اَلنَّبِيُّ اَوْلٰى بِالْمُؤْمِن۪ينَ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَاَزْوَاجُهُٓ اُمَّهَاتُهُمْۜ وَاُو۬لُوا الْاَرْحَامِ بَعْضُهُمْ اَوْلٰى بِبَعْضٍ ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُهَاجِر۪ينَ اِلَّٓا اَنْ تَفْعَلُٓوا اِلٰٓى اَوْلِيَٓائِكُمْ مَعْرُوفاًۜ كَانَ ذٰلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُوراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahzâb Sûresi, 6. Ayet
Daralt
X
-
"Peygamber müminlere kendilerinden daha yakındır, eşleri de onların anneleridir. Aralarında kan bağı bulunanlar Allah'ın kitabında (mirasçılık bakımından) birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar; dostlarınıza lütufta bulunmanız başkadır. Bu hüküm kitapta kayıt altına alınmıştır."
Peygamberin Eşlerine Dair Hükümler ve Mirasta Kan Bağının Esas Oluşu
Peygamber müminlere kendilerinden daha yakındır. Bazıları şöyle demiştir: Peygamber onlara birbirlerine olan yakınlıklarından daha yakındır. Tıpkı “kendinizi öldürmeyin” meâlindeki ilâhı beyan gibi. Yani birbirinizi öldürmeyin. Zira aklı başında olan hiç kimse kendini öldürmez. Yine bu, “evlere girdiğinizde kendinize selâm verin” meâlindeki İlâhî beyan gibidir. Yani kişinin kendisine selâm vermesi değil, aksine belirttiğimiz gibi insanların birbirine selâm vermesi demektir. Buna göre peygamber müminlere kendilerinden daha yakındır meâlindeki İlâhî beyan bu mânadadır. Yani onların birbirlerine olan yakınlıklarından daha yakındır. Ayrıca bu beyan şu mânaya da gelebilir: Peygamber itaat edilme, saygı görme ve yüceltilmeye, onların kendilerinden daha lâyıktır. Yani o, yüceltilmeye, saygı gösterilmeye ve itaat edilmeye başkalarından daha lâyıktır. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Peygamber, onlara daha merhametli ve şefkatli davranmaya daha lâyıktır. Yani o, onlara karşı kendilerinden daha merhametli ve daha şefkatlidir. O, Cenâb-ı Hakk’ın kendisini nitelediği merhamet ve şefkat üzeredir. Nitekim O, meâlen şöyle buyurmuştur: “Sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur”. İnsanların içerisinde başkalarının yapmış olduğu günahın peygambere ağır geldiği gibi kendisine ağır geldiği hiç kimse yoktur. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Onlara daha yakındır. Yani onu kendilerinden ve evlatlarından daha fazla sevmektedirler. Bu sevgi tercihe dayalı bir sevgidir. Bu sevgi kalbin meyletmesinden doğan bir sevgi değildir. Çünkü kalbin meyletmesi tabii bir durumdur. Resûlullah’ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Sizden biriniz ben kendisine, canından, çocuklarından ve ailesinden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz”. Veya buna benzer bir söz söylemiştir. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Peygamber, âhirette şefaat etmesi vesilesiyle onlara daha yakındır. O, onlara şefaat edecek, böylece amelleriyle değil, bu şefaatle cehennemden kurtulacaklardır. En doğrusunu Allah bilir. Bazı mushaflarda âyet şöyledir: “en-Nebiyyü evlâ bi’l-mü’minîne min enfüsihim ve huve ebün lehum ve ezvâcuhû ümmehâtühüm”, “Peygamber müminlere kendilerinden daha yakındır. O, onların babasıdır. Eşleri de onların anneleridir”. Übey, İbn Mesûd ve İbn Abbâs’ın mushaflarında böyledir. O, onların babasıdır. Yani merhamet ve şefkatte böyledir. Veya itaat edilme, yüceltilme, saygı duyulma ve benzeri konularda o, onların babası konumundadır.
Eşleri de onların anneleridir. Müfessirler şöyle demiştir: Eşleri de onların anneleridir. Haram olmakta. Yani onların peygamber eşleriyle evlenmesi anneler gibi ebedî olarak haramdır. Fakat bu hüküm Hz. Peygamber’in vefatından sonra olması gerekir. Hayatında ise o, eşlerinden birini boşadığında boşadığı hanım diğer müslümanlara helâl olur. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ey Peygamber! Eşlerine şöyle de: Dünya hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız gelin size bir şeyler vereyim sonra da güzellikle sizi serbest bırakayım”. Eğer onlar başkasına helâl olmasaydı onlara güzel bir şeyler verilip sonra da onların serbest bırakılmasına dair beyanın bir mânası olmazdı. Dolayısıyla bu haramlık, Resûlullah’ın (a.s.) vefatından sonra olması gerekir. Bu hüküm Cenâb-ı Hak’kın şu beyanıdır: Kendisinden sonra ebedî olarak eşleriyle de evlenemezsiniz. Cenâb-ı Hak bunu ondan sonrası için şart koşmuştur ki onlar âhirette peygamberin eşleri olsunlar. Eşleri de onların anneleridir mealindeki ilâhı beyan şu mânaya da gelebilir: Yani peygamberin eşlerinin haram oluşu ve onların konumu kendilerinin anneleri gibidir. Peygamberin eşleri bunu, Resûlullah’ın (s.a.) onlara karşı saygınlığı ve konumu dolayısıyla hak etmektedirler. Bâtınîler ise şöyle demektedir: Eşleri de onların anneleridir sözünde Cenâb-ı Hakk’ın burada peygamberin eşlerini murat etmediğine delil vardır. Görmez misin ki onların çocuklarıyla evlenmek insanlar için helâldir. Eğer onlar anne olsaydılar bu durum helâl olmazdı. Çünkü onlarla diğer insanlar kardeş ve kız kardeş olurlardı. Dolayısıyla bu evlilik helâl olduğuna göre durum bizim belirttiğimiz gibidir”. Bu onların sözleridir. Fakat bu görüşün cevabı belirtmiş olduğumuz yorumdur. Şöyle ki Cenâb-ı Hakk’ın onları anne olarak isimlendirmesi mümkündür. Yani onların konumu ve evliliğin haram oluşu gerçek annelerin konumu gibidir. Bu durum, Resûlullah’ın saygınlığı ve konumu sebebiyledir, bu, mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hak, hakikatte ölü olsalar da şehitlerin kendi katında diri olduklarını bildirmiştir. Bu, onların değerlerinin yüceliği ve Allah katındaki konumları sebebiyledir. Buna göre peygamberin eşleri için anneler nitelemesi belirtmiş olduğumuz mânaya göre anlaşılmalıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Aralarında kan bağı bulunanlar Allah’ın kitabında (mirasçılık bakımından) birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar. Bazıları şöyle demiştir: Allah’ın kitabında. Yani Allah’ın hükmünde. Tıpkı “Allah’ın size emri budur” sözü gibi. Yani Allah’ın size yönelik hükmü budur. Bazıları şöyle demiştir: Allah’ın kitabında. Yani indirmiş olduğu kitapta. Bu, işte buradakidir. Aynı şekilde şu dâhi beyan da bu mânadadır: “Birinize ölüm yaklaştığında, eğer geriye mal bırakıyorsa anasına, babasına ve akrabasına uygun bir vasiyette bulunması, sakınanlara bir borç olmak üzere yazıldı”. Onlara yazılanlar, hemen peşi sıra bildirilen hükümlerdir.
Aralarında kan bağı bulunanlar Allah’ın kitabında (mirasçılık bakımından) birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar İlâhî beyanı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Başlangıçta miras hukuku, muhacir müminlerden kan bağı ve akrabalık bulunanlar arasında geçerliydi. Eğer kişi hicret etmeyen müminlerden ise muhacir olan oğlu, babası, kardeşi ve diğer akrabaları ona mirasçı olamıyordu. Bunlardan biri öldüğünde ancak muhacir müminlerden olduğunda birbirlerine mirasçı oluyorlardı. Buna göre dostlarınıza lütufta bulunmanız başkadır mealindeki ilâhı beyanının yorumu şöyle olur: Yani müminlerden hicret etmeyen dostlarınıza bir miras vasiyet etmeniz başkadır. Bu yorumu yapan şöyle demektedir: Bu âyet, Enfâl sûresinde bildirilen âyetle neshedilmiştir, o da şu İlâhî beyandır: “Aralarında rahim bağı bulunanlar Allah’ın hükmüne göre birbirlerine daha yakındır”. Bu âyette Cenâb-ı Hak, müslüman olduktan sonra onların hicret edip etmediğinden bahsetmemiştir. Kâfir olana gelince o, müslümana mirasçı olmaz. Rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurmuştur: “Müslüman kâfire mirasçı olmaz; kâfir de müslümana mirasçı olmaz”. Yine o, şöyle buyurmuştur: “Farklı din müntesipleri birbirine mirasçı olamaz”. Bazıları bu beyanın yorumunun şöyle olduğunu söylemiştir: Aralarında kan bağı bulunanlar Allah’ın kitabında (mirasçılık bakımından) birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar. Onlardan yakın akraba olanlar. Yani mümin ve muhacirlerden aralarında kan bağı olanlar arasından en yakın olanlar, daha uzak olanlardan miras hukuku açısından birbirlerine daha yakındırlar. Yani onlardan kan bağı itibariyle yakın olanlar, daha uzak olanlara göre birbirlerine daha yakındırlar. Dostlarınıza lütufta bulunmanız başkadır. Bu yoruma göre bu beyan şu mânaya gelir: Dostlarınıza lütufta bulunmanız başkadır. Size akrabalık bakımından uzak olan dostlarınıza. Lütuf. Bir vasiyet veya başka bir şey, bu da iyiliktir. Böylece miras, müminler arasında en yakından başlayarak akrabalar için olmaktadır. Uzak kimseler için miras söz konusu değildir. Dolayısıyla Enfâl sûresindeki âyet ile buradaki âyet mâna bakımından aynı olmaktadır. Buna göre akrabalık bağı olanlardan en yakın olan kimseler başkalarına göre miras hukuku açısından daha yakındırlar. Bazıları şöyle demektedir: Bu âyet onlarda mevcut olan kardeş edinme yoluyla mirasçılığı neshetmek üzere inmiştir. Çünkü Hz. Peygamber iki kişiyi kardeş yapıyor, bunlardan biri vefat ettiğinde asabe olan akrabaları değil de diğeri ona mirasçı oluyordu. Söz konusu âyet ile neshedilinceye kadar bu hüküm böyle devam ediyordu. Buna göre dostlarınıza lütufta bulunmanız başkadır meâlindeki İlâhî beyan şu mânaya gelir: Bu, onların Resûlullah’ın aralarında kardeşlik ilân ettiği kimselere iyilikte bulunmalarıdır.
Aralarında kan bağı bulunanların (ülü’l-erhâm) kim olduğuna dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bunlar Cenâb-ı Hakk’ın şu ilâhı beyanda bildirdiği kimselerdir: “Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe, iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder”. Bu âyetin sonuna kadar bildirilen kişilerdir. Bazıları şöyle demiştir: Onlar değildir. Bu âyette bildirilen kimseler, Cenâb-ı Hakk’ın miras paylarını açıklamış olduğu kişilerdir. Diğerleri ise aralarında kan bağı bulunanlar birbirlerine daha yakındırlar meâlindeki ilâhı beyanda bildirilen kimselerdir. Bunlar yakınlık derecelerine göre mirasçı olurlar. Ebû Hanîfe böyle söylemektedir: Aralarında kan bağı bulunanlar (ülü’l-erhâm) yakınlık derecesine göre mirasçı olanlardır. Bunlar asabe gibi değildir. Çünkü örneğin kız, şüphesiz amcaoğlundan daha yakındır. Miras payının yarısı kızındır, kalan ise amcaoğlunun olur.
Bu hüküm kitapta kayıt altına alınmıştır. Bazıları şöyle demiştir: Levh-i mahfuzda müminlerin miras hukuku açısından daha önce karşılıklı mirasçı oldukları kimselere göre birbirlerine daha yakın oldukları kayıt altına alınmıştır. Bazıları şöyle demiştir: Kitapta. Yani Tevrat’ta zenginin fakire destek olması için İsrâiloğulları’nın Levi b. Yâkub oğullarına iyilik yapması yazılıydı. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
en-Nebiyy (النَّبِيُّ)
İbn Fâris: "n-b-e" (haber) ve "n-b-v" (yükseklik/yücelik) köklerinden türediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: İlahi kaynaktan önemli haber getiren, seçilmiş kişi olduğunu ifade eder. Bu ayetin bağlamında nebinin sadece bir elçi değil, inananlar üzerinde her türlü kişisel tercihten daha üstün bir otorite ve makam sahibi, toplumsal bir merkez olduğunu vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi: Peygamberin otoritesinin müminlerin kendi nefisleri üzerindeki haklarından daha öncelikli ve bağlayıcı olduğu yönündeki manevi, siyasi ve hukuki statüsünü tahlil eder.
Evlâ (أَوْلَى)
İbn Fâris: "v-l-y" kökünün yakınlık, bitişiklik, peş peşe gelme, yardım etme ve yetki/velayet sahibi olma anlamlarını taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Bir şeye diğerlerinden daha çok hak sahibi ve layık olma durumunu ifade ettiğini kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimenin bu ayetteki bağlamıyla Hz. Peygamber'in Medine toplumundaki siyasal, hukuki ve manevi velayetinin (otoritesinin) bireyin kendi varlık içgüdüsünden ve şahsi çıkarlarından daha üstün ve öncelikli olduğunu, yegâne itaat merciini temsil ettiğini tahlil eder.
Enfüsihim (أَنْفُسِهِمْ)
İbn Fâris: "n-f-s" kökünün nefes almak, kan, bir şeyin özü, cevheri ve varlığı anlamına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Nefsin, insanın benliğini ve arzularını ifade ettiğini belirtir. Ayette, insanın kendi nefsine (canına, isteklerine) duyduğu öncelik hissine işaret edildiğini kaydeder.
Toshihiko Izutsu: Nefs kavramının Kur'an'da insanın egosunu, bencil arzularını ve kendi içine kapalı varoluşunu temsil ettiğini; "Peygamberin nefislerden evla olması" ilkesinin, inanan bireyin kendi egosantrik (benmerkezci) eğilimlerini ilahi otorite lehine tamamen terk etmesi ve sarsılmaz bir teslimiyet göstermesi anlamına geldiğini semantik olarak inceler.
Ezvâcühû (وَأَزْوَاجُهُ)
İbn Fâris: "z-v-c" kökünün çift, eş, birinin tamamlayıcısı, mukabili ve yakını manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Kelimenin asıl manasının, birbirine bağlanan veya bir arada bulunan iki şeyden her biri olduğunu, evlilik bağlamında hayat arkadaşını nitelediğini ifade eder.
Ümmehâtühüm (أُمَّهَاتُهُمْ)
İbn Fâris: "e-m-m" kökünün temel, asıl, kaynak, yönelinen şey ve anne manalarını taşıdığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Kelimenin doğrudan biyolojik anneyi kastetmesinin yanında, bir şeyin varlığına, eğitimine veya korunmasına asıl olan her şey için mecazen kullanıldığını kaydeder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar: Peygamber eşlerinin "müminlerin anneleri" olarak nitelendirilmesinin, onların müminlerle biyolojik bir nesep bağı kurduğu anlamına gelmediğini; bunun onlara hürmet gösterme ve kendileriyle başkasının evlenmesinin ebediyen haram kılınması (hukuki mahremiyet) şeklinde sosyo-hukuki bir statü inşası olduğunu detaylandırır. Bir önceki ayette "evlatlık" kurumunu kaldıran hukuki mantıkla bu ayetin uyum içinde olduğunu, mecazi/saygıya dayalı isimlendirmelerin biyolojik gerçekliği değiştirmediğini vurgular.
el-Erhâm (الْأَرْحَامِ)
İbn Fâris: "r-h-m" kökünün rahim, şefkat, acıma, koruma ve akrabalık bağının fıtri kaynağı anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Kelimenin aslen kadının rahmi olduğunu, ancak mecazen aynı rahimden gelenlerin oluşturduğu kan bağı (akrabalık, nesep) için kullanıldığını kaydeder.
Theodor Nöldeke: Bu kavramın tarihsel ve sosyolojik bağlamına dikkat çeker. Medine'nin ilk yıllarında Ensar ile Muhacirler arasında kurulan ve mirası da kapsayan "dini kardeşlik" (muâhât) antlaşmalarının, İslam toplumunun güçlenmesiyle birlikte bu ayetle neshedildiğini (kaldırıldığını) ve miras hukukunda yeniden biyolojik "rahim" (kan) bağının merkeze alındığını belirtir.
Patricia Crone: Erken dönem İslam toplumunun kabilevi yapıdan dini topluma geçiş evresini incelerken, bu ayetin yapay veya sözleşmeli akrabalıkların (muhacir-ensar din kardeşliğinin mirasa etkisi) yerine, hukuki ve ekonomik hakların devrinde yeniden doğal kan bağını (ulü'l-erham) tesis ederek çekirdek aileyi sağlamlaştırdığını analiz eder.
el-Mühâcirîn (وَالْمُهَاجِرِينَ)
İbn Fâris: "h-c-r" kökünün ayrılmak, uzaklaşmak, bağları koparmak ve bir şeyi terk etmek manasına geldiğini aktarır.
Râgıb el-İsfahânî: Bedenden, dilden veya kalpten ayrılmayı ifade ettiğini; dini bağlamda ise kişinin inancı uğruna yurdunu, malını ve akrabalarını terk ederek başka bir yere göç etmesi olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu: Hicret eyleminin, İslam'ın kavramsal sisteminde sadece mekansal ve fiziksel bir göç olmadığını; kişinin cahiliye değerlerini, eski kabile bağlarını ve pagan geçmişini kesin bir şekilde reddedip yeni bir teosantrik (Tanrı merkezli) topluma katılımını ifade eden derin bir ontolojik ve sosyo-politik kopuş olduğunu tahlil eder.
Ma'rûfan (مَعْرُوفًا)
İbn Fâris: "a-r-f" kökünün bilmek, tanımak, idrak etmek, ardı ardına gelmek ve iyilik manalarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Ma'ruf kavramının, aklın ve şeriatın (vahyin) güzel olarak bildiği, kabul ettiği ve yadırgamadığı her türlü tutum ve davranış olduğunu belirtir. Ayette, akrabalık bağı dışındaki dostlara veya dindaşlara mirastan pay düşmese bile yapılacak vasiyet, hediye veya insani iyiliğin bu kapsama girdiğini kaydeder.
Dücane Cündioğlu: Ma'ruf kelimesini "örf" ve insan fıtratının evrensel doğruları bağlamında ele alır. Hukuki olarak miras kan bağlarına tahsis edilmiş olsa da, dinin "ma'ruf" kavramıyla insani ve ahlaki dostluklara kapı araladığını; iyiliğin ve vefanın sadece katı kanunlarla değil, toplumsal aklın güzel gördüğü estetik ve ahlaki eylemlerle sürdürüldüğünü vurgular.
el-Kitâb (الْكِتَابِ)
İbn Fâris: "k-t-b" kökünün temel anlamının toplamak, bir araya getirmek, dikiş dikmek ve harfleri birleştirerek yazmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Yazılmış metin, farz kılınan hüküm ve Allah'ın takdiri anlamına geldiğini kaydeder. Ayette Allah'ın ezeli yasası, levh-i mahfuz veya Kur'an'daki değişmez şer'î hüküm manasında kullanıldığını açıklar.
Arthur Jeffery: "Kitab" kelimesinin dini literatürde kazandığı "kutsal metin" veya "ilahi yasa" anlamının, Süryanice ve Aramice dini terminolojideki kullanımlarla yakın paralellik gösterdiğini ve bu kültürel havzadan etkilendiğini ileri sürer.
Mestûran (مَسْطُورًا)
İbn Fâris: "s-t-r" kökünün sıra sıra dizmek, satır yazmak ve düzgün çizgi çekmek anlamına geldiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: Kayıt altına alınmış, yazılıp kesinleştirilmiş şey olduğunu ifade eder. İnsan iradesiyle değiştirilemeyecek ilahi takdiri ve hukuki nizamı nitelediğini belirtir.
Arthur Jeffery: "Satr" (yazmak/satır) kelimesinin ve kökünün köken olarak Aramice veya Süryanice "sṭar" (yazı, belge, sözleşme) kelimesine dayandığını, İslam öncesi dönemde de bölge halkları arasında bağlayıcı yazılı belgeleri ifade etmek için hukuki bir terim olarak kullanıldığını analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla