Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 13. Ayet

    وَاِذْ قَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ يَٓا اَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُواۚ وَيَسْتَأْذِنُ فَر۪يقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ اِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍۜ اِنْ يُر۪يدُونَ اِلَّا فِرَاراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż kâlet tâ-ifetun minhum yâ ehle yeśribe lâ mukâme lekum ferci’û(c) veyeste/żinu ferîkun minhumu-nnebiyye yekûlûne inne buyûtenâ ‘avratun vemâ hiye bi’avra(tin)(s) in yurîdûne illâ firârâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlardan bir grup, 'Ey Medineliler! Sizin işiniz burada durmak değildir, hemen dönün' diyorlardı. Onlardan bir bölük de, aslında açıkta olmadığı halde, ‘Evlerimiz açıkta ve korumasız' diyerek peygamberden izin istiyorlardı; bunların istediği kaçmaktan başka bir şey değildi.

      Onlardan bir grup, Ey Medineliler! diyordu. Denildi ki: Yesrib Medine’dir. Denilir ki; Ey Yesribliler, yani ey Medineliler. Resûlullah’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kim Medine’ye Yesrib derse üç defa Allah’tan bağışlanma dilesin. O, Tâbe’dir, o Tâbe’dir”. Bazıları şöyle demiştir: Onlardan bir grup, Ey Medineliler! Sizin işiniz burada durmak değildir, hemen dönün diyorlardı. Bu sözü münafıklar birbirlerine söylemişlerdir. Yani sizin işiniz burada durmak değildir, hemen dönün sözünü. Sizin işiniz burada durmak değildir sözü iki mânaya gelebilir: Bunlardan biri şudur: Bu, şu İlâhî beyanda bildirildiği üzere söyledikleri sözdür: “Allah ve resûlünün vâdleri bizleri aldatmaktan ibaretmiş!”. İkinci mâna şudur: Sizin işiniz burada durmak değildir, hemen dönün. Zira onların umduklarına ve beklentilerine ulaşma ümitleri kalmamıştı. Çünkü onlar savaşa mal elde etme gayesi ve ümidiyle katılıyorlardı. Bu, Cenâb-ı Hak’kın onları nitelediği bir davranıştır: “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allah’a şartlı olarak kulluk eder”. Bunun, müminlerin münafıklara söylemiş olduğu söz olması da mümkündür. Eğer müminlerin münafıklara söylemiş olduğu bir söz ise bunun mânası şudur: Onlar münafıkları başarısızlıkları ve korkaklıkları sebebiyle kovmak istemişlerdir ki müminlerin ordusu onların hezimetiyle yenilmesin. Çünkü onlar işi gücü hezimet olan bir topluluktu. Dolayısıyla onlar hezimete uğradığında başkaları da hezimete uğrar. Böylece eğer bu söz müminlerin münafıklara söylediği bir söz ise bunun mânası, münafıkların birbirlerine söyledikleri söz olmasına ilişkin mânadan farklıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      “Lâ mekâme leküm”, “mim” harfinin mansup okunmasıyla bu beyan için tek seçenek bunun “kıyâm” kökünden türemiş olmasıdır. Eğer “Lâ mukâme leküm” şeklinde “mim” harfinin ötresiyle okunursa bu beyan “ikâme”, “ikamet etme” kelimesinden gelir. Bu, Ebû Avsece’nin görüşüdür. Ebû Ubeyde şöyle demektedir: “Lâ mekâme leküm”, yani sizin duracağınız yer yoktur. “Lâ mukâme leküm”, yani sizin için burada ikamet yoktur. Ebû Avsece şöyle demiştir: “el-Mekâmetü”, meclis demektir. Mekâmât bunun çoğuludur. “el-Mekâmü”, iki ayağın bastığı yer demektir. “el-Mukâmü” kişinin ikamet ettiği yer demektir.

      Onlardan bir bölük de peygamberden izin istiyordu. Medine’ye dönme izni. Tıpkı şu İlâhî beyanda bildirildiği gibi: “Senden izin isteyenler sadece, Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyenler ve şüpheye kapılmış olanlardır”. Evlerimiz açıkta ve korumasız diyorlardı. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Evlerimiz açıkta ve korumasızdır. Yani boş olup içinde kimse yoktur. Bundan dolayı orada hırsızlıktan, alıp soymaktan ve zorbalıktan korkuyoruz. Evlerin açıkta ve korumasız olmasından, askerde olduklarında düşmanların oraya girmesini kastetmiş olmaları mümkündür. Yani bizi üzecek ve bizi bununla meşgul edecek kötü bir akıbet başımıza gelir. Veya buna benzer sözler söylemişlerdir. Bunun üzerine Allah, onların bu sözlerini reddetmiş ve şöyle buyurmuştur: Aslında evleri açıkta değildir. Bilakis Allah vâdettiği üzere oraları korumaktadır ki korktukları kötülük ve musibet başlarına gelmesin. Bunların istediği kaçmaktan başka bir şey değildi. Yani savaştan.

      İbn Kuteybe şöyle demiştir: Evlerimiz açıkta ve korumasızdır. Yani boştur. Açıkta olmanın aslı örtü ve korumanın ortadan kalkması demektir. Sanki içinde adamın bulunması evler için bir örtü ve koruma olmaktadır. Onlar evlerden çıktıklarında buralar açıkta kalmış oluyorlar. Araplar şöyle demektedir: “Avera menzilüke” yani evin örtüsü ortadan kalktı veya duvarı yıkıldı. “Avera’l-fârisü”, süvaride kılıçla darbe alacak bir zâfiyet ortaya çıktı demektir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Aslında evler açıkta değildir. Çünkü Allah Teâlâ onları korumaktadır. Fakat onlar kaçmak istiyorlardı.

      Ebû Avsece şöyle demiştir: Evlerimiz açıkta ve korumasızdır. Düşman karşısında. Bu beyandaki “avret” kelimesi kaygı duyulan mekân demektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tâife (طَائِفَةٌ)

        İbn Fâris: "t-v-f" kökünün tavaf etmek, bir şeyin etrafında dönmek, dolaşmak ve bir kısmı kuşatmak anlamına geldiğini belirtir. Tâife kelimesinin, asıl büyük gruptan ayrılıp belli bir amaç için dolaşan veya ayrılan küçük bir topluluk, zümre olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Tâifeyi, bir bütünden ayrılan kısım, fraksiyon veya bölük olarak tanımlar. Ayette bu kelimenin, ordunun bütünlüğünden koparak bozgunculuk yapmak üzere hareket eden, münafıklardan oluşan özel bir grubu nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Ayetteki "tâife" kelimesinin rastgele bir kalabalığı değil, Medine'deki münafıklar içinde örgütlü, bilinçli ve ordunun direncini kırmak için kasıtlı bir psikolojik harp yürüten spesifik bir siyasi fraksiyonu işaret ettiğini tahlil eder.

        Ehl (أَهْلَ)

        İbn Fâris: "e-h-l" kökünün, alışkanlık, yakınlık, bir yere veya kişiye mensup olmak manasında olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Ehl kelimesinin, bir kişiyi soy, din, ev, şehir veya zanaat bakımından bir araya getiren bağ olduğunu açıklar. "Ehl-i Yesrib" tamlamasının, o toprakların asıl sahiplerini, Medine'nin yerleşik halkını işaret ettiğini kaydeder.

        Yesrib (يَثْرِبَ)

        İbn Fâris: "s-r-b" kökünün fesat çıkarmak, bozmak veya kınamak (tesrib) anlamına geldiğini belirtir. Şehrin eski adının bu kökten gelmesinin, onun hastalık veya fitne barındıran cahiliye dönemindeki yapısına işaret ettiğini savunur.

        Râgıb el-İsfahânî: Medine şehrinin İslam öncesi dönemdeki (cahiliye) adıdır. Peygamberin bu ismi "Tâbe" veya "Taybe" (hoş, temiz, güzel) olarak değiştirdiğini; ancak münafıkların kasten eski ismi kullanarak şehrin yeni İslami kimliğini ve peygamberin inşa ettiği otoriteyi reddettiklerini açıklar.

        Arthur Jeffery: "Yesrib" (Yathrib) isminin kökeninin çok daha eskilere, Güney Arabistan yazıtlarına veya Batlamyus'un coğrafya eserlerindeki "Yathrippa" ismine dayandığını belirtir. İslami dönemde "Medinetü'n-Nebi"ye dönüşmeden önceki antik coğrafi isim olduğunu ifade eder.

        Theodor Nöldeke: Münafıkların bu ayette "Yesrib" ismini kullanmalarının derin bir politik ve psikolojik anlamı olduğunu tahlil eder. Yeni "Medine" (din ve yasa şehri) kimliğini benimsemeyen, muhacirleri dışlayan ve eski kabileci "Yesrib" aidiyetine sığınan yerel bir refleksin göstergesi olduğunu belirtir.

        Mukâm (مُقَامَ)

        İbn Fâris: "k-v-m" kökünün dik durmak, ayak diremek, bir yerde ikamet etmek ve sabit kalmak anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İkamet edilecek, durulacak yer ve tutunacak konum manasındadır. Ayette münafıkların, müttefik düşman ordusu (Ahzab) karşısında askeri bir direnişin imkansızlığını, durulacak veya savunulacak bir cephenin kalmadığını ilan ederek bozgunculuk yaptıklarını kaydeder.

        İrciû (فَارْجِعُوا)

        İbn Fâris: "r-c-a" kökünün, bir şeye geri dönmek, geldiği yere gitmek ve vazgeçmek anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Rucu etmenin, başlangıç noktasına veya eski hale dönmek olduğunu açıklar. Ayetteki bağlamıyla, cepheyi ve savunma hattını terk edip evlere (ve dolaylı olarak eski düzene) kaçış çağrısı olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Bu emrin (geri dönün), sadece fiziksel bir cepheden kaçış olmadığını; münafıkların İslam'ın varoluşsal direniş hattından koparak eski statükoya rucu etme (dönme) niyetlerinin kitlesel bir propagandası olduğunu vurgular.

        Yeste'zinu (وَيَسْتَأْذِنُ)

        İbn Fâris: "e-z-n" kökünün bilmek, kulak vermek, işitmek ve izin/ruhsat istemek manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İzin istemenin, bir işi yapmak için otorite sahibinden onay ve ruhsat talep etmek olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Ayette münafıkların cepheden kaçmak için Hz. Peygamber'in meşru otoritesini kullanarak bu kaçışı yasallaştırmaya çalışmalarını (izin istemelerini) inceler. Bunun, doğrudan ve açıkça isyan etmek yerine, korkaklıklarını hukuki bir mazeret kılıfına sokma kurnazlığı olduğunu tahlil eder.

        en-Nebiyy (النَّبِيَّ)

        İbn Fâris: "n-b-e" (haber) ve "n-b-v" (yücelik, yüksek makam) köklerinden türediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Allah'tan vahiy yoluyla önemli haberleri getiren seçilmiş elçi olduğunu kaydeder. Bu ayette nebinin aynı zamanda ordunun başkomutanı ve tek meşru karar mercii olarak konumlandırıldığını belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Medine döneminde peygamberlik kurumunun devlet başkanlığı ve askeri liderlik vasıflarıyla nasıl bütünleştiğini, firar etmek için bile izin merciinin sadece O'nun kabul edilmesinin bu siyasi-askeri otoriteyi yansıttığını tahlil eder.

        Buyût (بُيُوتَنَا)

        İbn Fâris: "b-y-t" kökünün, gecelemek, barınmak, çadır veya yapılı mesken anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İnsanın sığındığı, gecelediği ve kendini güvende hissettiği mesken, ev olduğunu ifade eder.

        Avret (عَوْرَةٌ)

        İbn Fâris: "a-v-r" kökünün, bir şeyin kusurlu, eksik, kör veya savunmasız olması anlamına geldiğini belirtir. Sınır boylarındaki veya evlerdeki gediklere, açık ve tehlikeye maruz kalan yerlere bu ismin verildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: Avret kelimesinin, insanın görünmesinden utandığı uzvu olduğu gibi, bir evin, şehrin veya ordunun dışarıdan gelecek saldırılara karşı açık, zayıf ve korumasız noktasını (gedik) da ifade ettiğini açıklar. Ayette münafıkların evlerinin düşmana karşı savunmasız olduğunu askeri bir bahane olarak öne sürdüklerini belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak münafıkların psikolojisini nasıl ifşa ettiğini analiz eder. Münafıkların "evlerimiz avrettir" (korumasızdır) diyerek, aslında kendi iç dünyalarındaki korkuyu, inançlarındaki "gidiği" ve sadakatlerindeki kusuru dışsal bir bahaneye (evlerin fiziksel durumuna) yansıttıklarını semantik olarak tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Savaş terminolojisinde ordunun gerisinde kalan sivil yerleşimlerin düşman sızmasına açık durumunu ifade etmek için kullanıldığını; münafıkların bu zahiri mazereti cepheden kaçmak için kalkan yaptıklarını aktarır.

        Firâr (فِرَارًا)

        İbn Fâris: "f-r-r" kökünün, bir şeyden şiddetle kaçmak, uzaklaşmak, sıyrılmak ve firar etmek anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Firarın, korkutucu veya istenmeyen bir durumdan kurtulmak için hızla ve telaşla uzaklaşmak olduğunu ifade eder. Ayette münafıkların asıl niyetlerinin iddia ettikleri gibi evlerini korumak değil, doğrudan savaştan, ölüm tehlikesinden ve ilahi sorumluluktan kaçmak olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Firar eyleminin burada sadece askeri ve fiziksel bir geri çekilme olmadığını, aynı zamanda varoluşsal bir korkaklık, ilahi ahde ihanet ve hakikat cephesini terk etme (yüz çevirme) anlamına geldiğini ontolojik bir zeminde değerlendirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X