يَحْسَبُونَ الْاَحْزَابَ لَمْ يَذْهَبُواۚ وَاِنْ يَأْتِ الْاَحْزَابُ يَوَدُّوا لَوْ اَنَّهُمْ بَادُونَ فِي الْاَعْرَابِ يَسْـَٔلُونَ عَنْ اَنْبَٓائِكُمْۜ وَلَوْ كَانُوا ف۪يكُمْ مَا قَاتَلُٓوا اِلَّا قَل۪يلاً۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahzâb Sûresi, 20. Ayet
Daralt
X
-
“Düşman birliklerinin hâlâ çekip gitmediklerini zannederler. Düşman bir daha geldiğinde ise size ait haberleri uzaktan almak üzere çöllerde dağınık yaşayan bedevilerin arasında bulunmayı arzularlar. Zaten aranızda da bulunsalardı savaşa çok az katılırlardı.
Düşman birliklerinin hâlâ çekip gitmediklerini zannederler. Yani bu münafıklar Hendek savaşında korkularından ve başarısızlıklarından dolayı düşman birliklerinin hâlâ gitmediklerini zannederler. Düşman bir daha geldiğinde. Yani düşman yönelip geldiğinde. Çöllerde dağınık yaşayan bedevilerin arasında bulunmayı arzularlar. Yani bedevilerin yerinde olmayı, memleketlerini ve yurtlarını terketmiş olmayı temenni ederler. Size ait haberleri uzaktan almak üzere. Onların amacı geride kalmak ve savaştan kaçmak, bunun yanı sıra müminlere ne olduğuna dair haberleri almaktı. Tıpkı şu İlâhî beyanda bildirildiği gibi: “Sizden olduklarına dair Allah’a yemin de ederler, halbuki onlar sizden değildir, fakat onlar korkak bir topluluktur. Eğer sığınacak bir yer, barınacak mağaralar veya girilecek bir kovuk bulsalardı, hemen koşup oraya sokulurlardı”. Onların âdeti böyle davranmaktı. Sonra Cenâb-ı Hak onları dış görünüş bakımından müminleri onaylamaları, gizlilikte ise onlara karşı muhalefet ve düşmanlık etmeleri dolayısıyla başarısızlık ve korkaklıkla imtihan etmiştir. Bu nitelikler bu ölçüde onların dışında kimsede bulunmamaktaydı. Dolayısıyla bunda müminlere yönelik bir uyarı ve bu gibi davranışlara ve uygulamalara ilişkin bir yasaklama vardır ki onlar ötekilerin sınandığı gibi sınanmasınlar. Yine bu beyanda, birbirleri arasındaki ilişkilerde hakikatte ne olduğuna göre değil, zâhire göre amel edileceği hükmü vardır. Buna göre hüküm icra edilir ki Resûlullah’ın ve ashabının münafıklara yönelik uygulaması böyle olmuştur ve onlar nikâh, akrabalık ve diğer hükümlerde münafıkların gizlediklerine göre değil, açığa vurdukları uygulamalara göre hüküm vermişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Zaten aranızda da bulunsalardı savaşa çok az katılırlardı. Bazıları şöyle demiştir: Savaşa çok az katılırlardı. Yani sadece canlarına kastedildiğinde kendilerini korumak için savaşırlardı. Fakat müminleri ve dinlerini korumak için ise savaşmazlardı. Burada azdan kastedilenin şu olması da mümkündür: Yani gerçek mânada hiç savaşmazlar. Bu, Cenâb-ı Hak’tan onlar hakkında bildirmiş olduğu bir durumdur. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Şayet onlar sizinle beraber sefere çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka katkıları olmayacaktır”. Yani işinizi bozmaktan başka. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları şöyle demiştir: Düşman birliklerinin hâlâ çekip gitmediklerini zannederler. Şiddetli korkularından dolayı. Bunlar sözü edilen ve müslümanları engelleyen yahudiler veya münafıklardır. Düşman bir daha geldiğinde. Buradaki birlikler Resûlullah ve ashabının düşmanı olan gruplardır. Çöllerde dağınık yaşayan bedevilerin arasında bulunmayı arzularlar. O, şöyle buyurmaktadır: Korkudan dolayı bedevilerin arasında bulunmayı arzularlar. Size ait haberleri uzaktan almak üzere. O, şöyle buyurmaktadır: Korku ve endişelerinden dolayı her saat müminlerin haberlerini sorarak böyle davranmak istiyorlardı. Cenâb-ı Hak müminlere yönelik de meâlen şöyle buyurmaktadır: Zaten aranızda da bulunsalardı. Yani adı geçen kimseler savaşta sizinle beraber bulunsalardı. Savaşa çok az katılırlardı. Korku ve zayıflıklarından dolayı sadece taş atarlardı. Veya belirttiğimiz üzere sadece kendi canlarını korurlardı. Başka da bir şey yapmazlardı.
İbn Kuteybe ve Ebû Avsece şöyle demiştir: Ahzâb, birlikler demektir. Bu kelimenin tekili “hizb”dir. Denilir ki: “hazzebtü’l-kavme”, yani topluluğu bir araya getirdim. “Hazzebtühüm”, yani onları bölüp gruplara ayırdım. Bir topluluk bir araya gelerek gruplar haline geldiğinde “tehazzebe’l-kavmu” denilir. Yine “hâülâi hizbî”, “bunlar benim grubum” dersin. Yani benim arkadaşlarım ve taraftarlarım. Yine “hâzebenî mühâzebeten” dersin. Yani bana tam arkadaşlık etti. Çöllerde yaşayan bedevilerin arasında bulunmayı. Yani çölde bedeviler arasında bulunmayı. “Reculün bâdin” çölde yaşayan adam demektir. Onlar çölde bedevilerle beraber bulunmayı isterler.
Yorumu Yorumla
-
Yahsebûne (يَحْسَبُونَ)
İbn Fâris: "h-s-b" kökünün temelinde saymak, miktarını bilmek, bir şeyi hesap etmek ve zihinsel bir işlemle tahminde bulunmak yattığını belirtir. Zan ve tahminin de nesnel bir veriye dayanmayan, salt zihni bir "hesaplama" eylemi olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Hüsban ve hisab kavramlarının, kesin bilgi (yakin) ile asılsız kuruntu (vehm) arasında gidip gelen, emarelere dayalı bir zihinsel çıkarım durumu olduğunu açıklar. Ayette, münafıkların aşırı korkudan dolayı gerçeklik algılarının tamamen bozulduğunu; somut gerçeği gözleriyle görseler bile zihinlerinde kurdukları o evham dolu "hesaplamalara" (zannetmeye) devam ettiklerini belirtir.
Toshihiko Izutsu: "Hesap etme/sanma" eylemini nifak psikolojisinin epistemolojik bir yanılgısı olarak derinlemesine tahlil eder. Müttefik ordularının fiziken çekilip gitmiş olmalarına rağmen, münafıkların zihinsel olarak hala kuşatma altında olduklarını "sanmaları" (yahsebûne); nifakın, insanın dış dünyayı algılama yetisini nasıl körleştirdiğini ve derin bir ontolojik paranoyaya yol açtığını gösteren muazzam bir semantik veridir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Savaş bağlamında bu fiilin, kuşatmanın sona erdiğini dahi idrak edemeyecek kadar ağır bir korku psikozunu temsil ettiğini inceler. Münafıkların, müttefik Arap kabilelerinin o devasa gücünün yenilebileceğine ihtimal vermediklerinden, düşmanın gidişini sadece geçici bir taktik zannederek (yahsebûne) siperlerinden çıkmaya bile cesaret edemediklerini tarihsel ve sosyolojik bir perspektifle tahlil eder.
el-Ahzâbe (الْأَحْزَابَ)
İbn Fâris: "h-z-b" kökünün, belirli bir amaç ve inanç etrafında toplanan, yoğunlaşan, sertleşen ve sıkılaşan grup, hizip veya silahlı birlik anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Hizb kelimesinin, aynı siyasi fikir, inanç veya maddi çıkar etrafında kümelenmiş organize kitleleri nitelediğini ifade eder.
Theodor Nöldeke: Kavramı doğrudan tarihsel bağlamına oturtarak, "el-Ahzâb" (hizipler/gruplar) kelimesinin Medine'yi kuşatan o spesifik Kureyş, Gatafan ve Yahudi kabilelerinden oluşan devasa askeri konfederasyonun özel adı olduğunu belirtir. Kur'an'ın bu koalisyonu birleşik bir ordu (ceyş) olarak değil de "hizipler" (ahzâb) olarak adlandırmasının, onların aralarındaki çıkar çatışmalarına ve birleştirici bir ideolojiden yoksun oluşlarına yaptığı zımni bir atıf olduğunu analiz eder.
Patricia Crone: Erken İslam tarihi okumaları çerçevesinde, bu kelimenin eski Arap kabile asabiyetinin son ve en büyük askeri-politik organizasyonunu temsil ettiğini inceler. Medine'deki yeni dikey (teo-politik) siyasi yapıyı yıkmak için bir araya gelen bu yatay kabileler ittifakının (Ahzab), aslında Arap yarımadasındaki son büyük pagan direnişi olduğunu ve ayetin bu politik ittifaka atıf yaptığını vurgular.
Lem Yezhebû (لَمْ يَذْهَبُوا)
İbn Fâris: "z-h-b" kökünün, bir şeyin bulunduğu mekandan ayrılması, uzaklaşması, çekilip gitmesi ve yitip kaybolması anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Zehab eyleminin mekansal ve fiziksel bir gidiş olduğunu, buradaki olumsuz kullanımın (gitmediler) münafıkların zihnindeki asılsız varoluşu (düşman hala burada yanılgısını) ifade ettiğini kaydeder.
Dücane Cündioğlu: İnsanın korku karşısındaki trajikomik algı felcini estetik ve psikolojik bir dille yorumlar. Düşmanın bizzat fiziksel olarak "gitmesini" (zehab) bile kabullenemeyen, gözlerinin gördüğü kurtuluşa inanamayan münafıkların ruh halini tahlil eder. Korkunun, insanı hakikate (düşmanın gittiğine) kör eden, var olmayan bir tehdidi zihinde yaşatmaya devam ettiren zehirli bir zindan olduğunu vurgular.
Ye'ti (يَأْتِ)
İbn Fâris: "e-t-y" kökünün, bir yere veya bir kimseye yönelmek, gelmek, vasıl olmak ve bilerek bir eylemi gerçekleştirmek anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: İtyân eyleminin, tesadüfi bir gelişten ziyade, hedefe yönelik, iradi ve planlı bir gelme durumu olduğunu ifade eder. Ayette, Ahzab ordusunun tekrar toparlanıp yeni bir kuşatma başlatmak üzere "gelmesi" (şart kipiyle: in ye'ti) ihtimaline atıf yaptığını kaydeder.
Yeveddû (يَوَدُّوا)
İbn Fâris: "v-d-d" kökünün, bir şeye karşı kalpte duyulan derin meyil, temenni, arzu ve sevgi anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Meveddet kavramının salt bir sevgi olmadığını, aynı zamanda o sevilen veya istenen şeyin gerçekleşmesini şiddetle arzulamak, umut etmek olduğunu açıklar. Ayette, düşman tekrar gelirse münafıkların Medine'yi savunmak yerine kendilerini çöle atmayı "can-ı gönülden temenni etmeleri" şeklindeki derin psikolojik kaçış arzusunu nitelediğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): "Yeveddû" (şiddetle arzulayacaklar) fiilinin içindeki o bencilce ve utanç verici arzunun edebî tahlilini yapar. Ölüm tehlikesi anında insanın içindeki en ilkel kaçış fantezilerinin (çölde isimsiz bir bedevi olmak), bir anda uğruna her şeyin feda edilebileceği en büyük "ideal" (meveddet) haline gelmesi şeklindeki bu psikolojik tezatın, nifak ahlakının en çıplak tasviri olduğunu vurgular.
Bâdûne (بَادُونَ)
İbn Fâris: "b-d-v" kökünün, bir şeyin açıkta olması, saklı olmaması ve görünür olması manasına geldiğini belirtir. Çöle ve kırsal alana "badiye" denmesinin, oranın göz alabildiğine açık, geniş ve şehir gibi surlarla/binalarla örtülü olmayan barınaksız bir alan olmasından kaynaklandığını aktarır.
Râgıb el-İsfahânî: Bedeviliğin, şehirde (hudar) yerleşik yaşamı terk edip çölde veya kırsalda (badiyede) göçebe hayatı yaşamak, çadırlarda kalmak olduğunu açıklar. Ayette, münafıkların büyük bir ordu geldiğinde Medine'den kaçıp çöldeki bedevilerin arasına karışarak izlerini kaybettirme hayallerini nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bedevilik kavramını sosyolojik bir gerileme (rücu) olarak tahlil eder. Kur'an'ın "Medine" ile inşa ettiği şeyin salt bir şehir değil, hukuki, ahlaki ve medeni (şehirli) bir sorumluluk bilinci olduğunu belirtir. Münafıkların tehlike anında tekrar "bâdûn" (çöllere dönen göçebeler) olma isteğinin, aslında İslam'ın getirdiği medeni nizamdan ve yasa temelli sivil sorumluluktan kaçarak o kuralsız, ilkel ve güvencesiz bedeviliğe ontolojik bir firar arzusu olduğunu derinlemesine inceler.
el-A'râb (الْأَعْرَابِ)
İbn Fâris: "a-r-b" kökünün, asıl olarak çölde yaşayan, yerleşik düzene geçmemiş göçebe Arap kabilelerini tanımlamak için kullanıldığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: A'râb kelimesinin, medeniyetten ve şehirden uzak, sert çöl koşullarında yaşayan, kültürel olarak kaba ve medeni hukuka tabi olmayan kesimleri ifade ettiğini kaydeder.
Toshihiko Izutsu: Kur'an semantiğinde "A'râb" (Bedeviler) kelimesinin sadece etnik veya coğrafi bir tanım değil; katı kalplilik, kural tanımazlık, cahiliye karakteri ve vahiyden uzaklık manalarına gelen keskin bir "epistemolojik ve ahlaki kategori" olduğunu savunur. Münafıkların A'râb arasına karışmayı istemelerinin, kendi içlerindeki gizli paganizmin su yüzüne çıkması olduğunu; İslam'ın rafine ve disiplinli teolojisinden sıyrılıp, bedevilerin o sorumsuz, kaba ve çıkarcı cahiliye ahlakına geri dönme özlemini barındırdığını çok boyutlu bir semantik analizle ortaya koyar.
Yes'elûne (يَسْأَلُونَ)
İbn Fâris: "s-e-l" kökünün, birinden bilgi istemek, bir durumu soruşturmak veya maddi bir talepte bulunmak anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Sual eyleminin bilgi talep etmek (istifham) olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamıyla, çöle kaçmış olan münafıkların, Medine'ye gelen kervanlardan veya yolculardan güvenli bir mesafeden şehrin akıbetini sormalarını, haber toplamalarını nitelediğini açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: Uzaktan haber sormanın (sual) getirdiği o konforlu korkaklığı psikolojik bir çerçevede inceler. Münafıkların olayların merkezinde aktif bir fail (özne) olmak ve sorumluluk almak yerine; çölün o risk barındırmayan uzaklığında oturup Medine'nin kanlı akıbetini bir tiyatro sahnesi izler gibi "uzaktan soruşturan" (yes'elûne) pasif seyirciler olma fantezisini, ahlaki bir çöküş göstergesi olarak tahlil eder.
Enbâiküm (أَنْبَائِكُمْ)
İbn Fâris: "n-b-e" kökünün, sıradan bir havadis değil, sonuçları büyük, sarsıcı ve önemli bir bilgi (nebe) anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Nebe kavramının, kişiyi doğrudan ilgilendiren, yalan olma ihtimali düşük ve eylem gerektiren kesin ve büyük haberler olduğunu açıklar. Münafıkların çölden sordukları şeyin sıradan günlük haberler değil; "Kuşatma ne oldu? Medine düştü mü? Müslümanlar kılıçtan geçirildi mi? Muhammed öldürüldü mü?" şeklindeki, tüm siyasi dengeleri değiştirecek o devasa siyasi/askeri haberler (enbâ) olduğunu kaydeder.
Kâtelû (مَا قَاتَلُوا)
İbn Fâris: "k-t-l" kökünün, şiddet kullanarak bir varlığı ortadan kaldırmak, canını almak anlamına geldiğini belirtir. Kelimenin "müfâale" babındaki (kâtelû) formunun, iki tarafın birbirine denk bir şekilde karşılıklı çarpışması, göğüs göğüse vuruşması (mukatele) manasına geldiğini aktarır.
Râgıb el-İsfahânî: Kıtal eyleminin, düşmanla fiili olarak ve silahla savaşmak, vuruşmak olduğunu ifade eder. Ayetteki olumsuz kullanımın (mâ kâtelû - savaşmazlardı), münafıkların Medine'de kalsalar bile ellerine kılıç alıp ordunun bir neferi gibi düşman saflarına saldırmayacaklarını kesin bir dille ortaya koyduğunu belirtir.
Gabriel Said Reynolds: "Kıtal" kelimesini ve savaş mefhumunu Medine döneminin askeri ve teolojik bağlamı içinde inceler. Kur'an'ın bu ayetle münafıkların sahte aidiyetlerini ifşa ettiğini belirtir. İfade, onların bedenlerinin fiziken Medine'de (müminlerin arasında) bulunmasının hiçbir askeri ve teolojik değer taşımadığını; çünkü kalpleri ve iradeleri savaş meydanında (kıtalde) olmayanların, İslam davası için bir varlık değil, ancak bir yük ve sabotaj unsuru olduklarını tarihsel gerçeklik ışığında analiz eder.
Kalîlâ (إِلَّا قَلِيلًا)
İbn Fâris: "k-l-l" kökünün, sayı, miktar, önem ve değer bakımından çok az, yetersiz ve cılız olanı nitelediğini belirtir. Çokluk ve yoğunluğun (kesret) tam zıddı olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Kıllet kavramının hacim veya eylemdeki küçüklüğü ifade ettiğini kaydeder. Münafıkların "ancak çok az bir kısmı hariç" veya "çok az savaşmaları hariç" şeklindeki istisnayı; onların savaşa katılımının zerre kadar ihlas, cesaret ve adanmışlık barındırmayan asgari bir eylem olduğunu açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Bu ayetin sonundaki "kalîlâ" (çok az) vurgusunun nifak ahlakındaki karşılığını tahlil eder. Münafıkların, faraza Medine'de kalsalar ve savaşa iştirak etseler dahi, bu katılımın asla inançtan kaynaklanmayacağını; sadece toplum tarafından kınanmaktan kurtulmak, deşifre olmamak veya muhtemel bir zaferde ganimetten pay kapabilmek için cephenin en gerisinde, tamamen risksiz bölgelerde yapacakları göstermelik ve ehemmiyetsiz (kalil) bir kılıç sallamadan ibaret kalacağını derinlemesine aktarır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla