Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahkaf Sûresi, 34. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahkaf Sûresi, 34. Ayet

    وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِۜ اَلَيْسَ هٰذَا بِالْحَقِّۜ قَالُوا بَلٰى وَرَبِّنَاۜ قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve yevme yu’radu-lleżîne keferû ‘alâ-nnâri eleyse hâżâ bilhakk(i)(s) kâlû belâ verabbinâ(c) kâle feżûkû-l’ażâbe bimâ kuntum tekfurûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İnkâr edenler ateşe getirilince, ‘Bu gerçek değil miymiş?’ denilecek, ‘Rabb’imiz hakkı için öyle’ diyecekler, Allah da ‘İnkâr etmiş olmanız sebebiyle azabı çekin!’ buyuracaktır.”

      İnkâr edenler ateşe getirilince, ‘Bu gerçek değil miymiş?’ denilecek, ‘Rabb’imiz hakkı için öyle’ diyecekler. Bazan onlara şöyle denilecek: “Onlara, ‘İçinizden, size Rabb’inizin âyetlerini okuyup duyuran ve böyle bir günle karşılaşacağınızı bildirerek sizi uyaran bir elçi gelmedi mi?’ diye soracak; onlar da ‘Evet geldi’ diyecekler”, Bazan da, ‘Bu gerçek değil miymiş?’ denilecek, onlar da ‘Rabb’imiz hakkı için öyle’ diyecekler. Onların, dünyada iken inkâr ettiklerini itiraf etmeleri için Allah o gün kendilerine bunları soracaktır. Çünkü onlar dünyada iken peygamberleri ve âyetleri İnkâr ediyorlar, ölümden sonra dirilmeye ve Allah’ın azabına da inanmıyorlardı. Cehenneme atıldıklarında da onlara şöyle denilecek: Dünyada iken uyarıldığınız akıbet işte budur, gerçek değil miymiş? Onlar da itiraf edip “Rabb’imiz hakkı için öyle” diyecekler. Bunun üzerine kendilerine, dünyada iken inkâr etmiş olmanız sebebiyle şimdi çekin bu azabı! denilecek. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yevme (يَوْمَ)

        İbn Fâris, y-v-m (ye, vav, mim) kökünün zamanın belirli bir dilimini veya bir halin vuku bulduğu süreci ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin sadece fiziksel bir günü değil, Kur’an eskatolojisinde büyük hesaplaşmaların ve ilahi yargının gerçekleştiği "an"ı nitelediğini ifade eder. Angelika Neuwirth, bu kelimenin apokaliptik bir zaman belirteci olduğunu ve ilahi mahkemenin kurulduğu kozmik vakti işaret ettiğini belirtir.

        Yu'radu (يُعْرَضُ)

        İbn Fâris, a-r-d (ayın, ra, dat) kökünün temel manasının bir şeyi ortaya çıkarmak, göstermek ve birinin önüne sunmak olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "arz" eyleminin huzura getirmek ve gizli bir şeyi teşhir etmek anlamına geldiğini, ayetteki edilgen (meçhul) yapının inkarcıların iradeleri dışında, zorla ateşin önüne getirilip sunulmalarını nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu formda kullanılmasının, dünyada kendilerini imtiyazlı sananların ahiretteki mutlak acziyetini ve birer suçlu olarak ateşin önünde "sergilenmelerini" tasvir eden tahkir edici bir imge barındırdığını vurgular.

        Keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, k-f-r (kef, fe, ra) kökünün asıl manasının bir şeyi örtmek ve gizlemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dini terim olarak nankörlük etmeyi ve hakikati bile bile gizlemeyi ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, Kur’an semantiğinde küfrün salt bilgisizlik değil, kalbin hakikate karşı gösterdiği aktif, kibirli ve inatçı bir direnç olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Mekke’deki aristokratik inkarı ve peygamberin tebliğine karşı örgütlü karşı duruşu nitelediğini belirtir.

        En-Nâri (النَّارِ)

        İbn Fâris, n-v-r (nun, vav, ra) kökünün ışık, parlaklık ve yakıcı ateş anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada inkarcılar için hazırlanan eskatolojik azap yurdunu temsil ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, ateşin (nâr) Kur’an’ın ontolojik ceza sisteminde ilahi gazabın en somut ve yakıcı tezahürü olarak konumlandırıldığını ifade eder.

        Hâzâ (هَذَا)

        İbn Fâris, h-z-e (he, zel, elif) köküyle bağlantılı olarak işaret etmek ve belirtmek işlevi taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yakındaki ve o an duyularla kesin olarak algılanan bir gerçeğe işaret eden bir ism-i işaret olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin inkarcıların dünyada iken yalanladıkları azabın artık kaçınılmaz bir "nesne" olarak tam karşılarında durduğunu vurgulayan sarsıcı bir işaret dili olduğunu belirtir.

        El-Hakk (بِالْحَقِّ)

        İbn Fâris, h-k-k (ha, kaf, kaf) kökünün sağlamlık, sübut, değişmezlik ve gerçeğe mutabakat anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hakkın batılın zıddı olarak inkarı imkansız olan ontolojik kesinliği ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, hakkın Kur’an’ın hakikat sisteminin omurgası olduğunu, burada azabın bir "kurmaca" (ifk) değil, mutlak bir gerçeklik (hak) olarak tecelli ettiğinin altının çizildiğini analiz eder.

        Belâ (بَلَى)

        Râgıb el-İsfahânî, bu edatın özellikle olumsuz bir soruya verilen olumlu bir cevap ("Evet, öyledir") olduğunu belirtir. Ayetteki "Bu gerçek değil mi?" sorusuna verilen "Belâ" cevabının, inkarcıların tüm savunma kalkanlarının çöktüğünü ve hakikati itiraf etmek zorunda kaldıklarını ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "geç kalınmış bir itiraf" ve "mecburiyetten doğan bir teslimiyet" anlamı taşıdığını vurgular.

        Rabbinâ (وَرَبِّنَا)

        İbn Fâris, r-b-b (ra, be, be) kökünün malik olmak, terbiye etmek ve bir şeyi kemaline ulaştırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rabb isminin mutlak otorite ve sahiplik bildirdiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, inkarcıların bu aşamada Allah’ı "Rabbinâ" (Rabbimiz) diyerek yeminle (va-rabbinâ) anmalarının, dünyada reddettikleri ilahi otoriteyi ahiretteki dehşet anında nasıl çaresizce kabullendiklerini gösteren trajik bir ironi barındırdığını belirtir.

        Zûkû (فَذُوقُوا)

        İbn Fâris, z-v-k (zel, vav, kaf) kökünün asıl manasının bir şeyin tadına bakmak olduğunu, ancak bu eylemin sadece dille değil, tüm benlikle hissedilen bir tecrübeyi ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zevķ" kelimesinin burada azabın her zerresini en derinden hissetmek anlamında kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emir kipinin inkarcılara yönelik ilahi bir serzeniş ve ironi barındırdığını; dünyadaki lezzetlerin (tayyibât) yerini artık ebedi bir acının aldığını simgelediğini vurgular.

        El-Azâbe (الْعَذَابَ)

        İbn Fâris, a-z-b (ayın, zel, be) kökünün menetmek, engellemek ve huzurdan mahrum bırakmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, azabın şiddetli acı veren eziyet anlamına geldiğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin eskatolojik bir terim olarak Süryanice veya Aramice kökenli ceza kavramlarıyla olan bağına işaret eder. Toshihiko Izutsu, azabın dünyadaki inkarın ahiretteki kozmik karşılığı olduğunu analiz eder.

        Tekfurûn (تَكْفُرُونَ)

        İbn Fâris, k-f-r (kef, fe, ra) kökünün örtmek ve nankörlük etmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin geniş/şimdiki zaman formunda gelmesinin, inkarın bu kitle için anlık bir hata değil, süreklilik arz eden bir karakter yapısı ve hayat tarzı haline geldiğini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "bima kuntum tekfurûn" (inkar edegelmeniz sebebiyle) ifadesinin, azabın ilahi bir haksızlık değil, kişinin kendi iradesiyle seçtiği o sürekli inkar eyleminin zorunlu ve ahlaki bir sonucu olduğunu vurguladığını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X