Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahzâb Sûresi, 10. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahzâb Sûresi, 10. Ayet

    اِذْ جَٓاؤُ۫كُمْ مِنْ فَوْقِكُمْ وَمِنْ اَسْفَلَ مِنْكُمْ وَاِذْ زَاغَتِ الْاَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللّٰهِ الظُّنُونَا​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İż câûkum min fevkikum vemin esfele minkum ve-iż zâġati-l-ebsâru vebeleġati-lkulûbu-lhanâcira vetezunnûne bi(A)llâhi-zzunûnâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Yukarınızdan ve sizden aşağıda bulunan bölgeden üzerinize gelmişlerdi; korkudan gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti; bu esnada Allah hakkında olmadık zanlara kapılmakta idiniz.”

      Yukarınızdan ve sizden aşağıda bulunan bölgeden üzerinize gelmişlerdi. Bazıları şöyle demiştir: Vadinin yukarısından ve aşağısından. Denildi ki: Onları bütün taraflardan kuşatmışlardı. Bu beyanın korkudan kinâye olması da mümkündür. Yani düşmanlar öyle bir kuşatmışlardı ki onlar ölümden korkuyorlardı. Korkudan gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti sözü bu mânaya gelir. İbn Abbâs’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu münafıkların niteliğidir. Gözler kaymıştı. Yani dışarı fırlamıştı. Yürekler ağızlara gelmişti. Duydukları korkunun şiddetinden dolayı. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: "Size karşı pek hasistirler. Tehlike yaklaştığında ölümden dolayı kendinden geçip gözü kaymış kimse gibi sana baktıklarını görürsün”. Bunun gibi nitelemeler mevcuttur. Cenâb-ı Hak Kur’ân’ın birçok âyetinde burada nitelediği vasıflarla onları nitelemiştir. Bu, gerçeğe en uygun olan yorumdur. Bazıları şöyle demiştir: Bu, müminlerin durumuna dair nitelemedir. Yukarıdan ve aşağıdan düşmanlar onları kuşattığından dolayı şiddetli korku onları sardığında gözleri dışarı fırlamış ve yürekleri ağızlarına gelmişti. Bu beyanın benzetme mânasında olması mümkündür. Yani neredeyse böyle olacaktı. Fakat hakikat mânasında olmak üzere bu beyanın, kalplerin yerinden çıkması ve belirtilen noktaya ulaşması anlamına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demiştir: Gözler kaymıştı. Yani eğilip kaymıştı. Yürekler ağızlara gelmişti. Yani neredeyse korkudan boğaza ulaşacaktı. “Hanâcir” (رجانحلا) kelimesi “hancera” (ةرجنح) kelimesinin çoğuludur. Bu, kurbanlığın boğazı demektir.

      Bu esnada Allah hakkında olmadık zanlara kapılmakta idiniz. Bazıları şöyle demiştir: Münafıkların bir kısmı farklı zanlara kapılmışlardı. Muhammed ve arkadaşları öldü demekteydiler. Bunun gibi aslı astarı olmayan ve kötü zanlara kapılmışlardı. Tıpkı şu İlâhî beyanda bildirildiği gibi: “Allah ve resulünün vâdleri bizleri aldatmaktan ibaretmiş!”. Bunun gibi sözler söylüyorlardı. Bu zannın müminlerden olması da mümkündür. Buna göre onlar eksikliklerinden veya aşırıya kaçmaları sebebiyle Allah hakkında zanna kapılmışlardır. Bu durum şu İlâhî beyanlar gibidir: “Huneyn Savaşı’nda gerçekten size yardım etmiştir. O gün sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz, fakat bunun size hiçbir yararı olmamıştı; o yer geniş olmasına rağmen size dar gelmiş, nihayet geriye çekilmeye başlamıştınız”; “Sizden bozguna uğrayanlar”.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Câûküm (جَاءُوكُمْ)

        İbn Fâris: "c-y-e" kökünün, bir yere veya bir duruma varmak, gelmek, ulaşmak ve yönelmek anlamlarını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Mecî" kelimesinin, bizzat cisimle gelmek, emir ve iradeyle yönelmek manalarında kullanıldığını açıklar. Ayette, düşman ordularının fiziki ve tehditkâr bir biçimde müminlerin üzerine gelişini, şiddetli kuşatmayı başlatmalarını ifade ettiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Savaş bağlamında bu fiilin salt bir yer değiştirme veya sıradan bir geliş olmadığını; askeri bir kuşatma, düşmanca bir hücum ve varoluşsal bir psikolojik baskı unsuru olarak kullanıldığını tahlil eder.

        Fevkıküm (فَوْقِكُمْ)

        İbn Fâris: "f-v-k" kökünün, bir şeyin üst kısmı, yükselmek, üste çıkmak ve üstün gelmek anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Mekân olarak üst tarafı ifade etmesinin yanında, makam, güç ve tahakküm olarak üstünlüğü de nitelediğini söyler. Ayette doğrudan topografik bir üstünlük noktasına (Medine'nin doğu veya üst kısımlarına) yerleşen müttefik düşman birliklerini kastettiğini açıklar.

        Esfele (أَسْفَلَ)

        İbn Fâris: "s-f-l" kökünün, alçaklık, aşağıda olmak, dibe inmek ve sefillik manalarına geldiğini belirtir. "Fevk" kelimesinin tam zıddı olduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî: Esfel kelimesinin, mekânın en alt kısmı olduğunu belirtir. Bu ayette "fevk" (üst) ve "esfel" (alt) kelimelerinin birlikte kullanılmasının, askeri kuşatmanın dört bir yandan, hiçbir kaçış veya açık nokta bırakmayacak şekilde (Medine'nin alt ve üst kısımlarından) tam, boğucu ve dehşet verici bir biçimde gerçekleştiğini görselleştirdiğini ifade eder.

        Zâğat (زَاغَتِ)

        İbn Fâris: "z-v-ğ" veya "z-y-ğ" kökünün, doğru yoldan ve istikametten sapmak, meyletmek, haktan ayrılmak ve kaymak manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Zeyiğ kelimesinin, asıl merkezden sapma durumu olduğunu belirtir. Ayette gözlerin (ebsar) kaymasının, şiddetli korku ve dehşet anında insanın bakışlarının odaklanma ve sabitliğini yitirmesi, şaşkınlık ve ölüm paniğiyle etrafa sağa sola dönmesi şeklindeki kontrolsüz fizyolojik tepkiyi nitelediğini açıklar.

        Dücane Cündioğlu: Kur'an'ın edebi tasvir gücüne dikkat çekerek, bu kelimenin savaşın yarattığı o muazzam travmayı soyut kelimelerle değil, insanın beden dilindeki en belirgin panik emaresi olan "gözlerin fal taşı gibi açılıp yuvasından kayması" (zâğat) üzerinden, son derece sinematografik ve somut bir gerçeklikle resmettiğini vurgular.

        el-Ebsâru (الْأَبْصَارُ)

        İbn Fâris: "b-s-r" kökünün temel anlamının görmek, bilmek ve bir şeyin içyüzünü kavramak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Basarın hem bedendeki görme organı (göz) hem de kalpteki idrak gücü (basiret) manasına geldiğini ifade eder. Bu ayette ise doğrudan fiziki gözleri kastettiğini, dehşet verici askeri manzaralar karşısında inananların görme duyusunun kontrolünü kaybetmesini temsil ettiğini kaydeder.

        Beleğat (وَبَلَغَتِ)

        İbn Fâris: "b-l-ğ" kökünün, bir hedefe tam anlamıyla ulaşmak, bir şeyin sonuna, doruğuna veya sınırına varmak anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Büluğ etmenin, mekân, zaman veya durum açısından kastedilen en son ve en uç noktaya erişmek olduğunu ifade eder. Ayette kalplerin hançerelere dayanmasını, korkunun insan fizyolojisi üzerindeki etkisinin ulaşabileceği en tepe noktayı nitelediğini açıklar.

        el-Kulûbu (الْقُلُوبُ)

        İbn Fâris: "k-l-b" kökünün, bir şeyi tersine çevirmek, içini dışına getirmek ve sürekli döndürmek manasında olduğunu belirtir. İnsan kalbine (yürek) bu ismin, duygu, karar ve düşüncelerin hızla değişmesi ve halden hale girmesi sebebiyle verildiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Kalp kelimesinin Kur'an'da sadece bilişsel bir idrak merkezi değil, aynı zamanda varoluşsal kriz ve savaş anlarında kökünden sarsılan, umutla umutsuzluk arasında gidip gelen, şiddetli korkuyla yerinden oynayan temel psiko-somatik (ruhsal ve bedensel) organ olarak işlev gördüğünü semantik bağlamda inceler.

        el-Hanâcira (الْحَنَاجِرَ)

        İbn Fâris: "h-n-c-r" kökünün, nefes borusu, gırtlak ve boğaz boşluğu anlamına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Hançerenin, sesin çıkış yeri ve boğazın iç kısmı olduğunu belirtir. "Kalplerin hançerelere (gırtlaklara) dayanması" ifadesinin, Araplar arasında şiddetli ölüm korkusunu, canın boğaza gelmesini ve aşırı paniği anlatan mecazi bir deyim (kinaye) olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: Bu deyimin etimolojik ve edebi boyutunu tahlil ederek, insanın yoğun stres, korku ve travma anında kalbinin yerinden fırlayacakmış gibi atmasını, göğüs kafesine sığmayıp boğaza yükselme hissini ve nefes alışverişinin tıkanmasını anlatan evrensel bir fizyolojik durumun Kur'an tarafından muazzam bir belagatle tasvir edildiğini vurgular.

        Tezunnûne (وَتَظُنُّونَ)

        İbn Fâris: "z-n-n" kökünün temel anlamının, kesin bilgi (yakin) ile şüphe arasında kalan, tam emin olunmayan bir tahminde bulunmak ve sanmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Zan kelimesinin, emarelere dayanarak kalpte oluşan kanaat olduğunu ifade eder. Emareler güçlüyse kesin bilgiye, zayıfsa vehme (kuruntuya) yaklaştığını belirtir. Bu ayette müminlerin ve münafıkların kuşatmanın en çetin anında, ölümle burun buruna geldiklerinde, ilahi yardımın gelip gelmeyeceği veya akıbetleri hakkında zihinlerinde beliren gelgitleri, kuruntuları nitelediğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu: Zan kavramının, insanın kriz anlarındaki epistemolojik ve inançsal kırılganlığını temsil ettiğini belirtir. İdeal bir durum olan kesin imanın (yakin) yerini, o anın şiddetiyle kısa süreliğine de olsa eskatolojik şüphelerin, zihinsel sarsıntıların veya beşeri korkuların almasını semantik olarak analiz eder.

        ez-Zunûnâ (الظُّنُونَا)

        Râgıb el-İsfahânî: "Zan" kelimesinin çoğulu olarak "zanlar, çeşitli kuruntular ve şüpheler" anlamına geldiğini belirtir. Burada çoğul kullanılmasının sebebinin, ordunun içindeki farklı grupların (münafıklar, kalbinde hastalık olanlar ve korkuya kapılan zayıf müminler) birbirinden farklı şüphe, isyan, güvensizlik ve helak olma düşüncelerine kapılmalarından kaynaklandığını açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Savaşın yarattığı travmanın sadece fiziksel bir tehdit olmadığını, aynı zamanda derin bir sosyo-psikolojik inanç krizine dönüştüğünü tahlil eder. Müslüman toplum içindeki farklı inanç katmanlarının, "Allah bizi terk mi etti?", "Bize verilen vaatler yalan mıydı?" gibi birbiriyle çelişen ve imanı kökünden sarsan çok çeşitli zanlara ve kuruntulara (zunûnâ) savrulduğunu bağlamsal olarak inceler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X