Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 24. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 24. Ayet

    لِيَجْزِيَ اللّٰهُ الصَّادِق۪ينَ بِصِدْقِهِمْ وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِق۪ينَ اِنْ شَٓاءَ اَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماًۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Liyecziya(A)llâhu-ssâdikîne bisidkihim veyu’ażżibe-lmunâfikîne in şâe ev yetûbe ‘aleyhim(c) inna(A)llâhe kâne ġafûran rahîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "(Böyle oldu ki) Allah, sözünde duranları sadakatleri sebebiyle ödüllendirsin, münafıkları da dilerse cezalandırsın, dilerse bağışlasın! Allah çok bağışlayıcı, ziyadesiyle esirgeyicidir.”

      (Böyle oldu ki) Allah, sözünde duranları sadakatleri sebebiyle ödüllendirsin. Sözlerini yerine getirdikleri için. Münafıkları da dilerse cezalandırsın, dilerse bağışlasın! Bu beyan, münafıkların bir kısmının tövbe ettiklerini göstermektedir. Zira O, şöyle buyurmuştur: Münafıkları da dilerse cezalandırsın, dilerse bağışlasın! Münafık olarak ölen kimseyi de cezalandırsın. Allah çok bağışlayıcı, ziyadesiyle esirgeyicidir. Yani devamlı olarak bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Bağışlayıcıdır. Zira onları bağışlamıştır. Onları günah işledikleri anda cezalandırmamıştır. Bilakis onlara mühlet tanımıştır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Li-yecziye (لِيَجْزِيَ)

        İbn Fâris: "c-z-y" kökünün temel anlamının, bir şeyin karşılığını tam olarak vermek, bedelini ödemek, bir şeyi bir şeye yettirmek ve kâfi gelmek olduğunu belirtir. Yapılan eylemin ağırlığına denk bir dönüşü ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Cezâ kavramının aslında hem iyiliği (mükafatı) hem de kötülüğü (cezayı) kapsayan, amele denk düşen "karşılık" olduğunu ifade eder. Bu ayetteki fiilin, müminlerin Ahzab kuşatmasında gösterdikleri o devasa sabır ve sadakatin meyvesi olarak, ilahi lütuf ve mükafatla karşılık bulmalarını (iyilikle cezalandırılmalarını) nitelediğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın "karşılık/ceza" (eskatolojik adalet) teolojisini inceler. Eylemlerin evrende boşlukta kaybolmadığını; insanın dünyadaki ahlaki ve ontolojik tutumunun (sadakatinin), mutlak ilahi yasa gereği mutlaka kendi cinsinden bir varoluşsal "karşılık" (ceza/mükafat) üreteceğini semantik bir derinlikle tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Terimin İslami literatürde, ahiret gününün (yevmü'd-din/ceza günü) temel işleyiş yasası olduğunu; burada ise müminlerin sözlerinde durmalarının ilahi adaletteki şaşmaz karşılığını ifade ettiğini aktarır.

        Allah (اللَّهُ)

        İbn Fâris: "i-l-h" kökünden türediğini, ibadet edilen, her şeyin kendisine yöneldiği mutlak ve yüce varlık manasına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Eylemlerin karşılığını veren ve adaleti tesis eden yegâne fail (özne) olarak konumlandırıldığını belirtir. İnsanın sadakatini veya ihanetini değerlendirecek nihai terazinin yalnızca O'nun kudretinde olduğunu açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Bütün kemal sıfatlarını barındıran zati isim olduğunu, bu bağlamda kulların niyetlerini ve amellerini eksiksiz bilen ve onlara hak ettikleri tam karşılığı veren mutlak otoriteyi nitelediğini kaydeder.

        es-Sâdikîne (الصَّادِقِينَ)

        İbn Fâris: "s-d-k" kökünün, kastedilen şey ile ortaya konan sözün/eylemin birbirine tam uygunluğu, gücün ve sağlamlığın dışa vurumu olduğunu belirtir. Yalanın ve eğriliğin (kizb) zıddı olarak sarsılmaz bir karakter bütünlüğünü nitelediğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Sıdk kelimesini, kişinin sözünün hem nesnel gerçeğe hem de içsel inancına aynı anda kusursuz bir mutabakat sağlaması olarak tanımlar. Ayetteki sadıkların, verdikleri sözü ölüm tehlikesi karşısında bile eğip bükmeden savaş meydanında canlarıyla doğrulayan müminler olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Kavramı varoluşsal dürüstlük bağlamında ele alır. Sadıkların, sadece dilde bir iman ikrarı sunanlar değil, kuşatmanın ve şiddetli sarsıntının (zilzal) tam ortasında inançlarını eyleme dökerek hakikate şahitlik eden, ahlaki birer kaya gibi duran kimseler olduklarını ontolojik bir dille analiz eder.

        bi-Sıdkihim (بِصِدْقِهِمْ)

        İbn Fâris: Yukarıda geçen "s-d-k" kökünün masdarı olup, bizzat doğruluk ve samimiyet eyleminin, o sağlam duruşun kendisi manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Sadık kimselere mükafat verilmesinin gerekçesi olan o aktif, yaşanmış ve ispatlanmış eylemsel doğruluğu ifade ettiğini kaydeder.

        Dücane Cündioğlu: "Sıdk" mefhumunun eylemsel ve felsefi değerine dikkat çeker. Sadakatin (doğruluğun) sadece zihinsel veya kalbi bir niyet değil; Ahzab gününde hendeklerin başında açlık ve ölümle sınanarak "bedeli ödenmiş", ete kemiğe bürünmüş estetik ve ahlaki bir eylem olarak Allah katında nasıl yüce bir değere (mükafata) dönüştüğünü tahlil eder.

        Yu'azzibe (وَيُعَذِّبَ)

        İbn Fâris: "a-z-b" kökünün birbirine zıt iki anlama gelebildiğini belirtir; biri tatlı olmak (azb), diğeri ise kişiyi hayattan, rahatlıktan ve huzurdan men etmek, ona acı ve elem vermektir. Ta'zîb eyleminin, insanın ruhsal ve bedensel bütünlüğünün azapla bozulması olduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî: İnsana ağır gelen, elem veren her türlü cezayı ve eziyeti ifade eder. Kelimenin kökenindeki "suyun dibindeki tortuyu karıştırıp bulandırmak" manasından hareketle, azabın, insanın varoluşsal sükûnetinin ilahi bir cezayla darmadağın edilmesi, bulandırılması ve kahredilmesi olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery: "Azab" kelimesinin dini literatüre büyük ihtimalle Süryanice veya Aramice gibi kuzeybatı Sami dillerindeki cezai ve teolojik terminolojiden geçtiğini; Kur'an'ın bu kelimeyi alarak dünyevi yenilgiden ziyade mutlak eskatolojik (ahiret) ceza bağlamında yeniden inşa ettiğini dilbilimsel bir yaklaşımla öne sürer.

        el-Münâfikîne (الْمُنَافِقِينَ)

        İbn Fâris: "n-f-k" kökünün, tarla faresinin yuvasından (nâfika) türediğini, farenin tehlike anında kaçmak için yuvasına birden fazla çıkış tüneli gizlemesi gibi; bu kimselerin de inançlarında bir kapıdan girip diğerinden çıkarak ikiyüzlü bir strateji izlediklerini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kalpteki inançsızlığı ve şüpheyi gizleyerek dışarıya iman ediyormuş gibi görünmek, içi ile dışının bir olmaması durumu olarak tanımlar.

        Theodor Nöldeke: Kur'an'da özellikle Medine döneminin o ağır askeri-siyasi krizlerinde (Ahzab gibi) aniden beliren bu terimin, klasik Arapçadan ziyade Habeşçe "menafek" (şüpheci/tereddüt eden) kelimesinden dini terminolojiye aktarılmış, spesifik bir siyasi çifte standardı tanımlayan dış kaynaklı bir kavram olduğunu tahlil eder.

        Toshihiko Izutsu: Medine döneminde ortaya çıkan sosyo-psikolojik bir prototip olarak inceler. Toplum içinde siyasi güvenlik ve ekonomik çıkar için imanı bir maske olarak kullanan bu zümrenin, savaş gibi varoluşsal kriz anlarında maskelerinin düştüğünü; "cezalandırılmalarının" da kendi ürettikleri bu ontolojik yalanın mutlak hakikat karşısında çökmesinden kaynaklandığını semantik olarak analiz eder.

        İn Şâe (إِنْ شَاءَ)

        İbn Fâris: "ş-y-e" kökünün, bir şeyin var olmasını istemek, bir durumun meydana gelmesini dilemek ve kastetmek anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Meşiet kavramının, ilahi iradenin mutlak ve sınırsız dilemesi olduğunu ifade eder. İnsanın istemesiyle Allah'ın dilemesi arasındaki farka dikkat çekerek, Allah'ın meşietinin önünde hiçbir engel bulunmadığını ve ne dilerse onun derhal varlık sahasına çıkacağını açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: İslami teolojide (Kelam) Allah'ın "Meşiet" (Dileme) ve "İrade" sıfatlarını ele alır. Azabın "Allah dilerse" şartına bağlanmasının, ilahi otoritenin kimseye hesap vermek zorunda olmayan mutlak tercih hürriyetini (muhtariyetini) gösterdiğini; Allah'ın kulları üzerindeki tasarrufunun hiçbir dünyevi kanunla sınırlandırılamayacağını aktarır.

        Yetûbe (أَوْ يَتُوبَ)

        İbn Fâris: "t-v-b" kökünün temel manasının, bir yoldan geri dönmek, rucu etmek ve eski hale yönelmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Tövbenin, insanın yaptığı çirkin işi (günahı) terk edip en güzel olana (hakka) dönmesi olduğunu açıklar. Ancak fiil Allah için kullanıldığında ve "alâ" (aleyhim) edatıyla geldiğinde; Allah'ın kuluna lütfuyla, merhametiyle "geri dönmesi", onu bağışlaması ve tövbesini kabul etmesi manasına geldiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Ayetin bağlamındaki "tövbe" (af) kapısının siyasi ve teolojik derinliğini tahlil eder. Medine'yi içeriden çökertmeye çalışan, direniş hattını kırmaya teşebbüs eden o azılı münafıklara bile ayetin sonunda "ya azap eder yahut tövbelerini kabul eder" denilerek; İslam'ın eskatolojik ve siyasi sisteminde bağışlanma (rehabilitasyon) ihtimalinin en karanlık ihanetler için bile son ana kadar açık tutulduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Tövbe kavramını ontolojik bir onarım süreci olarak değerlendirir. İnsanın nifakla (ikiyüzlülükle) kendi fıtratında açtığı derin yarığın, sadece Allah'ın "tövbeyi kabul etmesiyle" (yetûbe) onarılabileceğini; bu ilahi lütfun, insanı geçmişin karanlığından kurtarıp yeniden varoluşsal bir temizliğe çıkaran muazzam bir merhamet dinamiği olduğunu inceler.

        Gafûran (غَفُورًا)

        İbn Fâris: "g-f-r" kökünün temel manasının bir şeyi örtmek, gizlemek, kirlenmekten muhafaza etmek ve üstünü kapatmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Mağfiretin, Allah'ın kulunun hatalarının üzerini bir perdeyle örtmesi, onları ahirette teşhir etmekten ve cezalandırmaktan vazgeçmesi anlamına geldiğini açıklar. "Gafûr" sıfatının mübalağa (aşırılık/süreklilik) kipi olduğuna dikkat çekerek, bunun ilahi bağışlamanın sınır tanımazlığını ve enginliğini nitelediğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Allah'ın kemal sıfatlarından (esma-i hüsna) biri olarak inceler. Tövbe kapısından girenlerin, ihanetleri ne kadar büyük olursa olsun, Gafûr isminin o muazzam örtücülüğü sayesinde manevi kirlerinden tamamen arındırılacaklarını ve ilahi azaptan muhafaza edileceklerini aktarır.

        Rahîmâ (رَحِيمًا)

        İbn Fâris: "r-h-m" kökünün şefkat göstermek, acımak, yufka yürekli olmak ve gözetmek manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Rahmetin, merhamet edilenin eksikliğini gidermeyi ve ona karşılıksız bir lütufta bulunmayı gerektiren koruyucu bir duygu olduğunu belirtir. "Rahîm" isminin Allah için kullanıldığında, kullarına zorluk çıkarmama iradesini ve onları şefkatle kuşatmasını ifade ettiğini açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Rahîm isminin, Allah'ın tövbe eden ve fıtratına dönen kullarına yönelik o özel, sürekli ve ahirete uzanan kesintisiz şefkatini nitelediğini belirtir. Gafûr ismiyle (Gafûran Rahîmâ) yan yana gelmesinin; ilahi affın sıradan, soğuk bir hukuki beraat kararı (örtme) olmadığını, aksine çok derin bir sevgi, sarmalama ve ontolojik onarım (rahmet) temeline dayandığını gösterdiğini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X