasını, Kur'an'ın tarih felsefesi bağlamında tahlil eder. Yukarıda sayılan o akıl almaz tarihsel değişimlerin (Medine'nin en zengin kabilesinin yok olması, topraklarının el değiştirmesi ve henüz görülmemiş imparatorlukların vadedilmesi) hiçbir askeri dehayla veya tesadüfle açıklanamayacağını; tarihin akışını değiştiren yegâne aktif öznenin ve failin doğrudan doğruya "Allah" olduğunu ontolojik bir zeminde vurgular.

        Külli (كُلِّ)

        İbn Fâris: "k-l-l" kökünün, bir şeyi bütünüyle kapsamak, kuşatmak, parçaları bir araya getirmek, eksiksiz ve tam olmak manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Küll kelimesinin, cüzlerin (parçaların) tamamını içine alan, istisna kabul etmeyen mutlak bir bütünlüğü, genelliği (ihata) ifade ettiğini kaydeder.

        Şey'in (شَيْءٍ)

        İbn Fâris: "ş-y-e" kökünün, var olması dilenen, kastedilen, irade edilen nesne, kavram veya durum anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Şey kelimesinin, bilinebilen, akledilebilen ve varlık sahasına çıkabilen her türlü somut ve soyut varlığı karşılayan en geniş ve en genel kavram olduğunu açıklar. "Külli şey'in" (her şey) tamlamasının, hem şu an Medine'de gerçekleşen olayları hem de gelecekteki sonsuz ihtimalleri, dünyayı ve ahireti kapsadığını belirtir.

        Kadîrâ (قَدِيرًا)

        İbn Fâris: "k-d-r" kökünün, bir şeyi belirli bir ölçüye göre yapmak, takdir etmek, planlamak, miktarını belirlemek ve bir işi gerçekleştirmeye mutlak bir gücü yetmek anlamlarına geldiğini belirtir. Acziyetin ve yetersizliğin tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî: Kudret kavramının, bir eylemi hiçbir zorluk çekmeden, eksiksiz ve kusursuz bir şekilde yerine getirme gücü (istitaat) olduğunu açıklar. "Kadîr" kelimesinin mübalağa (aşırılık) vezninde olduğunu ve sadece Allah'a nispet edilebileceğini; O'nun irade ettiği şeyi tam olarak belirlediği ölçüde ve zamanda var etme konusundaki yenilmez, yorulmaz ve sınırsız potansiyelini ifade ettiğini kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Allah'ın zati ve sübuti sıfatlarından (esma-i hüsna) biri olarak "Kadîr" ismini kelam ilmi bağlamında inceler. Ayetin kapanışında bu sıfatın kullanılmasının teolojik bir tasdik (onay) olduğunu belirtir. Bir avuç aç, kuşatılmış ve ölümün eşiğine gelmiş müminin (Ahzab savaşındaki Müslümanların), aniden dönemin en zengin topraklarına mirasçı olmaları ve geleceğin süper gücü olma müjdesini almaları gibi sosyolojik olarak "imkansız" görünen bu tablonun; ancak ölçüleri koyan ve sebepleri yaratan "Kadir-i Mutlak" bir ilahi kudretin tecellisiyle açıklanabileceğini vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X