Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 18. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 18. Ayet

    قَدْ يَعْلَمُ اللّٰهُ الْمُعَوِّق۪ينَ مِنْكُمْ وَالْقَٓائِل۪ينَ لِاِخْوَانِهِمْ هَلُمَّ اِلَيْنَاۚ وَلَا يَأْتُونَ الْبَأْسَ اِلَّا قَل۪يلاًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kad ya’lemu(A)llâhu-lmu’avvikîne minkum velkâ-ilîne li-iḣvânihim helumme ileynâ(s) velâ ye/tûne-lbe/se illâ kalîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İçinizden engelleyicileri ve arkadaşlarına ‘Bize katılın’ diyenleri Allah çok iyi bilmektedir. Zaten bunların pek azı savaşa gelir.

      İçinizden engelleyicileri ve arkadaşlarına “Bize katılın” diyenleri Allah çok iyi bilmektedir. Engelleyiciler. Onlar sizi engelleyenlerdir. Arkadaşlarına diyenler. Bazıları şöyle demiştir: Bunlar yahudilerdir. Münafıklara haber göndermişler ve şöyle demişlerdir: Ebû Süfyân ve yanındaki arkadaşlarının eliyle kendinizi öldürmeye sizi sevkeden kimdir? Eğer onlar bu defa size güç yetirirlerse sizden hiç kimseyi sağ bırakmazlar. Biz size şefkat gösteriyoruz. Sizler bizim kardeşlerimizsiniz. Bizler de sizin komşularınızız. Bize katılın. Bazıları şöyle demiştir: Bunlar münafıklardır. Bunlar birbirlerini engellemişler ve Resûlullah’la birlikte düşmana karşı savaşa çıkmayı yasaklamışlardır. Bunda iki durum vardır. Bunlardan biri peygamberliğin ispatına delil oluşudur. Çünkü onlar bunu kendi aralarında gizlemekteydiler. Sonra O, onlara bunu bildirmiştir ki onlar peygamberin bunu ancak Allah katından öğrendiğini bilsinler. İkincisi onların, içlerinde gizledikleri peygambere muhalefet konusunda ebedî bir tedbir ve korku içerisinde olmalarıdır. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Münafıklar, kendileri aleyhine olmak üzere kalplerindekini ortaya çıkaracak bir sûrenin indirilmesinden endişe ediyorlar”.

      Ebû Avsece şöyle demiştir: Engelleyiciler. “el-Müte‘avvik” tutulup engellenmiş demektir. “el-Muavvık” ise başkasını engelleyen, başkasını tutup meneden demektir.

      Zaten bunların pek azı savaşa gelir. Yani savaşa ancak riyakârlık ve gösteriş için gelirler. En doğrusunu Allah bilir ya, buradaki azdan kasıt onların isteyerek ve müminlerle birlikte olma isteğiyle gelmemeleridir. Aksine riyakârlık ve gösteriş amacıyla ve müminlerle birlikte olduklarını göstermek için savaşa gelmekteydiler. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ya'lemu (يَعْلَمُ)

        İbn Fâris: "a-l-m" kökünden türediğini ve temel felsefesinin, bir nesneyi diğerlerinden ayırmaya, tanınır kılmaya yarayan bir iz (alamet) bırakmak olduğunu belirtir. Bu bağlamda bilmek eyleminin, eşyanın veya durumun üzerindeki o görünmez işareti okumak, onu diğer her şeyden kesin sınırlarla tefrik etmek (ayırmak) manasına geldiğini derinlemesine inceler.

        Râgıb el-İsfahânî: İlim kavramının, bir şeyin hakikatini, mahiyetini ve özünü idrak etmek olduğunu ifade eder. Ayetteki "ya'lemu" (bilir) fiilinin geniş zaman kipinde kullanılmasının sıradan bir dilbilgisi tercihi olmadığını; Allah'ın, münafıkların gizli kapılar ardında çevirdikleri entrikaları, kalplerinden geçen ihanet planlarını anbean, kesintisiz ve aktif bir şekilde müşahede ettiğini, onların bu eylemlerinin ilahi denetim ağının asla dışına çıkamayacağını vurguladığını tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: İslami teolojide Allah'ın "İlim" sıfatını ele alırken, bu ayetteki bilme eyleminin insanın cüzi (sınırlı, sonradan kazanılan ve sebeplere dayalı) bilgisinden tamamen farklı olduğunu aktarır. Allah'ın bilmesinin, olayı gerçekleşmeden önce, gerçekleşirken ve sonrasında bütün varoluşsal boyutlarıyla ihata eden (kuşatan) mutlak bir farkındalık hali olduğunu kaydeder.

        Allah (اللَّهُ)

        İbn Fâris: "i-l-h" kökünden türediğini, bütün varlıkların kendisine yöneldiği, ibadet edilen, sığınılan ve yüceltilen mutlak güç sahibi varlık manasına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Ayette fail (özne) olarak lafza-i celalin kullanılmasının, ihanet şebekelerini deşifre eden ve onlardan nihai hesabı soracak olan otoritenin eşsizliğini ve mutlak gücünü zihinlere kazıdığını belirtir. İhanetin aslında müminlere değil, doğrudan bu yüce ismin temsil ettiği ilahi ahde karşı yapıldığını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın anlambilimsel evreninde Allah isminin, salt kainatı yaratan pasif bir ilk neden olmadığını; tarihe, toplumsal olaylara ve savaş meydanlarındaki psikolojik harbe doğrudan müdahil olan, iyilerle kötüleri (müminlerle münafıkları) ontolojik olarak birbirinden ayıran aktif ve denetleyici bir ahlaki merkez olduğunu detaylı bir semantik analizle ortaya koyar.

        el-Mu'avvikîn (الْمُعَوِّقِينَ)

        İbn Fâris: "a-v-k" kökünün temel anlamının, bir kimseyi yapmak istediği işten alıkoymak, onu engellemek, yolunu kesmek, geciktirmek ve hedefine ulaşmasını zorlaştırmak olduğunu belirtir. Kökün içinde fiziksel bir bariyer kurmaktan ziyade, kişiyi oyalayarak veya caydırarak durdurma manasının ağır bastığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Ta'vîk eyleminin, bir insanı iyilikten, görevinden veya yöneldiği doğrudan alıkoyan her türlü engelleme faaliyeti olduğunu açıklar. Ayette bu kelimenin, Medine savunmasında yer alan müminlerin savaşma azmini kırmak, onları cepheden geri çekmek ve direniş hattını zayıflatmak için sistematik bir şekilde çaba gösteren "engelleyiciler" güruhunu nitelediğini kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimenin doğrudan sosyo-politik ve askeri bağlamını tahlil eder. "Mu'avvikîn" (engelleyiciler) kelimesinin Medine'deki kuşatma esnasında sadece pasif bir şekilde savaştan kaçanları değil; ordunun içinde örgütlü bir biçimde çalışan, "beşinci kol" faaliyeti yürüten, fısıltı gazetesiyle bozgunculuk yapan ve aktif olarak askeri direnişi sabote eden spesifik bir siyasi fraksiyonu işaret ettiğini derinlemesine inceler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Engelleme eyleminin (ta'vîk) psikolojik boyutuna dikkat çeker. Münafıkların silahla değil, sözle, şüpheyle ve korku aşılayarak müminlerin iradelerini felç etmeye çalıştıklarını; bu eylemin, insanın içindeki o zayıf düşme potansiyelini kışkırtan, iman ile eylem arasına çekilmiş psikolojik bir bariyer kurma çabası olduğunu ontolojik bir dille analiz eder.

        el-Kâilîn (وَالْقَائِلِينَ)

        İbn Fâris: "k-v-l" kökünün, zihindeki bir fikrin, niyetin veya düşüncenin ağızdan çıkan sesler ve kelimeler yoluyla açığa vurulması, ifade edilmesi ve eyleme dönüşmesi manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kavl (söz) kelimesinin sadece lisan ile konuşmak olmadığını, bir fikrin propagandasını yapmak, bir görüşü yaymak ve başkalarını bu görüşe davet etmek anlamı taşıdığını açıklar. Ayetteki "kâilîn" (diyenler/söyleyenler) sıfatının, münafıkların içlerindeki ihaneti dışsallaştırıp, bunu toplumsal bir bozguncu eyleme (söyleme) dönüştüren aktif propagandistleri nitelediğini ifade eder.

        Dücane Cündioğlu: Dilin ve söylemin insanı var eden ve yıkan gücüne felsefi bir bakış açısıyla yaklaşır. Münafıkların sözü (kavl) hakikati beyan etmek için değil, tam tersine hakikati örtmek, direnişin psikolojik direklerini yıkmak ve kitleleri baştan çıkarmak için kullandıklarını; bu bağlamda dilin, kılıçtan çok daha tehlikeli ve yıkıcı bir zehirli araca dönüştürüldüğünü estetik ve semantik bir derinlikle tahlil eder.

        İhvânihim (لِإِخْوَانِهِمْ)

        İbn Fâris: "e-h-v" kökünün kardeş, aynı soydan gelen, birbirine benzeyen, yoldaşlık eden, yakın dost ve aynı amaca yönelen kişiler anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İhvan kelimesinin biyolojik (aynı ana babadan olma) kardeşliği ifade ettiği gibi, aynı davanın, aynı inancın veya aynı siyasi çıkarın etrafında kenetlenen ideolojik yoldaşlığı da ifade ettiğini açıklar. Ayette, münafıkların kendi soydaşlarına değil, kendileri gibi kalbinde hastalık bulunan, şüphe içindeki "ideolojik kardeşlerine" veya potansiyel firarilere seslendiklerini kaydeder.

        Theodor Nöldeke: Kavramı Medine toplumunun tarihsel ve sosyolojik gerçekliği üzerinden okur. Eski Arap kabile yapısındaki "kardeşlik" bağlarının, Ahzab kuşatması gibi devasa bir kriz anında nasıl yeniden form değiştirdiğine dikkat çeker. Münafıkların "kardeşlerimiz" diyerek seslendikleri kitlenin, peygamberin inşa ettiği yeni İslami siyasal otoriteyi reddeden, eski güç dengelerine ve kabile asabiyetine geri dönmek isteyen gizli ve reaksiyoner bir siyasi ittifak ağı olduğunu analiz eder.

        Helümme (هَلُمَّ)

        El-Cevâlîkî: Bu kelimenin kökeni ve yapısı üzerine klasik Arap dilbilimcilerinin tartışmalarını aktarır. Bir görüşe göre kelimenin "hel" (dikkat çekme edatı) ve "ümme" (yönel, kastet) kelimelerinin birleşmesinden oluştuğunu; bir diğer ve daha güçlü görüşe göre ise doğrudan "yaklaş, beri gel, bize katıl" manasında müstakil bir ünlem, bir çağrı edatı olduğunu belirtir. Hicaz lehçesinde hem tekil hem çoğul için aynı formda (helümme) kullanıldığını kaydeder.

        İbn Fâris: Doğrudan "bize doğru gel", "yakınlaş" ve "bize katıl" anlamlarına gelen, karşısındakini hızlı bir eyleme teşvik eden ve aciliyet bildiren bir nida (çağrı) olduğunu ifade eder.

        Arthur Jeffery: Kelimenin etimolojik kökenlerini kadim Sami dillerinde arar. Bunun sıradan bir Arapça fiil olmadığını; İbranice "halom" (buraya) ve Aramice formlarla ortak bir geçmişe sahip, derin kökleri olan eski bir Sami çağrı edatı (ünlemi) olduğunu savunur. İnsanları tehlikeden kaçmaya, güvenli bir sığınağa gelmeye veya belli bir fraksiyonda toplanmaya çağırmak için kullanılan çok güçlü, arkaik bir sosyo-linguistik şifre işlevi gördüğünü dilbilimsel bir titizlikle tahlil eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Bu çağrının salt bir mekânsal yer değiştirme talebi olmadığını açıklar. Münafıkların "bize gelin" (helümme) derken aslında "Muhammed'in yok olmaya mahkum o tehlikeli ve mantıksız davasını terk edin, bizim gibi evlerinize çekilin, eski inancınıza ve güvenli statükonuza rucu edin" şeklinde, kişiyi inancından koparmayı hedefleyen ontolojik ve ahlaki bir ihanet daveti yaptıklarını belirtir.

        İleynâ (إِلَيْنَا)

        İbn Fâris: "ilâ" yönelme edatı ile "nâ" (biz) zamirinin birleşimi olup, fiziksel, düşüncesel veya siyasi olarak "bize doğru", "bizim tarafımıza", "bizim safımıza" anlamlarını taşıdığını belirtir. (Önceki kelimenin yönünü ve hedefini belirten bir tamamlayıcıdır).

        Ye'tûne (وَلَا يَأْتُونَ)

        İbn Fâris: "e-t-y" kökünün, bir yere veya bir duruma gelmek, vasıl olmak, bir şeyi bilerek ve kasten yapmak, icra etmek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İtyân eyleminin, tesadüfi bir gelişten ziyade, iradi, bilinçli ve hedefe yönelik bir gelme, katılma veya bir eylemi gerçekleştirme manası taşıdığını ifade eder. Ayetteki olumsuz yapının (lâ ye'tûne - gelmezler), münafıkların savaş meydanına, direniş hattına ve müminlerin varoluşsal mücadelesine katılmaktan kesin, planlı ve iradi bir şekilde uzak durduklarını gösterdiğini kaydeder.

        el-Be'se (الْبَأْسَ)

        İbn Fâris: "b-e-s" kökünün, insana ulaşan ağır şiddet, zorluk, korku, sıkıntı, cesaret gerektiren durum ve savaşın en çetin, en yakıcı anı manalarına geldiğini belirtir. Rahatlığın ve güvenliğin tam zıddı olan zorlu bir hal olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Be's kavramının, fakirlik ve yoksulluk gibi zorlukları da kapsamakla birlikte, bu ayette spesifik olarak "savaş meydanı", "düşmanla göğüs göğüse çarpışma" ve "can pazarının yaşandığı ölüm kalım anı" anlamına geldiğini açıklar. Münafıkların tam da bu varoluşsal tehlikeden (be's) kaçtıklarını belirtir.

        Toshihiko Izutsu: "Be's" kavramını Kur'an'ın etik yapısı içinde, imanın (güven ve sadakatin) ve sabrın (direncin) test edildiği en üst düzey varoluşsal laboratuvar olarak inceler. Be's anının, kişinin sahte ideolojik maskelerinin düştüğü, kelimelerin bittiği ve salt ontolojik gerçekliğin (can korkusunun) başladığı yer olduğunu belirtir. Münafıkların be's'ten kaçmalarının, onların İslam'la kurdukları bağın sadece konjonktürel ve yüzeysel olduğunu, kendi canlarını aşan mutlak bir ilke uğruna kendilerini feda etme (adanmışlık) kapasitelerinin bulunmadığını ispatlayan en büyük anlambilimsel delil olduğunu derinlemesine tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Terimin bağlamını savaş hukuku ve tarihi açıdan değerlendirerek, "be's" kelimesinin Ahzab kuşatmasındaki o tahammül edilemez askeri baskıyı, açlığı, soğuğu ve hendek boylarındaki kanlı çatışmaları sembolize ettiğini; münafıkların bu askeri külfeti taşımaktan şiddetle imtina ettiklerini aktarır.

        Kalîlâ (قَلِيلًا)

        İbn Fâris: "k-l-l" kökünün, bir şeyin sayı, miktar, zaman, yoğunluk veya önem bakımından azlığına, cılızlığına ve yetersizliğine işaret ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Kıllet kelimesinin, eylemin çapındaki ve süresindeki aşırı zayıflığı nitelediğini ifade eder. Münafıkların savaşa "çok az" gelmelerini; ya sadece gösteriş yapmak, ya ganimetten pay kapma ihtimalini canlı tutmak, ya da toplum içinde tamamen ifşa olmamak için giriştikleri riyakarca ve minimal bir eylem olarak açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar: Bu kavramın münafıkların ikiyüzlü siyasetini nasıl ifşa ettiğini psikolojik ve sosyolojik bir perspektifle derinleştirir. Onların cepheye "hiç gelmemek" (mutlak red) yerine "çok az gelmeyi" (kalîlâ) tercih etmelerinin son derece kurnazca bir taktik olduğunu belirtir. Bu "azıcık geliş", hukuki olarak açık bir isyanla suçlanmalarını engelleyen, kendilerini hala "Müslüman" görünümünde tutan, ancak kalplerinde zerre kadar savaşma veya şehit olma iradesi barındırmayan, ruhsuz ve bütünüyle şov amaçlı bir sahtekarlıktır. Kur'an, bu "kalîlâ" kelimesiyle onların bu sinsi politik manevrasını deşifre eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X