Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 26. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 26. Ayet

    وَاَنْزَلَ الَّذ۪ينَ ظَاهَرُوهُمْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ صَيَاص۪يهِمْ وَقَذَفَ ف۪ي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ فَر۪يقاً تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَر۪يقاًۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veenzele-lleżîne zâherûhum min ehli-lkitâbi min sayâsîhim vekażefe fî kulûbihimu-rru’be ferîkan taktulûne vete/sirûne ferîkâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ehl-i Kitap’tan onlara destek verenleri kalelerinden indirdi, kalplerine korku saldı; artık onların bir kısmını öldürüyorsunuz, bir kısmını da esir alıyorsunuz.”

      Benî Kurayza Yahudileriyle Savaş ve Onlara Verilen Ceza

      Ehl-i Kitap’tan onlara destek verenleri kalelerinden indirdi. Rivayete göre yahudiler -Benî Kurayza yahudileri- Resûlullah’a ve müminlere karşı Ebû Süfyân’a ve onunla beraber olanlara destek oldular ve Hz. Peygamber’le aralarındaki antlaşmayı bozdular. Müşrikler hezimete uğrayınca Benî Kurayza yahudileri kalelerine sığındılar. Hz. Peygamber Medine’ye dönünce Cibril (a.s.) gelerek ona şöyle dedi: “Ey Muhammed! Allah’a andolsun ki gök ehli silâhlarını bırakmamışken sizler silâhlarınızı bıraktınız. Benî Kurayza’nın üzerine yürü”. Hz. Peygamber ona şöyle dedi: “Onlara ne yapabilirim ki onlar kalelerine sığınmış durumdadırlar”. Bunun üzerine Cibril (a.s.) şöyle dedi: “Onların üzerine yürü. Allah’a andolsun ki yumurtanın düz ve sert taşa çarpıldığı gibi atlarla ve adamlarla onları çarpacağım ve onları kalelerinden çıkaracağım”. Bunun üzerine Resûlullah insanlara çağrıda bulundu ve Benî Kurayza yahudilerinin üzerine yürümeyi emretti. Böylece müminler bir gece şöyle şöyle onları kuşattı, tâ ki Sâ‘d b. Muâz’ın hükmüne razı olmaları için antlaşmaya vardılar. Onlar da Sâ‘d’ın vereceği hükme razı oldular. Neticede Sâ‘d onların savaşçılarının öldürülmesine, çocuklarının ve kadınlarının esir edilmesine hükmetmiştir. Denildi ki: Resûlullah o gün Sâ‘d’a “ey Sâ‘d sen onlar hakkında Allah’ın hükmüyle hükmettin” demiştir. Onların savaşçıları kaleden çıkarıldı ve öldürüldü. Çocukları da esir alındı ve toprakları muhacirler arasında paylaştırıldı. Onun toplumu ve ensar “sen gayrimenkuller konusunda bizi değil de muhacirleri tercih ettin” demiştir. O da şöyle demiştir: “Sizler gayrimenkul sahibisiniz, bu topluluğun ise gayrimenkulleri bulunmamaktadır”. Veya buna benzer sözler söylemiştir. Bu, söz konusu İlâhî beyanda bildirilen durumdur: Ehl-i Kitap’tan onlara destek verenleri indirdi. Yani Resûlullah’a ve ashabına karşı Ebû Süfyân’a ve müşriklere destek verenlerin tümünü. Kalelerinden. Yani korundukları hisarlarından. Kalplerine korku saldı; artık onların bir kısmını öldürüyorsunuz. Bunlar savaşçılardır. Bir kısmını da esir alıyorsunuz. Bunlar kadınlar ve çocuklardır.

      İbn Kuteybe ve Ebû Avsece şöyle demiştir: “Min sayâsîhim”. Yani kalelerinden. “Sayâsî” kelimesinin aslı öküzün boynuzlarından gelmektedir. Çünkü öküz bu boynuzlarla kendisini korumakta ve tehlikeleri bertaraf etmektedir. Dolayısıyla düşmanı engellediği için kalelere de “sayâsî” denilmiştir. bunun tekili “sîsatün” kelimesidir. "Sîsatü’d-dîk” horozun ibiği demektir. Yine “es-Sîsatü” dokumacının dokumada kullandığı küçük değnektir. Bu kelimelerin hepsinin çoğulu “sayâsî” şeklinde gelir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Enzele (وَأَنْزَلَ)

        İbn Fâris: "n-z-l" kökünün temel anlamının, bir şeyin veya kişinin yüksek bir yerden daha aşağı bir yere inmesi, düşmesi, indirilmesi veya konaklaması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İnzâl eyleminin, bir nesneyi, durumu veya kişiyi bulunduğu yüksek konumdan alt bir konuma fiziksel veya mecazi olarak indirmek olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, ihanet eden Yahudi kabilesinin (Beni Kurayza) sığındıkları yüksek kulelerden ve kalelerden zorla aşağı indirilmesini, teslim alınmasını nitelediğini açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Bu fiilin tarihsel bağlamdaki çift yönlü anlamına dikkat çeker. "Aşağı indirme" (enzele) eyleminin sadece fiziksel olarak kalelerden yere indirilmeyi değil; aynı zamanda Medine'nin en zengin, en korunaklı ve siyasi olarak en güçlü kabilelerinden birinin o şatafatlı statüsünden, siyasi iktidarından ve kibrinden "aşağıya, zillet ve mağlubiyet çukuruna" indirilmesini ifade eden sosyo-politik bir devrilme eylemi olduğunu tahlil eder.

        Ellezîne Zâherûhüm (الَّذِينَ ظَاهَرُوهُمْ)

        İbn Fâris: "z-h-r" kökünün arka (sırt), görünür olmak ve birine arka çıkmak, destek olmak manalarına geldiğini belirtir. "Müzâhere" kelimesinin, iki kişinin veya grubun sırt sırta vererek birbirini savunması, güç birliği yapması olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Zıhar ve müzahere kelimelerinin, birine arka çıkmak, ona görünür bir biçimde askeri veya siyasi yardımda bulunmak olduğunu açıklar. Ayette, Beni Kurayza kabilesinin Müslümanlarla yaptıkları Medine Sözleşmesi'ni bozarak, kuşatmacı Ahzab ordularına (müşriklere) arkadan destek vermelerini ve onlarla fiili ittifak kurmalarını nitelediğini belirtir.

        Patricia Crone: Erken dönem Arap toplumundaki siyasi ittifakların ve ihanetlerin yapısını incelerken bu kavrama değinir. "Müzâhere" eyleminin, basit bir sempati duymaktan ziyade, aktif bir askeri işbirliğini ve stratejik ihaneti tanımladığını; Beni Kurayza'nın Ahzab koalisyonuna verdiği bu "arka çıkma" desteğinin, yeni kurulan Medine İslam devletinin varlığına yönelik en büyük iç tehdit (beşinci kol faaliyeti) olduğunu tarihsel verilerle tahlil eder.

        Ehl-i'l-Kitâb (أَهْلِ الْكِتَابِ)

        İbn Fâris: "e-h-l" (mensubiyet, yakınlık) ve "k-t-b" (yazmak, toplamak) köklerinden oluşan bir tamlama olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery: "Ehl" kelimesinin saf Arapça (aile, topluluk) olduğunu, "Kitab" kelimesinin ise Süryanice ve Aramice dini terminolojideki kutsal metin kültürüyle derin bağları bulunduğunu ifade eder. Kur'an'ın bu tamlamayı kullanarak, kendilerine daha önce vahyedilmiş kutsal metinler (Tevrat ve İncil) verilen toplulukları tek bir teolojik kategori altında topladığını dilbilimsel olarak inceler.

        Theodor Nöldeke: Kur'an'daki "Ehl-i Kitab" tabirinin Medine dönemindeki evrimini siyasi bir perspektifle tahlil eder. Bu ayetteki kullanımın genel bir teolojik kategori olmaktan çıkıp, doğrudan Ahzab savaşında müşriklerle işbirliği yapan spesifik bir Yahudi kabilesini (Beni Kurayza) işaret eden keskin, hukuki ve tarihsel bir kimlik tanımlamasına dönüştüğünü belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Terimin İslam hukukundaki ve teolojisindeki genel manasının Yahudi ve Hıristiyanlar olduğunu; ancak bağlamsal tefsirde bu ayetin bizzat Beni Kurayza Yahudilerinin ihanetini ve sonrasındaki kuşatmayı konu edindiğini, ayetin hükmünün de bu spesifik kitleye yönelik tarihsel bir anlatı sunduğunu aktarır.

        Sayâsîhim (صَيَاصِيهِمْ)

        İbn Fâris: "s-y-s" kökünden türediğini ve asıl manasının inek boynuzu veya horozun ayağındaki mahmuz olduğunu belirtir. Hayvanların kendilerini savunmak için kullandıkları bu doğal silahlardan yola çıkılarak, insanların kendilerini savunmak için inşa ettikleri sarp, yüksek ve aşılması zor kalelere, şatolara ve burçlara "sayâsî" (tekili sîsiyye) denildiğini aktarır.

        El-Cevâlîkî: Kelimenin kökeni üzerine klasik dönem tartışmalarına değinerek, eski Arap şiirinde bu kelimenin hem hayvanların sivri boynuzları hem de dokumacıların kullandığı sivri aletler için kullanıldığını; zamanla "sivri, yüksek, ulaşılmaz ve korunaklı hisar" manasında edebi bir mecaz olarak dilde yerleştiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İnsanın düşmanından korunmak için sığındığı her türlü sağlam kale ve korunaklı tepe olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Kelimenin etimolojik serüvenindeki o muazzam görsel benzetmeye (hayvan boynuzundan askeri kuleye) dikkat çeker. Beni Kurayza'nın Medine'nin kenarlarında inşa ettikleri o sağlam ve yüksek hisarların (sayâsî), tıpkı bir hayvanın boynuzuna güvenmesi gibi onların en büyük kibri ve askeri güvencesi olduğunu; ancak Kur'an'ın bu sarsılmaz sanılan boynuzların (kalelerin) ilahi irade karşısında nasıl kırıldığını bu kelimeyle tasvir ettiğini derinlemesine inceler.

        Kazefe (وَقَذَفَ)

        İbn Fâris: "k-z-f" kökünün temel manasının, bir şeyi uzaktan, şiddetle, kuvvetlice fırlatmak ve atmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Atmak (remy) eyleminin daha şiddetli ve karşı konulmaz bir formu olduğunu açıklar. Kalple ilişkilendirildiğinde, Allah'ın korkuyu, paniği veya bir ilhamı insanın içine adeta dışarıdan şiddetli bir gülle fırlatırcasına (kazefe) yerleştirmesi, zihne zorla nüfuz etmesi manasına geldiğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu: Bu fiili Kur'an'ın ilahi müdahale (tekvin) psikolojisi bağlamında tahlil eder. Beni Kurayza'nın kalplerine düşen korkunun sıradan, doğal bir psikolojik süreç olmadığını; "kazefe" (şiddetle fırlattı/bıraktı) fiiliyle bunun doğrudan doğruya aşkın ve durdurulamaz bir ilahi "vuruş" olduğunu belirtir. Düşmanın fiziksel kalkanlarını (kalelerini) aşan asıl silahın, onların iç dünyasına ilahi bir mermi gibi fırlatılan bu psikolojik terör (korku) olduğunu semantik olarak çözümler.

        Kulûbihim (قُلُوبِهِمُ)

        İbn Fâris: "k-l-b" kökünün, bir şeyi tersine çevirmek, içini dışına çıkarmak ve sürekli halden hale döndürmek manasında olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kalbin, insanın şuur, cesaret, karar ve düşünce merkezi olduğunu kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Kalb kavramının Kur'an'da sadece bir duygu organı değil, insanın direnişinin ve iradesinin üretildiği yegâne komuta merkezi olduğunu inceler. İlahi şiddetin (korkunun) kalbe "fırlatılması" (kazefe fî kulûbihim), o devasa taş kalelerin içinde güvende olduklarını sananların, aslında en savunmasız yerlerinden (irade merkezlerinden) vurulduklarını ve içsel hisarlarının çöktüğünü gösteren bir kavramsal haritalandırmadır.

        er-Ru'be (الرُّعْبَ)

        İbn Fâris: "r-a-b" kökünün, bir kabı ağzına kadar tamamen doldurmak ve insanın kalbini dolduran, bedenini titreten şiddetli, sarsıcı korku manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İnsanın aklını başından alan, mantıklı düşünmesini engelleyen ve kalbi adeta ortadan ikiye yaran dehşet verici panik hali olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Korku psikolojisinin evrelerini Kur'ani kelimeler üzerinden tahlil ederken, "ru'b" kavramını sıradan bir tedirginlikten (havf veya haşyet) ayırır. Ru'b'un; insanın yaşama sevincini yok eden, elini kolunu bağlayan, onu eylemsizliğe ve mutlak teslimiyete sürükleyen "paralize edici (felç edici) ontolojik dehşet" olduğunu belirtir. Beni Kurayza'nın, o yenilmez sandıkları kalelerinin içinde tek bir kılıç darbesi dahi almadan, sadece içlerine dolan bu "ru'b" (paniğin zirvesi) sebebiyle diz çöküp teslim olduklarını psikolojik bir derinlikle vurgular.

        Ferîkan (فَرِيقًا)

        İbn Fâris: "f-r-k" kökünün, bir bütünü parçalara ayırmak, bölmek, birbirinden tefrik etmek ve dağıtmak anlamına geldiğini belirtir. Ferîk kelimesinin, büyük bir kitleden ayrılmış, kendi içinde bir bütünlük oluşturan zümre veya bölük olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Toplumdan ayrışmış belirli bir insan grubunu ifade ettiğini belirtir. Ayette, mağlup olan Yahudi kabilesinin yekpare (bütün) akıbetini yitirdiğini; ilahi ve nebevi hüküm neticesinde iki farklı alt gruba (öldürülenler ve esir edilenler) "ayrıldığını/bölündüğünü" (ferîk) nitelediğini açıklar.

        Taktülûne (تَقْتُلُونَ)

        İbn Fâris: "k-t-l" kökünün, bir canlının hayatına şiddet kullanarak, vurarak veya keserek son vermek, onu ortadan kaldırmak manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Ruhun bedenden bir dış müdahale (silah/alet) yoluyla çıkarılması eylemidir. Doğal ölümden (mevt) farklı olarak şiddet ve irade içerdiğini kaydeder.

        Michael Cook: Erken dönem İslam fetihleri ve savaş hukuku bağlamında kelimeyi tarihsel bir realizmle inceler. Ayetteki "bir kısmını öldürüyordunuz" (taktülûne) fiilinin; kuşatma sonrası ihanetleri sabit olan Beni Kurayza'nın savaşçı/muharip erkeklerinin, Sa'd b. Muaz'ın hakemliği ve Tevrat şeriatına (Tesniye 20:12-14) dayanan bir hükümle topluca idam edilmeleri şeklindeki o büyük, keskin ve tavizsiz tarihsel-askeri infazı doğrudan temsil ettiğini tahlil eder. Kur'an'ın bu eylemi gizlemediğini, aksine ilahi adaletin bir tecellisi olarak tarihselleştirdiğini belirtir.

        Te'sirûne (وَتَأْسِرُونَ)

        İbn Fâris: "e-s-r" kökünün temel manasının, birini deri kayışlarla (isâr) veya iplerle sıkıca bağlamak, zapt etmek ve hareket kabiliyetini elinden almak olduğunu belirtir. Buradan hareketle, savaşta düşmanı canlı ele geçirip bağlamaya ve onu "esir/tutsak" etmeye bu kökten isim verildiğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî: Birini savaşta mağlup edip canlı olarak alıkoymak ve bağlamak olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Terimin İslam savaş hukukundaki yerini ve tarihsel karşılığını ele alır. Ayette "bir kısmını da esir alıyordunuz" (te'sirûne) denilirken kastedilen grubun; savaşçı olmayan, çatışmaya katılmayan Beni Kurayza kadınları ve çocukları olduğunu belirtir. Bu uygulamanın, 7. yüzyıl Arap Yarımadası'ndaki savaş geleneklerinin ve ihanet bedellerinin bir parçası olduğunu; Kur'an'ın da bu kuşatmanın nihai sosyo-demografik sonucunu (erkeklerin katli, kadın ve çocukların esareti) askeri bir zaferin ve ilahi lütfun belgesi olarak kayda geçirdiğini aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X