Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahkaf Sûresi, 35. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahkaf Sûresi, 35. Ayet

    فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ اُو۬لُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلَا تَسْتَعْجِلْ لَهُمْۜ كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَۙ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنْ نَهَارٍۜ بَلَاغٌۚ فَهَلْ يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fasbir kemâ sabera ulû-l’azmi mine-rrusuli velâ testa’cil lehum(c) ke-ennehum yevme yeravne mâ yû’adûne lem yelbeśû illâ sâ’aten min nehâr(rin)(c) belâġ(un)(c) fehel yuhleku illâ-lkavmu-lfâsikûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret. Onlar için de acele etme. Başlarına geleceği vaktiyle söylenen şeyleri gördüklerinde sanki gündüzün kısa bir süresini yaşamış gibi olacaklar. Tebliğ konusu işte budur; hiç günaha sapanlardan başkası helâk edilir mi?”

      Peygamberlerin Her Şeye Sabretmelerinin Sebepleri

      Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret. Peygamberlerin altı açıdan sabretmeleri gerekir. Bunların üçü, sadece onlara özel olan ve başka hiç kimsenin ortak olmadığı sebeplerdir. Diğer üçü ise başkalarının da ortak olduğu sebeplerdir. Sadece peygamberlere mahsus olan sebeplerin ilki, onların firavunlara, küfür önderlerine ve bütün âdetleri ve gayretleri öldürmek, kendilerine muhalif olanları, emirlerine ve gidişatlarına karşı gelenleri yok etmek olan zâlimlere ilâhî risâleti tebliğ etmek için gönderilmiş olmalarıdır, öldürülmek ve yok edilmek tehlikesine rağmen peygamberler, onlara risâleti tebliğden vazgeçmekte mâzur değildirler. Diğer insanlara gelince, onların öldürülmemek için mensup oldukları hak dini gizlemeleri mübahtır. İkincisi, peygamberler kavimlerinin alaylarına, iftiralarına, yalanlarına ve çeşitli eziyetlerine mâruz kalmaları muhtemel olsa bile yine de kendi kavimleri arasında kalmak konusunda sabır göstermekle yükümlüdürler, onlardan ayrılıp gitmelerine izin verilmemiştir. Bundan dolayı Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Sen Rabb’inin hükmüne sabret: balığın yoldaşı (Yunus peygamber) gibi olma”. Hz. Yûnus, kendi dininin selâmeti ya da kendini onlardan kurtarmak için onların arasından ayrılmaktan başka bir şey yapmamıştı, ama oradan ayrılmak için kendisine izin verilmediğinden dolayı bu ayrılış yüzünden başına o bilinen olay gelmişti. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, kavimleri ne kadar direnseler ve inatçılık yapsalar da onlara helâk olmaları ve azaba uğramaları için beddua etmezler. İşte bu üç husus, diğer insanlardan ayrı olarak sadece peygamberlere mahsus olan davranış tarzlarıdır.

      Peygamberlerin, insanların da ortak olduğu diğer üç sebepten biri şudur: Onlar, mâruz kaldıkları musibetlere, başlarına gelen belâlara ve zorlukla sabretmekle emrolundular. İkincisi, onlar kendilerine farz kılınan ibadetleri korumak ve onları sabırla yerine getirmekle emrolundular. Üçüncüsü. onlar şehevî arzulara, nefsinin hevâsına ve temennisine karşı sabırlı olmakla emrolundular. İşte onlarla Rab’leri arasında var olan bu üç niteliğe, diğer insanlar da ortaktırlar. En doğrusunu Allah bilir.

      Ülü’l-azm Peygamberler

      Azim ve kararlılık sahibi peygamberler. Bazıları şöyle dedi: Bunlardan maksat, Allah’ın salât ve selâmı üzerlerine olsun Nuh, İbrahim, Yâkup, Yûsuf ve Mûsâ peygamberlerdir. Bunlar, ülü’l-azm peygamberlerden sayılırlar. Bazıları da maksat bütün peygamberlerdir, der. Ülü’l-azm peygamberlerden maksadın, az önce söylediğimiz gibi kavimlerine karşı sabırlı davranan peygamberler olması da mümkündür. Şöyle de söylenmiştir: Ülü’l-azm peygamberler, ebediyen uyanık olan, Allah’ın emirlerini yerine getiren ve O’nun koyduğu sınırları koruyanlardır. Meselâ Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem hakkında meâlen şöyle buyurdu: “Biz onda yeterli bir kararlılık görmedik”. En doğrusunu Allah bilir. Onlar için de acele etme. Yani onları helâk etmek ve cezalandırmak için acele etme.

      Başlarına geleceği vaktiyle söylenen şeyleri gördüklerinde sanki gündüzün kısa bir süresini yaşamış gibi olacaklar. Bu İlâhî beyan İkİ şekilde yorumlanır. Birincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, O şunu söylemektedir: Sanki sen, onlara sadece gündüzün kısa bir vakti kadar bir azapla korkutmuş gibisin. Günün kısa bir süresinde görülecek olan bir azap, onları şehvetlerinin peşinden gitmelerini engellemeye ve içinde bulundukları hallerini değiştirmeye yetmez. İkincisi, sanki onlar âhiretteki azabı görüp tattıklarında dünyada çok kısa bir süre kaldıklarını, sanki gündüzün ancak çok kısa bir süresi kadar kaldıklarını zannederler. Bu, şu İlâhî beyanlarda belirtilen husus gibidir; “Biri, ‘Dünyada ne kadar kaldınız?’ dedi. (Diğerleri) ‘Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık’ dediler”, "Günaha saplanmış olanlar kıyamet koptuğu gün (dünyada) sadece çok kısa bİr süre kaldıklarına yemin ederler”. Onlar kıyamet gününü ve o günün dehşetini gördükleri zaman dünyada kaldıkları sürenin çok kısa olduğunu düşünürler. En doğrusunu Allah bilir.

      Tebliğ konusu işte budur. Buradaki “belâğ” (بَلَاغٌ) kelimesine bazıları tebliğ mânasını, bazıları da "el-belâğu mine’l-bulğa” (الْبَلَاغُ مِنَ الْبُلْغَةِ) yani “yapılması düşünülen seyahate yeterli miktar azık” cümlesinde kullanıldığı gibi yeterli miktar mânasını verdi. En doğrusunu Allah bilir. Hiç, günaha sapanlardan başkası helâk edilir mi? Allah sanki şunu söylemektedir: Ancak günaha batmış olan insanlar sürekli ve ebedî helâke uğrarlar. Ancak günaha batan ve batmayanın mâruz kaldığı helâk, sürekli ve ebedî olan helâk değildir, çünkü ölüm her şeyi bitirmektedir. Yahut Allah şunu söylemektedir: Azap helâkine, ancak günaha sapanlar mâruz kalır. Dünyanın zorluklarından kurtuluş anlamındaki helak ise salih kişileri de helâk eden bir gerçektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fasbir (فَاصْبِرْ)

        İbn Fâris, s-b-r (sad, be, ra) kökünün temel manasının bir şeyi tutmak, hapsetmek, engellemek ve bir şeyin üzerinde sabit kalmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sabır" kavramının nefsi, aklın ve dinin gerektirdiği yönde dizginlemek, heyecan ve aceleciliğe karşı ruhu kontrol altında tutmak olduğunu; ayetteki emir kipinin, Hz. Peygamber'in tebliğ sürecinde karşılaştığı eziyetlere karşı psikolojik direncini korumasını ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, sabrın Kur'an'ın ahlak sisteminde "cehl" (taşkınlık) ve "isti'câl" (acelecilik) kavramlarının tam karşısında yer alan, müminin ve peygamberin varoluşsal sarsılmazlığını simgeleyen aktif bir erdem olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Mekke aristokrasisinin sosyal ve psikolojik baskısı karşısında bir "pes etmeme" ve stratejik bir bekleyiş hali olduğunu, davanın selâmeti için peygamberin kendi iç dünyasındaki sükuneti ilahi bir emirle tahkim ettiğini vurgular.

        Ulu'l-azmi (أُولُو الْعَزْمِ)

        İbn Fâris, a-z-m (ayın, ze, mim) kökünün asıl manasının bir işe kesin bir niyetle yönelmek, sağlamlık ve bir şeyin özünü oluşturmak olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "azm" kelimesinin tereddütsüz bir irade ve sarsılmaz bir kararlılık anlamına geldiğini; "ulu'l-azm" tamlamasının ise peygamberlik görevinde en ağır imtihanlarla karşılaşmış, her türlü engel karşısında ahitlerine sadık kalarak üstün bir irade sergilemiş olan elçileri nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, azim kavramının kişinin tüm benliğiyle bir hedefe kilitlenmesini ve zorluklar karşısında bu odağı asla kaybetmemesini ifade eden ontolojik bir güç olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin tarihsel bir sürekliliğe işaret ettiğini; Hz. Muhammed’e, kendisinden önceki büyük devrimci peygamberlerin (Nuh, İbrahim, Musa, İsa) sergilediği o sarsılmaz tarihsel duruşun (azm) örnek gösterilerek, risalet davasının ancak böyle bir iradeyle başarıya ulaşabileceği mesajının verildiğini vurgular.

        Er-Rusuli (الرُّسُلِ)

        İbn Fâris, r-s-l (ra, sin, lam) kökünün temel manasının birini bir görevle göndermek, salıvermek ve ardı ardına gelen akış olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rasûl" kelimesinin kendisine ilahi bir mesaj ve şeriat verilerek insanlar arasında tebliğle görevlendirilen elçi anlamına geldiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin dini terminolojideki kullanımının Süryanice "iş'talla" veya Aramice kökenli "elçilik" kavramlarıyla olan kavramsal bağına dikkat çekerek, Kur'an'ın bu terimi mutlak bir teolojik otoriteyi temsil eden "ilahi postacı" anlamında merkezileştirdiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, elçilik kurumunun yaratıcı ile yaratılan arasındaki tek meşru iletişim kanalı olduğunu, bu kelimenin peygamberlerin bireysel şahsiyetlerinden ziyade temsil ettikleri ilahi iradeyi nitelediğini analiz eder.

        Velâ testa'cil (وَلَا تَسْتَعْجِلْ)

        İbn Fâris, a-c-l (ayın, cim, lam) kökünün yavaşlığın zıddı olan hız, çabukluk ve bir şeyin vaktinden önce gerçekleşmesini istemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "isti'câl" fiilinin bir şeyin hikmetin gerektirdiği vakitten önce olmasını talep etmek olduğunu; ayette Hz. Peygamber'in inkarcılara yönelik azabın bir an önce gelmesi yönündeki insani beklentisinin veya davanın bir an önce neticelenmesi arzusunun ilahi bir müdahaleyle dengelendiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, aceleciliğin cahiliye psikolojisinde "hilm" (sağduyu) ile çatışan bir zafiyet olduğunu, Kur'an'ın peygamberini bu beşeri duygudan arındırarak ilahi zamanlamaya (kader) tam bir teslimiyete çağırdığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin tebliğin pedagojik boyutuna dikkat çektiğini; toplumsal değişimin ve ilahi adaletin tecellisinin kendi doğal sürecine tabi olduğunu, peygamberin bu sürece müdahale etme veya sabırsızlık gösterme lüksünün bulunmadığını vurgular.

        Yelbesû (يَلْبَثُوا)

        İbn Fâris, l-b-s (lam, be, se) kökünün temel manasının bir yerde kalmak, beklemek, gecikmek ve bir şeyi sürdürmek olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "lübs" kelimesinin bir mekanda veya bir hal üzere belirli bir süre durmak anlamına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu fiilin ayette dünya hayatı ile ahiret hayatı arasındaki zaman algısı farkını resmettiğini; inkarcıların dünya hayatında geçirdikleri onca sürenin, ahiretteki dehşet anında zihinlerinde çok kısa bir duraksama (lübs) gibi canlanacağını, zamanın göreceliğini vurgulayan ontolojik bir perspektif sunduğunu ifade eder.

        Sâaten (سَاعَةً)

        İbn Fâris, s-v-a (sin, vav, ayın) kökünden türeyen bu kelimenin zamanın belirli bir cüzü, anı ve kısa bir süre anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "saat" kelimesinin Kur'an'da hem dünyanın sonu olan kıyamet anını hem de zamanın çok küçük bir dilimini ifade ettiğini; burada ise dünya hayatının ebediyet karşısındaki kısalığını ve değersizliğini niteleyen bir zaman birimi olarak kullanıldığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin seçimiyle insanın dünyadaki tüm ihtiraslarının ve inkarının, ebedi hayatın terazisinde sadece bir "saatlik" (geçici/anımsanmayacak kadar kısa) bir yanılsamadan ibaret olduğunun altının çizildiğini vurgular.

        Nehârin (نَهَارٍ)

        İbn Fâris, n-h-r (nun, ha, ra) kökünün temel manasının bir şeyi yarmak ve genişletmek olduğunu; gündüz vaktinin ışığıyla karanlığı yarıp genişlediği için ona "nehâr" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gündüzün aydınlığını ve işlerin görüldüğü vakti ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, ayette "nehâr" (gündüz) kelimesinin kullanılmasının, dünya hayatının tüm açıklığına ve aydınlığına rağmen nasıl bir çırpıda geçip gittiğini ve ahiret gerçeği karşısında nasıl sönük kaldığını niteleyen edebi bir vurgu taşıdığını analiz eder.

        Belâğun (بَلَاغٌ)

        İbn Fâris, b-l-ğ (be, lam, ğayın) kökünün bir hedefe, sınıra veya amaca tam olarak ulaşmak ve bir mesajı ulaştırmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "belâğ" kelimesinin hem mesajın muhataba eksiksiz iletilmesi hem de o mesajın kişiyi amacına ulaştıracak yeterlilikte ve açıklıkta olması anlamına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin surenin ve ayetin bir mühür cümlesi olduğunu; anlatılan tüm bu gerçeklerin, uyarıların ve kıssaların insanlar için nihai bir "duyuru" ve "tebliğ" olduğunu, artık mazeret kapısının kapandığını gösteren hukuki bir ilan niteliği taşıdığını vurgular.

        El-Fâsikûn (الْفَاسِقُونَ)

        İbn Fâris, f-s-k (fe, sin, kaf) kökünün asıl manasının hurmanın kabuğundan dışarı çıkması olduğunu; bir canlının veya insanın kendi korunaklı sınırını yırtıp dışarı çıkması eylemini nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fısk" kelimesinin dini literatürde Allah'ın emirlerine itaatten dışarı çıkmak, şeriatın çizdiği sınırları kasten ihlal etmek anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, fıskın Kur'an'ın ahlak hiyerarşisinde küfür ile doğrudan bağlantılı olduğunu, kişinin yaratılış fıtratından ve ilahi nizamdan koparak başıboş ve taşkın bir hale bürünmesini temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet sonundaki vurgusunun, ilahi azabın ve helakin rastgele bir kitleye değil, sadece o ahlaki ve hukuki sınırı bile isteye çiğneyen, toplumsal ve teolojik dengeyi bozan "fâsıklar" topluluğuna yönelik olduğunu tescillediğini ifade eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X